ŞUUR ÜSTÜ

Ümit G. CEYLAN 08 Tem 2021

Peyami Safa "Yalnızız" adlı kitabında der ki;" Herkes hafızasından şikâyet eder, muhakemesinden şikâyet eden yoktur.

Peyami Safa “Yalnızız” adlı kitabında der ki;” Herkes hafızasından şikâyet eder, muhakemesinden şikâyet eden yoktur. Bende diyorum ki, neden kendi muhakemesinden yakınsın ki insanoğlu! O kadar eminiz ki kendimizden, o kadar hayranız ki düşüncelerimize, fikirlerimize ve inandıklarımızın doğruluğuna. Ortaya çıkan sorunda kim ilkin kendini sorguluyor ve ben nerede hata yaptım diyor ki? Kaç kişi var bu şekilde bir muhakeme ile hareket eden? Ya da kaç kişi tanıyorsunuz kendine acımadan, kendini sorgulayabilen ve hatalarını düzeltmek için kendi ile hesaplaşan? Şu dünyada iki tür insan var; biri sürekli kendini haklı gören, diğeri de hep kendine acıyan. Oysa bir orta yol olmalı değil mi?

Yalnızlık dramı

Nasılsa her iki kesim de hayatın kendi elinde olduğuna emin; biri kibrin doruğunda dolaşıyor diğeri de ‘biber acıdır o zaman hayat da acıdır’ tuhaflığında gezinip, dramatize kişilikleri oynuyorlar. Oynuyorlar diyorum çünkü hayatı kendilerine yalnızlaştıran, içten içe bağlanamadıkları, teslim olamadıkları taraflarını dramatize ederek bir şekilde olayların kendi ellerinde olmadığını, yaradılışa karşı çıkılamayacağını kabul edemiyorlar. Her şeyi bildiklerini zannediyorlar ama en küçük bir sorunda kıyameti koparıyorlar. Bu kıyamete kendileri dışındaki herkesi sürükleyip huzuru bozuyorlar ve katlanılmaz kişilikler oluyorlar. Bu durumda onlara yalnızlık kaçınılmaz oluyor. Çünkü kendi içlerinden başlayarak ta âleme kadar uzanan bir uyumu kaybediyorlar. İşte bu da onları zamanla yapayalnız kalmalarına sebep oluyor, isyana ve inkâra götürüyor.

Kudret

Tam manasıyla idrak edebilmek mümkün olsaydı, insan kendisinin de şuur üstü bir varlık olduğunu bilirdi. Bugünkü bilimsel veriler bize henüz tam olarak insanı anlatabilmiş değildir. İnsanlar sadece etten kemikten olduğunu söyleyen materyalist duygulara bir pozitif kılıf bularak açıklamaya çalışıyorlar. Atom veya atomaltı parçacıklar ya da yarın keşfedilecek ve daha birçok gözle görünebilen şeyler rasyonel ve mantıklı düşünebilen varlıklar değiller. Bilim düşünebilir mi? Bilim felsefe yapabilir mi? Fizikteki hareket kuramı, fiziğin düşünerek yaptığı bir şey midir? Soru sordukça ve cevaplar aramaya çalıştıkça rahatlıkla diyebilirim ki bilimi harekete geçiren, bizi de harekete geçiren bir kudret vardır.

Şuurumuzun üstünde

Her şey bizim elimizde ama aynı zamanda da hiçbir şey elimizde değil. Bana göre hayatın tek cümlelik tanımı bu yukarıdaki cümledir. Elimizde olan kısmı; sonsuzluğun içindeki yerimize inanarak çalışmak, çabalamak ve gayret bağını koparmamaktır. Her şeyin elimizde olmaması kısmı ise Allah’ın bizim için tayin ettiği kaderi görmemezlikten gelemeyeceğimizdir. İşte bu bilinemez dediğimiz sırlı kısma olan inancımızı geliştirdiğimiz ölçüde, yalnızlıktan kurtuluruz. Şuurumuzun üstündeki o varlığa olan irtibatımız arttığı ölçüde kibrimizden, acınma halimizden sıyrılabiliriz. Aksi takdirde hayatın uyumunu yakalayabilmemiz mümkün değildir. Bizim tek başına hayatın dengesini yakalamamız etrafımızdaki onca keşmekeş içinde mümkün değildir. Şuurumuzun üstündeki ruhumuzu O’na teslim etmemiz gerekiyor. O’nunla muhabbeti arttırmamız gerekiyor vesselam.

