OTORİTE, DOĞRU KULLANILMALI

Ümit G. CEYLAN 04 Ağu 2022

Olur olmadık yerde kullanılan kavramlardan biridir; otorite ve otoriteleşme.

Olur olmadık yerde kullanılan kavramlardan biridir; otorite ve otoriteleşme. Ötekileştirmek veya genel geçer kavramların dışında hareket eden kişi ve kurumları tanımlamak için günümüzde çok kullanılan, çağ dışı bir anlayışı temsil etmek için olumsuz manada zikredilen bir ifadedir. Otoriter baba, otoriter devlet, otoriter yönetim, otoriter öğretmen, otoriter çocuk gibi hemen sayabileceğimiz bu kelimeler olumsuz anlamda zihinlerde yer edinmiştir.  Fransızca kökenli olan bu kelime bizdeki yetki kelimesinde karşılık bulur. Yet-ki kelimesindeki yet bir kurumda, kişide bulunan yeterliliktir. TDK tanımına baktığımızda, tanımın kendisinin ciddi anlamda toplumsal değerlendirmelere yönelik açıklamalara ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Mesela TDK, otorite için yaptırma ve yasaklama kelimelerini kullanırken aynı zamanda, çalışmalarıyla kendini kabul ettirmiş başarılı kimse olarak da tanımlayabiliyor. İşte burada, bu kelime nedir? İletişim bilimi açısından bizim ne işimize yarar, gazeteciler bu kelimeleri kullanırken acaba bilgilerine mi yoksa algılara mı yenik düşüyorlar? Bu soruların cevabını bilmeyen bir iletişimci, gazeteci, yazar bu kelimeyi kullanmamalıdır.

Otorite tipleri

Düşünür Max Weber otoriteyi üçe ayırıyor. Bunlar; geleneksel otorite, karizmatik otorite, hukuksal (demokratik) otorite. Bu otorite tiplerini keskin çizgilerle birbirinden ayırmanız çok da kolay değildir. Mesela birçok devlet yöneticisi karizmatik geleneksel otoriterdir. İç içe geçen otoriter tipleri görmek mümkündür. Bir de diktatör otoriterler vardır; Hitler gibi, Mussolini gibi. Eşlerine, yakınlarına şiddet uygulayan otoriter tipler, bunlardır. Bunların psikoloji bilimi açısından da incelenmeleri gerekiyor. Amacımızdan sapmadan Türkiye’de bu kelimenin gazeteciler tarafından çoğunlukla yanlış kullanıldığını söyleyebilirim. Otoriterliği batının kendi ontolojik anlayışları içinde kullandıklarından bunu bize de uyarlamaya çalışarak hatalı bir algıya, aslında bilinçli olarak yapılan bu tuzağa düşülmektedir. Haber yazanların çevirip kullananların her kelimenin karşılığının Türk düşünce kimliğinde yeri olup olmadığını bilmesi, bilmiyorsa araştırması gerekir. Weber’in sözünü ettiği üç otorite tipi sadece sosyolojik açıdan değil psikolojik açıdan da anlaşılmalıdır.

Gelelim bizdeki otoriteye

Gerek devlet anlayışında ve gerekse Türklerdeki aile yaşantısında otorite kavramı batıdakinden çok başka bir noktada durmaktadır. Türk aile yapısı veya devlet yapısı kurumsal itibariyle birbirinden farklı ayrı gayrı oluşumlar değildir. Devleti kuran erk ve aileyi kuran erk aynı yapılardır. Ocağı tütmek kelimesi mesela bize neler çağrıştırıyor. Bir deyim olarak kullandığımız bu ifadenin tarihsel bir altyapısı bir yaşanmışlığı vardır. Ocak oba demektir. Obalarda ocağın tütmesi orada hayatiyetin devamı demektir. Oba hem devlet hem de aile demektir eski Türklerde, o yüzden obayı yöneten de devleti yöneten de ailelerdir. Aileler olmadan devlet olmaz. Hakan dediğimiz hükümdar otorite ile yetkili kılınmış kişidir. Ama onun bu otoritesi kutsanmıştır, yani Tanrı tarafından verilmiş bir otoritedir. Tanrıdan alınan bu kut hiçbir zaman adaletten ayrı kullanılamaz. Yetkisi Tanrı’nın dünya üzerindeki hükümranlığının temsilcisi olacak şekilde adaleti ve nizamı sağlamaktır. Zaten adaletsiz bir yönetimin devamı mümkün değildir. Türklerdeki adalet anlayışı ancak ve ancak Tanrı istediği sürece devam eder. Antiparantez burada şunu belirteyim; Tanrı’yı biz ayrı bir varlık, yukarıda tahtında kurulu bir kutsiyete işaret etmiyoruz. İnsan ve doğa ve hatta her şey zaten O’ndan bir parçadır.

