KALKINMA VE REFAH İÇİN MİLLİ ÜNİTER DEVLET II

Niye böyle oldu? Bazı ülkelerde sağ-ulusalcı çevreler bunu "üst akılla", "karanlık konseylerle" ve "dış mihraklarla" açıklama yoluna gittiler.

Pazartesi günkü yazımda gelişmekte olan ülkelerin eğer bölgeler arası gelişmişlik ve sınıflar arası gelir farkları çok yüksekse bu farkların giderilmesi ve dolayısıyla kalkınma problemlerinin çözümü için milli ve üniter devletin gerekli olduğunu yazmıştım. Kalkınma problemlerinin çözümü için milli ve üniter devlet olmak bu gibi ülkeler için gereklidir ancak yeterli değerlidir. Milli ve üniter devletin sosyal devlet ilkesi ile taçlandırılması gerekir. Son kırk yıla baktığımızda ise, hemen hemen bütün dünyada ilk önce sosyal devlet ilkesi sıfırlanmış daha sonra da milli ve üniter devlet ilkeleri aşındırılmıştır. Süreç bugün de devam etmektedir.

Niye böyle oldu? Bazı ülkelerde sağ-ulusalcı çevreler bunu “üst akılla”, “karanlık konseylerle” ve “dış mihraklarla” açıklama yoluna gittiler. Bizim ülkemizde de bu tür açıklama ve yorumlar çok revaçtadır. Politikacılar için temel problemlere neşter vurmak yerine “dış mihrakları” sorgulamak da kısa dönemde gayet maliyetsiz ve kolaydır. Ancak uzun dönemde, bu, ülkenin geri kalmasına yol açacak politikaları teşvik edecektir.

Dünyada son kırk yılda gerçekleşen sosyal ve milli devlet ilkelerinin zayıflaması sürecinin nesnel sebepleri kapitalist üretim sisteminin küreselleşme aşamasının doğal sonucudur. Bunu tahlil etmeyip “Batı bizi kıskanıyor, bizim ayağa kalkmamızı ve Osmanlı’yı kurmamızı engellemeye çalışıyor!” diyerek sadece kendimizi aldatmış oluruz. Ana mesele dışa açık ve gelişmekte olan bir ekonomide dengeli büyüme ve kalkınma sorunudur. Bugün bu noktaları inceleyeceğim.

NURKSE’ÜN FAKİRLİK KISIR DÖNGÜSÜ VE AÇIK EKONOMİDE BÜYÜME

Ragnar Nurkse Estonyalı bir iktisatçıdır. Klasik kalkınma iktisadının kurucu babalarından olan Nurkse aynı zamanda Rosenstein-Rodan ve Mandelbaum ile “büyük itki teorisinin” de kurucularındandır. Daha çok uluslararası finans ve az gelişmiş ülkelerin kalkınma sorunları üzerinde çalışmıştır. Nurkse’ün “fakirlik kısır döngüsü” kendi geliştirdiği kavramlardan birisidir. Buna göre, az gelişmiş ülkelerde kişi başına gelir düşüktür, bu de milli gelirden tasarruf oranlarının düşük olmasına, düşük tasarruflar sebebiyle de büyüme için gerekli olan yatırımların yapılamamasına yol açmaktadır. Bu yüzden kişi başına gelir belli bir düzeyin üstüne çıkamaz. Öte yandan az gelişmiş ülkelerde kişi başına sermaye stoku (yani fabrikalar, üretim ve enerji tesisleri, teknoloji ve eğitilmiş iş gücü) yeterli düzeyde değildir. Bu yüzden sermaye pahalıdır, yani reel faizler yüksektir. Buna bağlı olarak da yatırımlar düşük olur. Bu teorinin özü kısa şudur: Bir ülke serbest piyasa ekonomisi şartlarında fakir olduğu için fakir kalmaya mahkûmdur. Bu kısır döngüden kurtulmak için iki çözüm yolu önerir: Ya devlet yatırımları zorla toplanan vergilerle yapılacak ve bunu için de bu ülkeler serbest piyasadan vaz geçip planlı ekonomiye yönelecek ya da dış sermaye girişleri ile özel sektör yatırımlarının finansmanı sağlanacak. Nurkse’ün burada varsayımı ekonomiyi sektör sektör değil bir bütün olarak değerlendirmesidir. Halbuki sermaye birikimi, büyüme ve kalkınma problemleri ekonominin toplam büyümesi kadar aynı zamanda büyümenin sektörel oranlarıyla da ilgilidir.

