İNSAN MERKEZLİ BİR DÜNYA

Hızlı dönüşümün ayak seslerinin her alanda yükseldiği günümüzde "insan merkezli bir dünya" yeniden inşa edilmeli.

Hızlı dönüşümün ayak seslerinin her alanda yükseldiği günümüzde “insan merkezli bir dünya” yeniden inşa edilmeli. İnsan aklının ulaştığı son nokta, her şeyi akıl ile kavramanın gerekli ama yeterli olmadığı gerçeğini adeta haykırıyor. İnsanın, ruh yönünü de içeren bir bütün, bir değer olarak belki de şimdiye kadar görülmemiş biçimde merkeze yerleşmesi zorunludur.

Çünkü salt akıl ve otorite odaklı düşünce ve yönetim yaklaşımlarının insanı, aileyi ve toplumu mutlu etmediği anlaşılmıştır. Böylece yüzyıllardır varlığı kabul edilen ama somut gerçeklerin, koyu aklın, otorite kökenli devlet örgütlerinin ve düz mantığın baskısı altında sıkışan ruh dünyası ile insan, adeta yeniden keşfedilmek zorunda.

Bunun içindir ki bugün dünyada yapılan bilimsel araştırmaların, toplantıların, forumların, uluslararası müzakerelerin vazgeçilmez ortak gündemi, insan ve insani değerlerin güçlendirilmesine ve uygulamasına yönelmelidir. Esasen insanın, kendisi dışındaki dünyada uzun bir yolculuk yaptıktan sonra bugün adeta yeni bir benlik inşasına ihtiyacı vardır. Bu önemli zihniyet değişiminin sonucu kendisi ile yeniden buluşacak olan insan, salt aklı değil, bir bütün olarak her türlü olgu ve olayın merkezine kendisini yerleştirmek zorundadır.

AKIL İLE RUH, DEVLET İLE HALK

Hızla bozulan doğal çevre, giderek artan açlık ve yoksulluğa inat silahlanmanın hız kesmemesi, birey, toplum ve ailede yaşanan değer kaybı, umutsuzluk, yüksek stres, yok olmaya başlayan insani derinlik, bozulan istikrar, yurtlarından olan insanlar ve benzeri sıkıntılar ile başa çıkma arayışları da insanı merkeze yerleştirmeye götüren zihinsel devrimi zorlamaktadır.

Düşünce tarihi bu zihinsel devrimlere yabancı değildir aslında. Sokrates, Aristo ve Eflatun’un insan düşüncesine verdikleri önemin yankıları yüzyıllardır etkisini yitirmemiştir. Rasyonalizm ve empirizm yanında akıl ile ruhu, devlet ile halkı ayırmaya yönelik diğer yaklaşımlar, sosyal ahlakı öne çıkarsa da insanı bütün olarak tanımlamada eksik kalmışlar. Hristiyanlık öğretisi, geleneksel şüpheciliğin aşılmasında önemli bir durak olmuştur. Ancak kutsal metinlere yönelik acımasız eleştiriler, karanlık bir zihinsel karışıklığı körüklemiştir.

Böyle bir zihinsel donukluk ve ahlaki yozlaşma döneminde doğan İslam dini, yeni bir yaşam dönemini geliştirmenin yanında esasen bir bütün olarak insana verilen değeri, kuru söz, söylem ve iyi niyetlerin ötesinde, günlük hayatın ve davranışların içine sokmuştur. İnsan, hayatın sebebi, sonucu ve özüdür. Yeryüzünün en şerefli temsilcisi olarak merkeze oturmuştur. Çünkü insan, mutlak ve tek hakikat olan Yaratıcı’nın, en müstesna eseridir. Bu harikulade eserin sahibi, onu hayatın merkezine koymuş, bütün eşya ve varlığı da emrine vermiştir.

İnsanın en yüksek değerlerle bezendiği bu zihniyet değişikliği yeterince anlaşılmadığı, temsil edilemediği, hayata aktarılmadığı aktarılsa da başka amaçlara alet edildiği içindir ki sıkıntıda olan günümüz insanı, kendisiyle ilgili arayışında yeniden kendisine yönelmiştir.

Sözünü ettiğimiz dönüşüm; insanlık tarihi boyunca karşı karşıya duran, Pierre Bayle’in deyimiyle “akılcılar ve dinciler” yahut “mantıkçılar ile ruhçular” tartışmasında bir uzlaşmayı da beraberinde getiriyor. Akıl olmadan ruh, ruh olmadan da akıl eksiktir. O halde insanı insan yapan bu her iki vazgeçilmezin bütünüdür asıl olan. Dolayısıyla yüksek teknolojinin sunduğu sanal yaşam modelinin parçaladığı kişiliği ile insan, yeniden bir bütün olarak hayatın merkezine doğru akmalıdır.

GÜCÜN KAYNAĞI DEĞİŞİYOR

İnsanın merkeze yerleşmesi gerektiğine ilişkin dönüşümü hayatın her kesitinde görmek zorundayız. Örneğin belirli bir zümrenin egemenliğine, belirli grupların çıkarlarına, koyu ideolojilere odaklanan siyasi anlayışlar iflas etmeye başlamıştır. Bireyin hür, iyi ve mutlu hissettiği bir sosyal ortamın oluşturulması, siyasetin temel hedefi olmak zorundadır. Kısacası dünyada siyasetin amacı insanları devlet için yönetmekten, devleti insanlar için yönetmeye doğru daha fazla dönüşmek durumundadır.

Bireyin, ailenin, yerel renklerin ve toplumun ortak insani değerlerini içeren toplumsal kültür, dijital ortamın her türlü sanal etkilerinden korunmalıdır.

Tüm bu sürece ev sahipliği yapması gereken eğitim sistemleri de dönüşmek zorundadır. Belirli ideolojilerin, tartışılmaz kabullerinin yeni kuşaklara kazandırılmasından ve tek tip insan modelinin yetiştirilmesinden ibaret görülen, salt akla ve mantığa dayalı klasik eğitim yaklaşımı; bireyin temel ihtiyaçlarını, insan olmanın erdemini, ahlakı, adaleti, yaşayarak öğrenmeyi beceri haline getiren insanı ve insanın ruh dünyasını merkez almaya yönelmelidir.

Ekonomik hayatın üretim ve satış endeksli çarkları da insana ve insani değerlere doğru yol almalıdır.

Sadece kendisini yüceltmeye yönelen ve algı ile olgu arasındaki açıyı uçuruma çeviren sanat anlayışı, engin güzelliklerin, gizil güçlerin sahibi, kâinatın en şerefli canlısına yönelmek için dümen kırmaya başlamalıdır. Zira gücün kaynağı değişiyor. (Devam edeceğiz)