BAŞKANLIK SEÇİMLERİ, TRUMP VE KUTUPLAŞMA

Peki ne oldu da Trump başkanlık yarışında arayı kapatmaya başladı?

3 Kasım'da ABD'de yapılacak olan başkanlık seçimi öncesi ülkede yapılan son anketler seçim sonucunu belirlemesi olası kritik ve çekişmeli eyaletlerde iki aday arasındaki yarışın başa baş gittiğini gösteriyor.

Oysaki daha kısa bir süre öncesine kadar KOVID-19 salgınında süreci kötü yönetmesinin Trump’a oy kaybettirdiği, tam da bu nedenle başkanlık yarışını da kaybedeceği düşünülüyordu.  Peki ne oldu da Trump başkanlık yarışında arayı kapatmaya başladı? Trump’ın kutuplaştırma yoluyla seçmenlerini mobilize ederek bunu başardığını ileri sürebiliriz. Toplumun dikkatini KOVID-19, ekonomik kriz gibi sorunlardan uzaklaştıran Trump, seçmeni kutuplaştırırken din, ırkçılık, milliyetçilik gibi kavramları araç kılıyor. Söz konusu kavramlar aracılığıyla seçmenin korkularını, güvensizlik duygularını körüklemeye çalışıyor. Kutuplaştırma kavramı son yıllarda ülkemizde de deyim yerindeyse popüler olmuş bir kavram. Türk siyasetinde aşırı bir kutuplaşmanın egemen olduğu pek çok yorumcu tarafından dile getiriliyor. Söz konusu yorumcuların kutuplaştırma kavramına olumsuz bir anlam yüklediklerini de  söyleyebiliriz. Oysa 20. yüzyılda yaşamış olan Alman filozof, siyaset kuramcısı ve hukuk profesörü Carl Schmitt, kutuplaştırma kavramına çok da olumsuz bir anlam yüklemezdi sanırım. Düşünce tarihinde siyasal olanın kategorilerini (öznitelik) ilk ortaya koyan düşünür olan Carl Schmitt’e göre nasıl ahlak, estetik ve ekonomi gibi alanların kendine özgü kategorileri varsa siyasal kavramının da kendine özgü bir kategorisi vardır. Ahlak alanındaki kategoriyi iyi ve kötü; estetikte güzel ve çirkin; ekonomideyse yararlı ve zararlı olarak tanımlayan Schmitt, siyasal eylem ve saikleri açıklamakta kullanılabilecek özgül siyasal kategorinin, dost-düşman ayrımı olduğuna işaret eder. Schmitt’in siyasal kavrayışını dikkate aldığımızda herhangi bir dinsel, ahlaki, ekonomik, etnik ya da başka bir karşıtlığın siyasal karşıtlık halini almasının ancak insanları dost ve düşman olmak üzere etkili biçimde ayırmasıyla olanaklı olabileceğini söyleyebiliriz. Öte yanda, Schmitt’in siyasal kavrayışı bağlamında ortaya koyduğu dost-düşman kategorilerini göz önüne aldığımızda, politikayı ekonomik kategorilerle ikame etmeye çabalayan Marksizm ve liberalizmin aynı safta yer aldığını da söyleyebiliriz. Yani, söz konusu iki ideoloji de siyasal olanı ekonominin kategorileriyle açıklamaya çalışır. Oysa Schmitt siyasal  olanın tüm ekonomik, ahlaki, estetik ya da diğer kategorilerden bağımsız pratik ve teorik olarak varlığını sürdürebileceğini savunur. O’na göre, dost-düşman ayrımı bağlamında, ahlaki açıdan kötü, estetik olarak çirkin ya da ekonomik açıdan zararlı olanın, düşman olmasının zorunlu olmadığı gibi, ahlaki açıdan iyi, estetik olarak güzel ve ekonomik açıdan yararlı olanın da, siyasal bağlamda dost olması gerekmez. Böylelikle Schmitt bir siyasal varlığın, bir düşman varlığı halinde olanaklı olabileceğine ilişkin varsayımıyla, siyasal olanın bir ilişki biçimiyle, 'biz' ve 'onlar' arasındaki karşıtlık ilişkisiyle olanaklı olabileceğine işaret eder. Amerika’daki seçimleri ve bu seçimlerde gündeme gelen kutuplaştırma tartışmalarını Carl Schmitt’in gözünden okuduğumuzda siyasal bir olgu olan seçim sürecinde kutuplaşmanın olması çok da şaşırtıcı değil.