Kurban_bayrm


​RALF DAHRENDORF TOPLUMSAL ÇATIŞMA VE TÜRK SİYASETİ

Asalak sınıfın ekonomi politiğinden bahsettiğim yazıdan sonra sınıf çatışmasının nasıl bir şey olduğundan bahsetmem farz-ı ayn olmuştu.

Asalak sınıfın ekonomi politiğinden bahsettiğim yazıdan sonra sınıf çatışmasının nasıl bir şey olduğundan bahsetmem farz-ı ayn olmuştu. Türkiye’de mevcut durum – özellikle referandum ortamının yarattığı sahte siyasi gerginlik – Türk toplumunun bir kimlik problemi içinde olduğu ya da Türk toplumunun kimliğini belirleyen ortak değerlerin ortadan kalktığı yönünde bir algı yaratmaktadır. 

Klasik Sosyoloji okulu olarak adlandıracağımız Yapısalcı İşlevci okul toplumu değişmeyen ya da çok uzun zaman içerisinde ve çok yavaş biçimde değişen bir olgu olarak tanımlamaktadır. Toplumu oluşturan değerler, alışkanlıklar, gelenekler ve kurumlar uzun yüzyılların birikimi ile oluşmuş olduğu ve bunların toplumsal konsensüsü (mutabakatı) belirleyen ana unsurlar olduğunu söyler. Toplumsal denge bu, kolay değişmeyecek, mutabakattan ibarettir. Emile Durkheim, Herbert Spencer ve Talcott Parsons bu okulun önde gelen mensuplarıdır.

Marksist bakış açısı ise, bir taraftan Napolyon sonrası gururu kırılmış ve egemenliği elinden alınmış Alman toplumunda ihtiyaca binaen ortaya çıkan ve hayatı sürekli bir savaş olarak gören, savaşın, güçlü olanın ve üstün olanın kutsandığı – Fichte, Hegel ve Treitschke üçgeninde oluşan- Alman romantik, ırkçı ve çatışmacı ideolojisine, diğer taraftan ta Demokritos’tan bu yana gelen Materyalizme dayalı bir bakış açısı sundu. Sosyolojik olmaktan ziyade, iktisadi temellere dayanan Marksist sosyoloji, kapitalist toplumu üretim araçları mülkiyetine sahip olan sermayedar sınıfı (Burjuvazi) ve üretim araçlarını kullanarak üretimi gerçekleştiren işçi sınıfı (Proletarya) olmak üzere iki ana sınıfa dayandırmıştı. Kapitalist öncesi toplumlar için genelleme yapmak gerektiğinde ise yine bu paradigma üretim araçları mülkiyeti üzerinden kurgulanmıştı. Marksist sosyoloji bir toplumsal mutabakattan ziyade, toplumun tarih içindeki seyrini bitip tükenmeyen sınıf çatışmasına dayandırmaktaydı. Hegelci felsefeden aldığı tez – antitez – sentez ilişkisinde, egemen sınıfların yarattığı toplumsal sistemin (tez), yine bu sistemin zorunlu sonucu olarak ortaya çıkan eşitsizlik neticesinde sınıf çatışmasına yol açacağı (antitez) ve bu çatışmanın sonucunda yeni bir toplumsal yapı oluşacağını (sentez) öne sürmekteydi. Marksistler bir toplumsal dengenin (mutabakatın) varlığını reddederler, onlara göre toplumsal mutabakat değil egemen sınıfların kendi lehlerine dayattığı eşitsiz bir düzen bulunmaktaydı. Temel problemin – mülkiyet esasına dayalı – sınıf yapısı ve sınıflı toplum olduğunu ve bu sonsuz çatışmanın ancak sınıfsız toplum kurulunca (Komünizm) ortada kalkacağını savunmaktaydılar.    

