MEZHEPÇİLİK, EBU HANİFE VE ERDOĞAN

Sayın Cumhurbaşkanı belli aralıklarla hurafelere dayanan din anlayışının İslam'ın temel prensiplerine aykırı olduğunu söylemişti.

6 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinden bir alıntı ile başlayalım:

“Müslümanların üstesinden gelinmesi gereken en büyük iki sıkıntı olduğunu vurgulayan Erdoğan, bunların ilkinin mezhep ayrımı olduğunu ifade etti. Erdoğan, mezhep mensubiyetinin kimi yerlerde başlı başına bir din haline getirildiğinin altını çizerek, "Bizim tek dinimiz İslam’dır. Diğer her şey ondan sonra gelir. Dinimizi pratikte yaşama konusunda yol gösteren mezheplerin, günümüzde böylesine farklı bir yere oturtulmasının kesinlikle farklı niyetlere hizmet ettiğine inanıyorum. Ameldeki farklılıkları itikadın önüne geçiren zihniyetin dinimize ait olması mümkün değil. Sayıları 2 milyara yaklaşan İslam ümmetini birbirine düşman eden mezhep taassubunu bir an önce çözüme kavuşturmamız gerekiyor. Müslümanların vahdeti için verdiğimiz mücadelede en büyük desteği biz sizlerden bekliyoruz. Bunu siz başaracaksınız" değerlendirmesinde bulundu.”

Söz konusu konuşmayı Sayın Cumhurbaşkanı Ankara İlahiyat’ın 70’inci kuruluş yılı vesilesi ile Beştepe’de yapmıştı. Burada Cumhurbaşkanı’nın iki noktaya teması öne çıkmaktadır: 1. Müslümanların dini İslam’dır, falanca mezhep filanca tarikat değildir. 2. Muamelâta dair konular inanca dair konular haline getirilmektedir. Hemen belirteyim ki, Sayın Cumhurbaşkanı’na yüzde yüz katılıyorum, tam destek veriyorum. Ancak Cumhurbaşkanı’nın bu konuda söyledikleri, ne kadar doğru olsa da, bazı mahfillerin (özellikle mezhebi, tarikatı din haline getirenlerin ve de cahiliyye dönemi Arap müşriklerinin adetlerini İslam diye yutturanların) tüylerini diken diken etmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı devamında “İslami Terör” adı altında bilinen örgütlerin Batı emperyalizminin kuklaları olduğunu söyleyerek FETÖ ve benzeri örgütleri eleştirmişti. Casus teşkilatı FETÖ’yü hala daha korumak isteyenlerin bütün kesimler içinde var olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı konuşmasını şu ihtarla tamamlamıştı: “Başına sarık saran, üzerine cübbe giyen, ağzından ayetler dökülen teröristbaşlarının adeta nöbetleşe sürdürdükleri faaliyetlerden tek zarar gören Müslümanlardır maalesef!"

Sayın Cumhurbaşkanı belli aralıklarla hurafelere dayanan din anlayışının İslam’ın temel prensiplerine aykırı olduğunu söylemişti. Bunu hepimiz biliyoruz. Yine de bütün İslam aleminin hâl-i pür melâline bakınca Müslümanların çoğunun bu anlayışa sahip olmadığını üzülerek görmekteyiz. Bugün İslam Dünyası, hem ticaret yolları açısından, hem enerji hatları açısından stratejik öneme sahip bir coğrafyaya yayılmıştır. Ancak bu ülkelerdeki yetersiz sermaye birikimi, yaygın fakirlik, eğitimsizlik ve bu coğrafyanın genelinde despot yönetimlerin zalim idareleri, İslam coğrafyasında toplumların milletleşememesine yol açmıştır. Milletleşme, bir toplumu oluşturan insanların sahip oldukları ortak yaşam tarzı, ortak kültür ve ortak vatandaşlık şuuru altında bir araya gelmesi ile başlar. Ortak siyasi ve iktisadi çıkarlar ile tamamlanır. Maalesef, İslam ülkelerinin çoğundaki iktisadi ve siyasi geri kalmışlığın sonucunda, bu bölgelerde siyaset mezhepler ve etnik azınlıklar çerçevesinde yapılmakta, insanlar kendilerini aşiretleriyle veya mezhepleriyle tanımlamaktadırlar. Daha kötüsü her kabile, aşiret veya mezhep mensupları, en büyük düşman olarak diğer kabile, aşiret ve mezhep mensuplarını görmektedirler. Bütün bunların doğal sonucu Suriye ve Irak’ta olduğu gibi iç savaştır. Bu işi kaşıyan, iç savaştan en büyük faydayı elde eden de emperyalist ülkelerdir. 