7 TEMMUZ 1950

Dün mutasavvıf, mürşid ve âlim Kenan Rifaî Büyükaksoy’un Hakk’a vuslatının yıldönümüydü. Mesnevi Şerif’in birinci cildinin şerhi başta olmak üzere sohbetlerinin yer aldığı dönemin tanınmış isimleri Samiha Ayverdi, Safiye Erol ve Nezihe Araz tarafından kaleme alınarak ‘Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık’ adıyla kitaplaştırılmıştı. Kendisinin ardından, yetiştirdiği öğrencisi Samiha Ayverdi geniş kitlelere romanlarıyla seslenmiş; Türklerin milli ve manevi değerlerini sürekli hatırlamak için çabalamıştır. Kenan Rifai’nin ardından yıllar geçti. Bugün yüzlerce takipçisi var. Kitaplarıyla ya da anlatarak Kenan Rifai’i tanıtmaya çabalayan başta Cemalnur Sargut hocamıza sağlıklı bir ömür diliyoruz. Bu vesileyle başta Peygamber Efendimiz ve onun yolundan giden tüm bilgeleri hürmet ve dualarla yâd ediyoruz.

TEKRAR YEŞERSEM

Düşünüyorum sükûnet beni ne zaman bıraktı ve ben ne zamandır bu keşmekeşin içindeyim? Hatırladığım, ben hep böyleyim. Sular hiç durulmadı, bulutlar hiç eksilmedi. Çayı bardağıma doldururum, tam keyifle koltuğuma uzanacağım, bencilce çalan bir telefon sesine irkilirim. Hayır demeyi bilseydim belki de bu kadar uzun sürmezdi bu hengâme! Hiç ikinci bir seçeneğim olmadı, ben değil o demekten çayın son yudumu, hep boğazımda düğümlendi. Yılları geri saramayacağımı biliyorum ancak naftalin kokulu hatıralar biraz olsun rahatlatıyor yorgun ruhumu. Bunu içemedim bari ikinci bardağıma taze bir çay dökeyim derim. Nafile; çay bitmiştir. Ben koştururken etrafımdan uzaklaşanları sonradan göremedim çünkü işleri bitmişti. Ben fark ettiğimde kendime ettiğim haksızlıkları, yüzleşmek için geç kalmıştım. Neden diye sormanın bir manası var mı? Hiç sanmıyorum. Yeni bir başlangıç yapabilir miyim? Yeniden sükûneti alabilir miyim avuçlarıma? Toprağa düşse bir sükûnet kokusu ve ben her şeye hayır desem. Bir tek kendime evet desem ancak ruhum sükûn bulur. Bir bilge ağacın gövdesine sarsam kollarımı, gökyüzü masmavi ve dağılmış bulutların ortasından yağsa yağmurlar. Ben sırılsıklam olsam ve yeşersem tekrar. Doğan güne merhaba, tüm bencilce isteklere hayır diyerek.

DERLER … DİYELER … KİME NE!

Gülgûn Uyar

‎“Ne derler acaba” diye kahrolası bir put vardır der İsmet Özel… Hakkımızdaki zannı, bir vak’aya dair önyargıyı, kabul görmüş hükümleri, velhâsıl meçhul üçüncü şahsın/şahısların özne kılındığı ama tek taraflı bir söyleyişi ifade eder “derler” yüklemi.

Mehmet Âkif Ersoy, “Ağlarım Anlatamam” başlıklı manzûmesinde denenle-diyen arasındaki mübhem bağı şöyle kelimeye getirmektedir: “Şi’r için gözyaşı derler; onu bilmem, yalnız / Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!”

Necip Fazıl Kısakürek ise “derler ama” ironisini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır: “Dünya öküzün üstünde derler ama / Dünyanın üstünde nice öküzler bilirim...” “Derler ki, bu dünyada ne elde etsen kârdır / El atmadan bitende acaba ne kar vardır?”

Pekiyi Hâfız-ı Şîrâzî nasıl deyişir kendiyle ve insanın coşkun dilini bağlayan o akıl lugatını nasıl seslendirir; dinleyelim:

         “Dedim: Çekiyorum gamını / Dedi: Geçer gider gamın.

Dedim: Ol benim mâhım / Dedi: Dur bakalım.

Dedim: Müşfiklerden vefa öğren / Dedi: Pek az görülür güzellerde.