Alman asıllı bir Sosyolog olan Ralf Dahrendorf ise, toplumların yüzlerce yıldan gelen ortak değerler, alışkanlıklar, gelenekler ve kurumlardan oluşan bir toplumsal mutabakata sahip olduklarını kabul ederek Klasik Sosyoloji okuluna, bu toplumsal değer, alışkanlık, gelenek ve kurumların ise sürekli bir değişime tâbi olduğunu öne sürerek Marsist okula yaklaşmaktaydı. Burada Marksist okulla en fazla çatıştığı yer, sınıfın tanımı idi. Dahrendorf’a göre, toplumdaki sınıflar mülkiyet ilişkisine göre değil, iktidar ilişkisine göre tanımlanmaktaydı. Kapitalizm geliştikçe değişmiş ve sermaye toplumsallaşmıştı (Anonim Şirketler, hisse senedi piyasaları) ve bireyselleşmişti (beşeri sermaye). Bu yüzden sınıfı mekanik bir şekilde üretim araçları mülkiyetine bağlamak gerçekçi değildi. Buna ek olarak, Dahrendorf modern kapitalizmde toplumsal katmanların Marx’ın öngördüğünden çok daha karmaşık olduğunu, toplumun yarı gruplar (quasi groups) – örneğin futbol klüp taraftarlığı - , menfaat grupları (interest groups) – dernekleşmiş ve örgütlenmiş yapılar, örneğin hemşeri dernekleri- ve çatışma gruplarından oluştuğunu (conflict groups) – iktidarla ve birbirleri ile menfaatleri çatışan gruplar, örneğin işveren dernekleri, işçi sendikaları veya etnik yada dini gruplar - vurgulamaktaydı.  Bir birey, aynı anda farklı toplumsal rollere sahip ve farklı gruplara üye olabilirdi. Bu gruplar birbirinin içine geçmiş kümeler olarak toplumun karmaşık yapısını oluşturmaktaydı ve sürekli bir değişim halindeydi.     

Ralf Dahrendorf toplumun mutabakatının bozulmasının kaçınılmaz olduğunu, çünkü mutabakatın yani toplumsal dengenin kendi içinde çatışmanın tohumlarını taşıdığını ve yine çatışma halinin de ister istemez yeni bir dengeye doğru evrileceğini söylemekteydi. Yani her sosyal çatışmanın yeni bir toplumsal mutabakatla sonuçlanacağını belirtiyordu. 

Tabiî Ralf Dahrendorf’un sosyal çatışma teorisine en temel eleştiri toplumun milli aidiyeti ve kimliğine önem vermemesi, uzun zaman içinde de olsa bütün toplumsal değer, alışkanlık, gelenek ve kurumların değişeceği varsayımı, adeta toplumları kimliksiz ve sürekli deri değiştiren topluluklar yumağı halinde tanımlamasıydı. Bu da aslında Küreselleşme çağında, belli güç odakları tarafından tam da istenen ve arzulanan bir yapıdır. Kimliksiz ve aidiyetsiz bireylerden millet olmaz, millet olmayan toplum da sürüye döner. Sürüyü gütmek için bir çoban bulmak kâfidir. 

Genel olarak toplumsal değişimi incelediğimizde her toplumun değişmeyen bir sert çekirdeği olduğunu ve bu sert çekirdekteki bütün toplumsal değerlerin iktisadi, coğrafi, teknolojik ve siyasi etkiler gibi dış etkilerden etkilenmediğini söyleyebiliriz. Toplumun değer, alışkanlık, gelenek ve kurumlarının bir kısmı da bu sert çekirdeğin dışındaki dış etkilere açık alanda bulunmakta ve dış etkilere bağlı olarak sürekli değişmektedir. İşte bir milleti millet yapan, milleti diğer milletlerden ayıran ve mensuplarına ortak bir kimlik veren bu sert çekirdekte ki değerler toplamıdır. Eğer bu sert çekirdek dağılırsa, işte o zaman, toplum kimlik bunalımına, kişilik bozulmasına maruz kalır.