Ülkemizde de, 1940’lı yılların başında başlayan ve son 20 yıldır çok ciddi bir toplumsal etki alanına sahip olan bir “Ehli Sünnet’çi çizgi” gelişmiştir. Bu çizgi, genellikle kendilerini Hanefi – Maturidi olarak tanımlamakla birlikte, bu tanım ancak sözde kalmaktadır. Özde ve eylemde baktığımızda, bu zevatın söyledikleri ile Hicaz’ın Selefi – Vehhabilerinin söyledikleri arasında bir fark görülmemektedir. İkincisi, dinin ameli hükümlerini (yani abdest nasıl alınır, oruç nasıl tutulur gibi ibadet ve törenlerin usullerine dair kurallarını, DMD) içeren mezheplere mensubiyetin insanlarının imanları ile ilgili bir temel hüküm haline getirmektedirler. Yani örneğin gerçek İslam anlayışının Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mezhebinin (Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri) bakış açısı olduğunu, bunun dışındakilerin İslam çizgisinden çıktıklarını söylemektedirler. Bunu söylemek ve iddia etmek öncelikle İslâm’ın temel esprisine, sonra da bizzat Ehl-i Sünnet’in en büyük imamı İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin görüşlerine aykırıdır. Çünkü İmam-ı Azam ve bütün diğer Sünnî din büyükleri, bir Müslümanının imanının yaptığı işlerle eksilmeyeceği veya artmayacağını savunurlar. Yani içki içen bir insanın, zina eden bir kişinin imanında bir eksilme olmaz, yüz vakit namaz kılsa da bir insanın imanı artmaz! Ehl-i Sünnet görüşü tam olarak budur. Bu zavallılar ise, milletin eşinin kıyafetine, oy verdiği partiye bakarak Cennet veya Cehennem’e bilet kesmektedir. Ne güzel İstanbul be!

Mezhepler yetmezmiş gibi, son yirmi yılda ortaya çıkan, kapitalizmin dinamikleriyle birer holding işletmesine dönen tarikat ve cemaatların her biri de kendilerinin gerçek İslamı temsil ettiğini, diğerlerinin imanının şüpheli olduğunu ima etmektedirler. Her cemaat (FETÖ de bunlara dâhildir), öbür tarafta Cennet’ten arazi tapusu, çeşit çeşit huriler, sorgu sualden muaf olmak gibi çeşitli rüşvetler / endulijanslar dağıtmaktadır. Birbirlerini reddeden ve kötüleyen, Allahın rızasını ancak kendilerinin temsil ettiğini iddia eden bu grupların hem milletin hem de İslam inancını benimsemiş vatandaşlarımızın birlik ve beraberliğini bozmakta, halkı ayrıştırarak kin ve düşmanlığı teşvik etmektedir. Bu zevatın, kendileri haricindeki dini gruplara saldırdığı, onları eleştirdiği kadar ateistlere, dinsizlere, misyoner faaliyetlerine, emperyalizme, vurgunculuk ve soygunculuğa eleştiri getirdiğini göreniniz var mı? Her gün sosyal medyada pıtırak gibi büyüyen ve arkasında CIA desteği olduğunu tahmin ettiğim ateizm savunucusu sitelerde söylenenlere cevap niyetine bir kelâm etmişlikleri var mıdır? Varsa yoksa sizin ve ailenizin nasıl giyindiği, ne yememesi ve içmemesi gerektiği ve burada kaleme alınmayacak cinsel konular bu zevatın ana konularıdır. Tabir-i caizse, Marslılar gelse ve bizim bu sözde Hocaefendilerin vaazlarını dinlese, İslam’ın tek derdinin milletin uçkuru ile ilgili meseleler olduğunu düşünürler.     

Pekiyi bu neden böyledir? Aslında bu grupları çarşıda farklı gelir gruplarına göre mal satan tacirlere benzetmek gerekir.  Bazıları zengin muhitlerine, bazıları düşük gelir grubundan gariban mahallelerine, bazıları da iyi eğitimli orta gelir grubu mensuplarına tezgâh açmıştır. Her grubun belli bir müşteri kitlesi vardır ve bu müşteri kitlesi için birbirleriyle rekabet etmektedirler. Onun için birbiriyle kapışırlar da, kendileri için rakip olmayan ateistler ve misyonerlerle tartışmayı akıllarından bile geçirmezler. Yani bütün dertleri duygusaldır!

Bu iş böyle giderse önümüzdeki yirmi – otuz yıl içinde dine inanan insan sayısında ciddi bir gerileme gerçekleşecek, hala daha inananların ise İslam inancının temelleriyle bir alakâsı olmayacaktır.  Sayın Cumhurbaşkanı’nın kendisinin de beyan ettiği gibi bu büyük tehdide karşı önlem almak öncelikle kendilerinin sorumluluğundadır. Yoksa işler hiç de iyiye gitmeyecektir.

Hayırlı Cumalar…