SEVMEYE ÜŞENİP, ALIŞIYORUZ

Dr. Can CEYLAN 07 Tem 2019

Selâmî Şâhin'in meşhur şarkısında söylediği gibi "alışmak sevmekten daha zor geliyor" olabilir. Ama yine güzel Türkçemizdeki bir deyimle ifâde edildiği gibi "alışmış kudurmuştan beterdir" de bir gerçektir.

İnsanın bir alışkanlık edinmesi kısa sürse de o alışkanlığından vazgeçmesi ya da kurtulması pek de kolay olmaz. Allah zararlı alışkanlıklardan ve zararlı bağımlılıktan herkesi korusun ama alışkanlık, insanoğlunun bir gerçeği.

Çabuk ve kolay alışıyoruz. Belki de alışmak kolay olduğu için alışmak câzip geliyor. Ama kısa sürede edindiğimiz alışkanlıkları – zararlı da olsa – bırakmak kolay olmuyor. İnsanoğlu zoru sevmediği için de alışkanlıklar kalıcı oluyor.

Konuyu bir örnekle somut hâle getireyim. Adı bile hızla değişen hatta aynı anda birden fazla isimle anılan bir çağda yaşıyoruz. İletişim çağ, bilişim çağ, bilgi çağı ve hatta mâneviyat çağı, spiritüel çağ gibi nice isimler kullanılıyor. Buradan bakıldığında çağımızın kendi içinde bir kimlik ve tanımlama sorunu var. Dolayısıyla bu çağı yaşayan bizler de aynı kimlik ve kişilik sorununa mâruz kalıyoruz.

Bir binânın içinde kattan kata geçip, odadan odaya dolaşmak gibi aynı zaman içinde birden fazla zaman kimliği içinde yaşıyoruz. İnsanlık târihinde çağların isimleri genellikle, o çağ bitince verilir. Doğar doğmaz ismi konulan insanoğlu, yaşadığı zamânın da ismini koymak istiyor, ama dönem bitmeden bunu yapmak pek mümkün olmuyor.

Cep telefonların ömürleri

Şöyle bir düşünelim. Cep telefonları hayâtımıza gireli kaç sene oldu? Yaygın kullanılmaya başlayalı otuz sene olmadı. Akıllı telefonlar ise on senedir hayâtımızda. Ama ne kadar çabuk alıştık, değil mi? Banka havalesi için şifre gibi önemli işlerimiz dışında, akıllı cep telefonlarını kullanma şeklimiz tamâmen keyfî.

Arama olup olmadığını veya mesaj gelip gelmediğini kontrol etmek için gün içinde cep telefonuna bakma sayısı yüzün üzerinde. Sürekli elimizde tutmamıza veya gözümüzün önünde olmasına rağmen, “altına bakılması gereken bebek” gibi kısa aralıklarla cep telefonumuza bakıyoruz. Kontrol etmek için elimize aldığımızda ya da kilidini açtığımızda da, düşmekten kurtulamadığımız girdap gibi sanal bir boşluğa düşüyoruz.

“WhatsApp’a bir bakayım”, “Instagram’da ne varmış?”, “Twitter’da neler olmuş” derken, bir bakmışız ki, en az yarım saat gitmiş. Yarım saatle birlikte kaçırılan otobüsler, direksiyon başında gaza basılmadığı için tıkanan trafik, bir sonraki durak ikâzı duyulmadığı için inilmeyen duraklar da gitmiş.

Hayâtımıza bu kadar girmiş, hatta “hayâtımızı işgâl etmesine seve seve (!) izin verdiğimiz” cep telefonlarının ömürleri yirmi dört ay civârında. Bu süre de telefonları satın alırken yapılan taksit sayısı. Yâni, bir telefonun taksitli borcu bitince, cep telefonu da kullanılamaz hâle geliyor. Kullanılabilir olsa bile ya yeni uygulamalara uyumlu olmuyor, ya pili çabuk bitiyor ya da “modası geçiyor”. Bu süre içinde, ekranı kırıldığı için yenisi alınan cep telefonları da cabası.

Ömrü yirmi dört ay olan cep telefonları sosyal ve kişisel hayâtımızda bu kadar önemli yer işgâl edince, kısa süreli, kolay elde edilen ama kullanım süresi kısıtlı şeyler, hayâtımızın merkezine yerleşmiş oluyor. Uzun süreli, emek isteyen, fedakârlık gerektiren işler ve ilişkiler ise kenara köşeye itiliyor.

Birçok kişi uyurken bile elinde tuttuğu telefonunu bu kadar kısa sürede değiştirirken, hayâtında kalıcı olması gereken şeylerin önemini anlayamıyor. Aslında aynı muamele ve davranış, bir başkası tarafından da kendisine yapılıyor. Önemsendiği kadar önemsiyor ve önemsediği kadar önemseniyor.

Çabuk alışıyoruz ve alışkanlığımız ömrü kısa olduğu için, bir sonrakinin arayışını hiç bırakmıyoruz. Bu, yemek yerken gözümüzün başka tabaklarda olması gibi, tuhaf bir şey. Bunu hayvanlar bile yapmıyor. Bu aç gözlülük, kılıf-kıyâfetten okuduğumuz okula, eş seçiminden tâtil tercihlerine kadar sirâyet etmiş durumda. Saatlerce mağaza dolaşıp alınan kıyâfetlerin üzerimizdeki saltanâtı(!) bir kerelik oluyor. Aylarca çalışılıp kazanıp okullar, birinci yılda değiştiriliyor. Komşunun tavuğu daha yumurtadayken komşuya kaz gözükmeye başlıyor. Havuz başında güneşlenirken bir sonraki senenin tâtili için katalog karıştırıp “ay keşke buraya gitseydik” deniyor.

Sevecek kadar emek harcamaya üşendiğimiz için alışkanlık edinmekle yetinmeye çalışıyoruz. Bu kısa süreli alışkanlıklar da yine Selâmi Şâhin’in şarkısındaki için “alışmak bir yara, bağrımızda kanıyor”.