Dedim: Kapatayım bakış yolunu hayâline / Dedi: Hırsızdır; gelir başka yoldan.

Dedim: Gördün mü, nasıl geçti işret zamanı / Dedi: Sus Hâfız; bu keder de geçer!”

Yunus Emre’ye kulak tuttuğumuzda ise; artık “diyeler” sözü doğruyu tasdîk edip icmâ eyleyen âkıllerden sâdır olmaktadır: “Pes gerek kim anda muhkem ola ol / Kim görenler diyeler us togrı yol.” Ya da; hikmet, ârifin “demesi” ile dile getirilir: “Âşık mı diyem ana can terkini urmadı / Âşık ana diyeler melâmet dile düşdi.”

Kimi zaman şâir, Nef’î’nin beyânında ayân olduğu gibi bir bühtânı ifşâ eder “demiş” lafzı ile: “Bize kâfir demiş Müftî Efendi.” Ancak Nef’î’nin “denene” cevabı gecikmez ve ikinci mısrâda devam ile Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’nin kendi hakkındaki ithâmına “diyem” sözüyle şöyle karşılık verir: “Tutalım ben ona diyemmüselmân /Vardıkda yarın Rûz-i Cezâ’ya / İkimiz de çıkarız anda yalan!”

Bazen ise; onur pâyesi olan şerefli bir kabul edilişin resmidir “diyeli” ifadesi; Necati Bey’in iftiharında olduğu gibi: “Aşk sultânı Necâti’ye kulumdur diyeli / Beni adımla okur defter ü divân ehli.”

Başta İsmet Özel’in tâbiriyle “Ne derler acaba” korku ve çekincesinin insanı cesaretten, hak-perestlikten, babayiğitlikten alıkoyacak bir mânia olduğuna işaret etmiştik. İşte bu durumda Hak Erenler’den Kul Nesîmî, “Kime ne” diyerek kınayanın kınamasından korkmadığını şu mısralarla ilân etmiştir:

“Sofular haram demişler bu aşkın şarâbına / Ben doldurur, ben içerim, günâh benim kime ne!”

Kelb rakîb böyle diyormuş ‘güzel sevmek pek günâh’ / Ben severim sevdiğimi, günâh benim kime ne!”

Acaba canından geçmişliğin, hiç’liğin ifadesini nasıl duyurmak istiyor er kişiler; Fuzûlî gibi mühürleyerek belki: “Sen Fuzûlî yâr yolunda cân verirsin âkıbet / İşidenler diyeler innâileyhirâciûn (Bakara 2/156). ”Böylece şüphesiz dönülecek olanın O olduğunu ve eşikten geçişe hangi nidâ ila şehâdet edildiğini de lafz edip ta’lîm eylerler.

Biz fakîr de Yunus Emre’m deyişiyle “diyenlere” eyvallâhdeyû söze hitâm verelim: “Bir garîb ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garîb bencileyin.”

İSLÂMİLİK ENDEKSİ SIRALAMASI 2019

George Washington Üniversitesi’nin araştırması olan İslâmilik Endeksi hakkında yapılan şu çalışmaya bir bakalım. Araştırmanın kriteri şu şekilde; Ülke vatandaşlarının Müslüman oranına bakılmaksızın Kur’an-ı Kerim’de ilgili ayetler ve Hazreti Peygamberin yaşamı, uygulamaları ve sözleri yani sünneti seniyesi dikkate alınıyor. Araştırmada şöyle deniliyor: Ülkeler ekonomi, hukuk ve yönetişim, siyasi haklar ve insan hakları ve uluslararası ilişkiler bakımından ne kadar uyumluluk gösteriyor, ne kadar “İslami” yaşıyor sorularının yanıtını arıyor. Bu araştırmaya göre Türkiye 153 ülke arasında 95. Sırada yer alıyor. İlk 10 sırayı paylaşan ülkeler sırasıyla şu şekilde; Yeni Zelanda, İsveç, Hollanda, İzlanda, İsviçre, İrlanda, Danimarka, Kanada, Avustralya ve Norveç. Aynı araştırmada Suudi Arabistan 85. sırada yer alıyor. Independent Türkçeyi kaynak olarak gösteren bu alıntı haberi dikkatlice incelediğimizde ilk 10 ülkenin Müslümanlıkla ilgili ülkeler olmadığını görüyoruz. Aslında araştırma bize şunu dikte etmeye çalışıyor: Müslümanlığı sizler değil adı Hristiyan olan ülkeler yaşıyor. Siz kendinize Müslüman diyorsunuz ama bakın insan haklarında, adalet başta olmak üzere çok konuda Hazreti Peygamberin sünnetinin yanından bile geçemiyorsunuz diyor. Peki bu araştırmayı yaparken kimlere hangi sorular sorulmuş bu gibi detayları ön plana çıkarmadan yüzeysel bir şekilde sonuçları önümüze koyuyorlar. Bu tarz veriler neden yayımlanır, kimlerin hizmetine sunulur ve nasıl bir algı yaratmaya çalışılır? Veri gazeteciliğini iyi okumadan ve aralara gizlenen detaylara odaklanmadan olduğu gibi alırsanız yanlışa düşeriz. Veri doğru olsa da gerçeği yansıtmayabilir. 