Bir toplumda siyaset ve siyasi örgütlenme menfaat grupları ve iktisadi sınıflara dayanarak yapılır. Her siyasi parti, dayandığı ve destek aldığı menfaat gruplarını ve iktisadi sınıfları temsil eden bir siyasi kurumdur. Bu menfaat grupları ise, sürekli yukarıda sayılmış dış etkilere maruz kalan değerlere bağlıdır. Her dış etki toplumun belli grup ve zümrelerinin lehine olurken diğer grup ve zümrelerin aleyhine olabilir. Bu da sosyal çatışmanın ve sınıf çatışmasının temelini oluşturur. Ancak gruplar için, hiçbir zaman, sert çekirdekteki değer, alışkanlık, gelenek ve kurumlar çatışmanın konusu olmamalıdır. Çünkü sert çekirdek toplumdaki herkesin ortak kimliğini temsil eder. Eğer, bir toplumda farklı menfaat gruplarını temsil etmesi gereken siyasi kurumlar, sert çekirdekteki değerleri aralarında paylaşarak siyaseti bu minvalde götürürse, o zaman, sert çekirdek parçalanır, toplumun ortak kimliği ve bireylerin ortak aidiyeti ortadan kalkar. İşte, toplumsal kimlik bunalımı sert çekirdeğin parçalanmasıyla ortaya çıkar. 

Türkiye’de burjuva demokrasisinin bu temel kuralına uyulmamaktadır. Sert çekirdekte yer almayan değerler etrafında örgütlenmiş menfaat gruplarını temsil eden siyasi partiler, elbette ki, temsil ettikleri gruplar dış etkilere maruz kaldıkça politikalarını yeni şartlara uyarlarlar. Ancak, hiçbir parti toplumun ortak değerlerinden bir veya birkaçını kendi mülkiyetine almamalıdır. O zaman toplumun sert çekirdeğini dış etkilerden etkilenen siyasi partilere açmış oluruz. Bu da sert çekirdeğin parçalanmasına yol açar.

Türkiye’de siyasi propaganda herkes için ortak değerler olan İslâm, Bayrak ve Vatan, Atatürk ve Cumhuriyet ile insan hakları etrafında örgütlenmektedir. Bir parti başkanı bundan 20 sene önce “Bize oy vermeyen patates dinindendir!” diyebilmişti. Yine bir başka partili için de “Partimiz Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin teminatıdır”, söylemi gayet bilindiktir. Yine ömrü 70 yıla yaklaşan bir partinin yöneticilerinin beyanlarına göre ise Vatan ve Bayrağın teminatı, koruyucusu ve sahibi kendi partileridir. En son olarak belli bir bölgedeki, belli bir etnik aidiyetteki insanları kendileri dışında kimsenin temsil edemeyeceği iddiasında olan bir parti de insan hakları şampiyonluğunu kimseye bırakmamaktadır. Öyle ki, binlerce kişinin ölümünden sorumlu ve doğrudan devletin varlığına kasteden bir eşkıya örgütünü bile insan hakları ile savunmak gayreti içerisindedir. 

Böyle olunca her kes için ortak değerler olan Türk milletinin dini, Türk bayrağı ve vatanı, Türkiye Cumhuriyeti, Türk devletinin Mareşali, Kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı ve bütün insanlık için ortak değer olan insan hakları partiler tarafından paylaşılmış ve Türk toplumunun sert çekirdeği dış etkilere açık hale gelmiştir. Toplumun en üst düzey ve kapsayıcı kurumu olan devletimizin bu sert çekirdeği korumaya alması ve Dinin, Bayrağın, Vatanın, Cumhuriyetin, Atatürk’ün ve insan haklarının siyasi istismarının önüne geçmesi gerekir. Bu olmazsa, bu kavramlar pazara çıkar, pazara çıkan mal pazarlıkla satılır. Herhalde hiçbirimiz Dinimizin, Bayrağımızın, Vatanımızın, Cumhuriyetimizin, Mareşalimizin ve insan haklarının pazarda haraç mezat satılmasını kabul edemeyiz. Eğer kabul edebilirsek, zaten Türk Milleti ortadan kalkmış demek olur.

Şu anda bir kimlik bunalımı olduğu söylenemez. Ancak, Türk toplumunun sert çekirdeğinin dış etkilere karşı kırılgan hale geldiği söylenebilir. Sosyal medyada farklı menfaat gruplarının çekişmesi –biraz haddi aşan bir sertlikte de olsa- demokrasinin cilvelerindedir. Yeter ki, geçici ve değişken bu menfaat grupları kalıcı ve sabit değerlerimizi ipotek altına almasınlar. Eğer bu durum devam ederse, milli kimliğin parçalanması ihtimali ortaya çıkar.