HUKUK OLMADAN BÜYÜME OLMAZ MI? - II

Konumuz hukuk ve büyüme, ya da daha doğru bir şekilde, hukukun üstünlüğü ile iktisadi başarı arasındaki ilişki idi.

Konumuz hukuk ve büyüme, ya da daha doğru bir şekilde, hukukun üstünlüğü ile iktisadi başarı arasındaki ilişki idi. Bizde yeni yükselen bir muhalefet sloganı olarak “Hukuk olmadan büyüme ve refah mümkün değildir!” bazı AK Parti’den kovulmuş politikacılar ve eskiden yandaş olup şimdi liberal demokrat olan bazı “endişeli muhafazakâr” aydınlatılmışlar tarafından terennüm edilmekte idi. Bu politikacıların önde gelen ismi olarak Sayın Babacan’ı ve aynı menzildeki aydınlatılmışların gurusu olarak da Karar Gazetesi’ndeki yazılarıyla Taha Akyol’u görmekteyiz. Kısaca şunu söylemekteler: “Yargı bağımsızlığı, insan haklarının tam olarak uygulanması, fikir özgürlüğünün tesisi ve kurumların bağımsızlığı gerçekleşirse, o takdirde, uzun dönemde işsizlik ve enflasyon düşecek, Türkiye kalkınıp medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacak!”. Ben de, Pazartesi günkü yazımda bu sloganı ele almış ve çeşitli örnekler vermiştim. Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün bulunduğu ülkeler ile bulunmadığı ülkelerden verdiğim bu örneklerde, her iki tipteki ülkelerde de başarılı ve başarısız ekonomi uygulamalarının olduğunu göstermiştim. Yani bir ülke ceberrut bir rejimle de, demokrat bir rejimle de başarılı bir ekonomi politikası yürütebilir. Tabiî ki, bu aydınlatılmışlarımız hepten boş konuşmamaktadırlar. Başını Sayın Babacan’ın çektiği bu görüştekilerin ana dayanakları, yabancı sermayenin insan hakları ve özgürlüklerin olduğu, yargı bağımsızlığının bulunduğu yerlere gideceğidir. Yani, herkesin anlayacağı dille ifade edersek, eğer Sayın Babacan gelirse, emperyalist ve gelişmiş ülkelerden daha iyi ve ucuza borç alabileceğini söylemektedir.

Bugün devlet, hukuk ve sermaye birikimi arasındaki ilişkileri açıklamak istiyorum. Buna bağlı olarak da, gerçek anlamda bir büyüme ve kalkınma sürecinin temelli bir paradigma değişimiyle mümkün olabileceğini vurgulamaya çalışacağım. Ancak başlamadan bildireyim ki, yukarıdaki görüşü savunanlar bugün bütün dünyada tıkanmış olan neo-liberalizm veya neo-muhafazakârlık denen, aslında emperyalistlerin kendi egemenlikleri için dünyaya yaydığı görüşlerden ibarettir. Yani bizim derdimize derman olmazlar.

YABANCI SERMAYE NİÇİN GELİR: DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI İÇİN Mİ, YOKSA KÂR GARANTİSİ İÇİN Mİ?

Hukukun üstünlüğü kavramı bir ülkenin siyasi iktidardan bağımsız ve gerektiğinde siyasi iktidarı denetleyebilecek bir yargı kurumuna sahip olması anlamına gelir. Yine bu terim, yargı erkinin o toplum içerisindeki belli bazı azınlık grupların çıkarına değil bütün milletin ortak çıkarına göre karar alması anlamını da içerir. Zaten bu medeni bir toplumda olmazsa olmaz koşuldur. Ancak, bu konuyu öne çıkaran aydınlatılmışlar hukukun üstünlüğü ilkesini bir dünya görüşü olan liberalizm ve piyasa merkezli ekonomi anlayışıyla da bağdaştırmaktadır. Hızını alamayan bazı eski solcu ve yeni etnik milliyetçiler de, hukukun üstünlüğü kavramına özerk yerel yönetimleri ve ayrılıkçı teröristlerin affını da dâhil etmektedirler. Bunun iktisadi olarak anlamlı olması için de, emperyalist ülkelerin tefeci kurumlarının ancak bu ilkeler gerçekleşirse Türkiye’ye borç vereceğini söylemektedirler.