ARTI EKSİ

Artı

Okul müdürü

İnsanlar var mesleğinden, aldığı paradan şikâyetçi. İşsiz iş beğenmez. Öğretmen var öğrenciden, veliden şikâyetçi. İşini yapıp da üzerine ne katabilirim diyen insan, gerçek vatan evladıdır. Özellikle de öğretmenlik gibi bir mesleğimiz varsa çok şanslıyız. Büyük bir kaynağın başındayız demektir. Adı Yakup Ateş, Manisa’da bir okul müdürü. Okula ait araziye buğday ekiyor, biçiyor, hasadını alıyor, satıyor okulun gelirine katkıda bulunuyor. Eh! Eğitim camiası bu müdür örnek oldu diye rahatsız olacaklar. Yan gelip yatmak varken değil mi? Ama biz bu örnekleri göz önüne koyacağız ki; iyi örnekler çoğalsın.

Eksi

Meyve sebze israfı

Sadece bu israf alışkanlığımız yüzünden büyük vebal altındayız. Mahallemizde malum zincir marketlerden iki adet var. Attıkları sebze ve meyvenin haddi hesabı yok. Gerçekten içler acısı. Ya marketler doğru düzgün satın alma yapamıyorlar ya da israfı bilinçli yapıyorlar. Başka bir satış şekline geçilmesinin zamanı gelmiştir. Tıpkı Avrupa’daki marketlerde olduğu gibi kabak, patlıcan, biber ve tüm diğer sebze meyveler adetler halinde ambalajlı satılmalı. Karpuz, kavun dilimle satılmalı. Perşembe günü semtimizde pazar var. Ertesi gün marketlerdeki bu sebze, meyveler kasa kasa çöpe atılıyor. Atan görevliyi uyardım ama o da emir kulu nihayetinde. Belli ki onun da ihtiyacı yok, yoksa alırdı. Atılanların içindeki sebze, meyvelerin çoğu sağlam. Sağlam olmayanlar da kompost gübre yapılacak nitelikte. Buna bir çare bulunması gerekiyor. Bu ürünlere ihtiyacı olan hiç mi fakir, fukara yok!? Ya da bunları bir sivil toplum kurumu alsa ve projelendirse. Canım sıkılıyor bu tür şeylere.

#ELMALIDAVASI

Maalesef bu Elmalı davasında çok kişi hem de anlı sanlı uzmanlar, hocalar, gazeteciler algıya kurban gittiler. Tutukluluğu devam eden tahliye edilmiş sanıkların davasında bir anda delil olarak yer aldığı söylenen bilgiler; çocukların yaptığı iddia edilen resimler, mektup, ses kayıtları sosyal medyada dolaşmaya başladı. Ama nasıl olduysa gizli bir el sanki bir anda herkesin kapısının önüne bu haber paketini koydu ve zili çalıp kaçtı. Kapıyı açan herkes paspasın önündeki paketi gördü, içeriye aldı ve paketi açtı. Sonrasını zaten hepimiz biliyoruz. Sanık anne ve üvey baba sosyal medya hukuku tarafından yargılandı, asıldı. Her yerde utanç abidesi olarak bu insanların fotoğrafları dolaştırıldı. Bu anlar yaşanırken; durun daha dava devam ediyor, ne yapıyorsunuz dediğimde de ben de linç edilmeye başlandım. Neyse ki bunun da bir operasyon olduğu ortaya çıktı. Bakalım arkasından ne çıkacak? Çocuklara bir şey olmasın da gerisi kolay. Ama artık şu sosyal medyada bilmişlik yapmaktan vazgeçelim ve hemen de yem olmayalım lütfen.