Otorite ihtiyacı

Otorite ihtiyacı olmayan bir toplum mümkün değildir. Bedevi bir toplum düşünelim. Medeniyetten uzak, sözden, güzellikten anlamayan bir toplum. O topluma hükmeden otoritenin tavrı, tarzı gerektiğinde cebri olacaktır. Kanunları uygulamak için gerektiğinde zor kullanmak gerekebilir. Laftan anlamayan bir çocuğa öğretmenin tavrı sözleri buyurgan olabilir. Bu o kişinin otoriterleşip hükümranlık kurmak için yola çıktığını göstermez. Sınıfın, okulun düzenini tesis etmek için daha az medeni olanlara farklı, daha medeni olanlara daha farklı olacaktır. Otorite adaletin tesisi için gereklidir. Gerektiği gibi otorite yerine getirilmediği zaman haklılar haksız duruma düşebilir. Otorite kalpleri kazanmaktır. Ancak karizması olan otoriter kişilere saygı duyulur. Bodoslama buyurgan olan bir kişiye ve yapıya karşı kimse saygı duymaz. Hakimiyet ancak saygı ve sevgi sonucunda sağlamlaşır. İnsan sevdiği, saygı duyduğu kişiye, yapıya güvenir, bağlanır ve inanır. Bu durumdaki bir yapıya otoriterleşme denmez. Toplumun gönül rızasıyla kabul ettiği bir yapı otorite baskısına girmez.

MEDYA İLETİŞİM TEKNİK LİSELERİ

Türkiye’de yetmiş tane iletişim fakültesi var. Her sene 100 kişi mezun olsa bu 7 bin eder. Her sene sisteme işsiz onca mezun demektir. Sağlık ağırlıklı üniversite, bakmışsınız iletişim fakültesi var. Psikoloji alanındaki çalışmaları ile bilinen bir üniversite bakıyoruz iletişim fakültesi var. Türkiye’nin belli başlı devlet üniversiteleri haricindeki bütün iletişim fakülteleri kapatılmalıdır. Gerçekten bu çocuklara yazık oluyor. Onun yerine medya iletişim teknik liseleri açılmalıdır. Çünkü gazetecilik bir meslektir. Üniversitelerde mesleğe yönelik çok fazla bir şey öğretilemiyor. Varsa yoksa kuramlar. Kuramlarla medyanın gerçeği örtüşmüyor. İletişim üzerine oluşturulmuş bilimsel çalışmalar daha çok toplum bilimlerinin alanına giriyor. Bu alandan kafa patlatmak isteyenlerin multidisipliner bir şekilde eğitim almaları gerekiyor zaten. Yani sosyoloji, psikoloji, felsefe, filoloji gibi alanlarda ilerleyebilirler. Medyanın kalbi zaten İstanbul’da atıyor. Kaç tane gazete, TV veya medya alanında çalışılacak yer var ki? Buradan mezun olan çocuklar kendilerini bir anda sunucu, spiker, acar muhabir olacaklarını zannederek hayallere kapılıyorlar. Sektörün ihtiyacı olduğu kadar mesleğin erbabını meslek liselerinde yetiştirmek mümkündür.

HAZIR MISIN ÇOCUK?

Hatırlar mısın, düşünüyordun, büyüyünce ne olacağım diye. Adımlarını sayıyordun, kaç adımda, kaç yaşıma basarım diye. Sular seller gibi geçti de zaman, şimdi büyüdün sen. Bilmem farkında mısın? Ne de çok düşünürdün. Hep kafanı yukarıya kaldırıp gözlerini ufka dikip öyle söylerdin sözlerini, kızgınlıklarını. Biliyor musun hala öylesin çocuk. Büyümek nasıl çocuk? Bir kum tanesinden koskoca bir sahil, bir sahilden denize kıyı, denizden okyanuslara bir derya. Sen de öylesin çocuk, bil ki içinde bir derya taşıyorsun. Yerdeki, gökteki keşfedilmemiş deryalar kadar geniş bir ufkun var. Onu keşfetmeye hazır mısın? O yollardan geleceksin bir gün. Kollarımız açık, seni karşılıyor olacağız. Bunu bil çocuk ve hadi şimdi ufka doğru aç yelkenlerini; sahilde bekliyor seni deryalar, dalgalar, sakin kıyılar.