Burada üzülerek ifade etmeliyim ki, uluslararası finans kurumları ne insan haklarına bakar, ne de hukukun üstünlüğüne… Onlar her şeyden önce öngörülebilir ve yüksek kârı hedeflerler. Bunun için de, olmazsa olmaz koşul, kendilerinin kabul ettiği uluslararası finans kurallarının ve uluslararası mahkemelerin kararlarının kabulüdür. Eğer bir ülke (örneğin Çin gibi) tek parti ve tek adam diktatörlüğü ile yönetilse bile, uluslararası finans kurallarını ve uluslararası mahkeme kararlarını kabul ediyorsa, aynı zamanda bu otoriter rejim istikrarlı ve öngörülebilir bir devlet mekanizması içeriyorsa, o takdirde bu ülke yüksek kâr imkânı sağladığı ölçüde yabancı sermaye çeker. İsterse bu ülke yüksek kâr imkânlarını kendi işçilerini açlık sınırında çalıştırarak sağlasın, isterse yabancı yatırımcıların istediği şartlar karşılığında yönetici azınlık zümre bu kârlara ortak edilsin, emperyalist ülkelerin finans firmaları için bunun hiçbir önemi yoktur. Çinlilerin hangi şartlarda yaşadığı onları ilgilendirmemektedir. Önemli olan tek şey öngörülebilir yüksek kârlardır.

Bu, aslında, kapitalist üretim ve birikim rejiminin genel kuralıdır: Üretim yüksek ve öngörülebilir kârlar için yapılır. Kârlar ise sermaye birikimin devam etmesine ve üretim ilişkilerini yöneten sınıfların egemenliğini pekiştirmesine neden olur. Kârların yüksek olması hem o ülkenin üretim verimliliğine hem de toplam da üretim potansiyeline bağlıdır. Öte yandan yüksek kârların öngörülebilir olması ise sağlam bir devlet ve kanun nizamına bağlıdır. Sermaye sahiplerinin çıkarlarını koruyan ve kurumları herkesçe bilinen kurallarla idare edilen ülkelerde, ne kadar adaletsiz ve hukuksuz bir rejim olsa da, yerli ve yabancı sermaye için uygun ortam yaratılır. Çünkü kârlar yüksek ve öngörülebilirdir.

Eğer bir devlet de, kanun üstünlüğü (dikkat edin hukukun üstünlüğü değil kanun üstünlüğü, DMD) yoksa keyfi idare var demektir. Ne kadar adaletsiz ve hukuksuz da olsa, yazılı kanunların kişi veya zümre ayırt edilmeksizin eşitçe uygulanması sermayenin kârlarının öngörülebilir olması için gereklidir. Ancak ister demokratik yolla olsun isterse demokrasi dışı yolla olsun devlet yönetimi küresel sermayenin kabul ettiği kuralları gevşetir ve -kısmen veya tamamen- keyfi idareye yönelirse, kârlar ne kadar yüksek olursa olsun yabancı ve yerli sermaye için öngörülebilir olmaktan çıkar. Devlet yönetimi -evrensel hukuka uygun olsun veya olmasın-, eğer uygulanan politikalar açıklanan amaçları ve hedefleri ile uyuşmuyorsa ve gündelik kararlarla değişiyorsa, bu kararlar kanunla değil ama kararnamelerle belirleniyorsa, orada istikrar ve öngörülebilirlik olmaz. Türkiye’nin bugünkü iktisadi problemlerinin ana sebebi idari yapıdaki karmaşa, yeni yönetim sistemine uygun uyum yasalarının çıkarılmaması, belirlenmiş ve deklare edilmiş amaç ve hedeflerle 180 derece zıt politikalar uygulanmasıdır. Bu da yerli ve yabancı sermaye için kârların öngörülebilirliğini azaltmakta ve belirsizliği arttırmaktadır. Bu yüzden bugüne kadar sesini çıkarmayan ve işleri tıkırında olan sermaye çevreleri bugün feveran etmektedir.    

Sermayenin kârlarının yüksekliği de, geniş emekçi kesimlerin örgütlenme gücü (sendikalaşma) ve sosyal devlet kurumlarının yaygınlığı ile ters orantılıdır. Bu yüzden kanunların tavizsizce uygulanması yetmez, kanunlar tarafından sendikaların ve üretici birliklerinin işlevsizleştirilmesi ve sınıf çıkarlarına dayanan siyasetin yasaklanması da önem arz eder. Yani sermaye sınıfının çıkarlarının koruyan kanunların tavizsizce uygulanması esastır. İşte egemen sistemin gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde “hukukun üstünlüğü” ile kastettiği şey budur. Pekiyi, bu neo-liberal veya neo-muhafazakâr sistem gelişmekte olan ülkeler için hızlı kalkınma ve gelir eşitsizliğini giderme yolunda kaynak yaratabilir mi? Bu sistem hakkıyla uygulanırsa, devlet otoritesi de yabancılarla oyunu kuralına göre oynarsa büyüme gerçekleşebilir. Ancak büyüme kalkınma anlamına gelmemektedir. Çünkü yerli ve yabancı sermayenin kârları geniş emekçi kesimlerinin gelirleri ve yaşam standartlarının düşük olmasına bağlıdır. Bunun yanı sıra, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, sosyal devlet kurumlarının ve ekonomiye kamu müdahalesinin en aza indirilmesi de, yerli ve -özellikle yabancı- sermayenin kârlarının yüksek olması için zorunludur.  

Türkiye’nin 1950’lerden bu yana yönetiminde bulunan sağ parti iktidarları aslında bu politikayı öyle veya böyle uygulamışlardır. Hemen soru gelecek, biliyorum: “Hocam, Türkiye’nin kalkınmasını Demirel, Özal ve Erdoğan sağlamıştır. Yani bu liderler geniş emekçi kitlelerin fakirleşmesine yol açmışlarsa, nasıl bunlardan oy alabilmişlerdir?” Bahsettiğim mutlak fakirleşme değil ki, nispî fakirleşme! Mutlak anlamda fakirlik ancak -Afganistan örneğinde olduğu gibi- azgelişmiş ülkeler için geçerlidir. Onlar da zaten oyun dışıdır! Gelişmiş ülkelerdeki, ağırlıklı olarak hizmetler sektörü ve yüksek teknolojili endüstrilerde istihdam edilen ve yüksek ücret kazanan emekçi sınıfın finansmanı için gelişmekte olan ülkelerde hem Batılı işçilere göre çok daha ucuza çalışan hem de Batılı ülkelerin mallarını satın alabilecek kadar da zengin olan bir emekçi topluluğu gereklidir. Evet her çalışan cep telefonuna sahiptir, bunu almak için kredi kartına sahiptir, ancak 100 birim üretiyorsa 50 birim gelir elde etmektedir. Bu 50 birim de, Batılı toplumların, daha yüksek standartlarda yaşayan emekçilerinin cebine girmektedir.

Son 71 yılda, özellikle de son 20 yılda, Türkiye’de orta sınıflar gitgide gelir kaybına uğrarken, çok düşük yaşam standardını çeşitli enformal yollardan yardımlarla sağlayan geniş bir alt gelir grubu ile ciddi oranda zenginleşen bir sermaye grubunun çıkarları örtüşmektedir. Sağ partiler oy desteğini bu geniş alt gelir gruplarından alırken parasal desteği de zengin “paydaşlarından” sağlamaktadırlar. Değeri orta sınıflar üretirken, gelirden aslan payını üst gelir grupları almakta, hemen hemen hiçbir şey üretmeyen alt gelir grupları ise, zenginlerden kalan artıklarla geçinmektedirler.

Türkiye’de muhalefetin bu sürdürülemez yapının devamını savunan politikalar yerine, sistemin köklü değişimini dile getirmesi gerekir. Bunu yapmadıkça da “adam kazanmaya” ve “atı alan Üsküdar’ı geçmeye” devam eder.