SAVAŞTA KAPAK OLMAK

Sözün ayaklar altına alındığı, imajın kutsandığı bir çağın içinden geçiyoruz. Bu öyle bir çağ ki insanlar adeta kendi gözleriyle görmüyorlar artık. Takma gözlerle gördüklerini gerçek zannederek bir de üstüne yemin edecek kadar inanmış durumdalar. Gerçeğin ne olduğunu tartışacak kadar zavallı bir haldeyiz. Kırmızıya kırmızı, maviye mavi diyemeyecek kadar korkağız. Gösterilenin dayanılmaz acısı, sevinci, korkunçluğu içinde debeleniyoruz. Çıkamıyoruz işin içinden. Ayırt eden hassas duyularımızı kaybettik daha doğrusu teslim ettik. İmaja kandık ve ne yazık ki bir çıkış yolu bulana kadar bu savaşta kapak olarak kalacağız. Ta ki sözün can alıcı çağrısını duyana kadar. Fotoğrafta gördükleriniz mi gerçek yoksa görmediklerimiz mi? Düşünmeye cesaretiniz var mı?

ARTI EKSİ

Artı

Dans eden temizlik görevlisi

Aksaray belediyesinin temizlik görevlisi Hamit Karakaya kulağında kulaklığı ile müziğin ritmine ayak uydurarak çöpleri topluyor. Sosyal medyaya da yansıyan görüntüler insan severse işinin en iyisi olur dedirtiyor. Bir bilge hanıma sormuşlar; “efendim işimizi nasıl yapalım”. Cevap şöyle olmuş; “İster çöpçü olun ister mühendis olun. Ama işinizin en iyisi olun demişler. Sanırım işin en iyisi olmanın içinde mutlulukla etrafa neşe saçmak da var. Temizlik görevlisini gören çocuklar eminim bu abilerine özeniyorlardır ve büyüyünce temizlik görevlisi olmak istiyorlardır.

Eksi

Sağlık ocağındaki görevli

Sağlık ocağında sizi ilk karşılayan şahıs bankoda görevli olan kişidir. Kaydınızı alır, randevu ve benzeri işlemleri sıraya koyar. Kısacası başvurduğunuz kişidir. Sağlık ocağında, nezaket ve güler yüz ile karşıladığım bu hanımefendiye maruzatımı belirtikten sonra kaydım alındı. Beklemem söylendi. Bende öyle yaptım, bekledim. Sıram hemen geldi. Doktor hanım sürücü belgesi için gerekli muayeneyi yapıp beni gönderdi. Çıkışta bankodaki hanıma da iyi günler dedim. Sadece dilim söylemedi. Hanıma bakarak göz teması kurarak söyledim ama sözlerimin görülmediğini hissettim. Çünkü hanım suratıma bakmıyordu, elindeki şişeden su içmeye hazırlanıyordu. Yarım yamalak başka tarafa bakarak iyi günler dedi. Ben o hanıma işi ile ilgili gösterdiği özenden dolayı teşekkür etmek istemiştim ama o görmedi. İletişim sadece sözle değildir. Gerçek bir iletişim beden dili ile olur. Sarıp sarmalandığınızı hissettirir. Lütfen selam verdiğimiz, selam aldığımız kişilerin yüzüne, güler yüz ile bakalım.

TÜRK YEMEKLERİ

Türk televizyonlarında çok izlenen yemek yarışma programının jüri üyesi olan Mehmet Şef bu sene daha mı hassas bilemiyorum ancak çok da haksız sayılmaz. Zira aşçı adaylarının büyük çoğunluğu kendi yemeklerimize yani Türk mutfağına yabancılar. Bazı yemek isimlerini neredeyse hiç duymamışlar. Böyle olunca da yemekleri nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Katılan adaylara hangi mutfakta başarılısın deyince sıralıyorlar; İtalyan mutfağı, Kore mutfağı, Çin mutfağı, yok Fransız mutfağı. En sonunda şef bir yerde kendi mutfağını bilmeyen başka mutfaklarda başarılı olamaz dedi. Bunu söylerken de sinirlendi çünkü insanın kendine bu kadar yabancı olması şefi delirtti adeta. Aslında bunu şu şekilde de anlayabiliriz. Kendi kültürüne yabancı olan biri başka kültürleri takip edemez, anlayamaz. Üstelik Türk mutfağı diye bir literatür var. Özellikle de Türk Saray Mutfağı denildiğinde akan sular durur. Doğal olan aşçı adaylarının öncelikle kendi mutfaklarını iyi bilmeleri sonra da başka kültürlerin mutfaklarını takip etmeleridir.