1990’lardan sonra dijital teknolojini gelişimi (teknolojik etken), Sovyet Blokunun dağılması (siyasi etken) ve küreselleşme (iktisadi etken) sonucunda dünya kapitalizminde o zamana kadar görülmeyen bir süreç başladı. Nurkse’ün teorisi uyarınca birçok iktisatçı gelişmiş ülkelerin sermaye fazlalarının gelişmekte olan ülkelere akması (küreselleşme) sonucunda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki sermaye birimi ve refah farklarının azalacağını savunmaktaydılar. Bu görüş hakim görüş haline geldi. Öyle ki, biz de dahil olmak üzere birçok gelişmekte olan ülkede, “özelleştirme – finansallaşma – dış mali liberalleşme” bir paket program halinde savunulmaya başladı. İş o kadar çığırından çıktı ki, tarihleri boyunca işçi haklarının ve sosyal devletin savunucusu olan İngiliz İşçi Partisi, Alman Sosyal Demokrat Partisi ve Fransız Sosyalist Partisi, o dönem “üçüncü yol” olarak adlandırılan bir paradigma değişimiyle bu politika paketine destek verdiler. Sosyal Devleti yıkayıp, kefenleyip mezara gömdüler. Bugünkü “liberal solcuların” kökeni aslında uluslararası kapitalistler karşısında diz çöken bu çapsızlardır.

Küreselleşme teorik olarak her türlü mal ve hizmetin serbest ticareti ile her türlü üretim faktörünün (sermaye, bilgi ve emek ) serbest hareketini içeren gayrı resmî bir küresel ortak pazara karşılık gelir. Öte yandan pratikte küreselleşme kabaca her türlü sermayenin ve enformasyonun serbest hareketi ile yüksek teknolojili hizmetler ve sanayi mamullerinin serbest ticaretini içeren bir sürece dönmüştür. Yani emeğin serbest dolaşımı sıkı kısıtlarla yasaklanırken emek yoğun mallarının (özellikle tarım ürünlerinin) serbest ticareti sınırlandırılmıştır. Yani gelişmiş ülkeler ve bir kısım gelişmekte olan ülkelerin üretebildikleri malların serbestçe ticareti yapılırken, diğer gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkelerin ürettikleri malların ticareti kontrol altındadır. Gelişmiş ülkelerde sermaye fazlaları diğer ülkelere (faiz kazanmak için dış borç veya kâr elde etmek için doğrudan sermaye yatırımı olarak) akıtılırken, öte yanda fakir ülkelerde emek fazlaları ve bu fazla emekle üretilebilecek her çeşit malın uluslararası hareketi engellenmiş veya kısıtlanmıştır. Yani, sözün kısası, nalıncı keseri gibi hep gelişmiş ülkelerin çıkarına işleyen bir düzen tesis edilmiştir. Birçok liberal ve sol liberal iktisatçının küreselleşmenin teorik tanımı sanki geçerliymiş gibi hipotezler kurması ve bunun sonuçlarının (yani zengin ve fakir ülkeler arasındaki farkın ortadan kalkmasının) gerçekleşeceğini savunması aslında bir aldatmacadır.  Çünkü bu eşitsiz sistem zengin ülkeleri nispî olarak daha zenginleştirirken fakir ülkelerin de nispî olarak daha fakirleşmesine yol açmaktadır. Dünyada borç yükünün aşırı şişmesine yo açmaktadır. Kırk yılın sonunda dünya kapitalizmi artan eşitsizlikler nedeniyle bugün yolun sonuna gelmiş gözükmektedir.

DÜNYAYA KENDİMİZİ KAPAYALIM MI?

Bu ahval ve şerait içinde, bizim gibi ülkelerde iki zıt görüş –ifrat ve tefrit misali- dillendirilmektedir. İlkini savunanlar “Artık milli devletin modası geçti, her kurumumuzla uluslararası sisteme entegre olalım, küresel piyasalar bize neyi uygun görüyorlarsa o şekilde yaşayalım.”, diyenlerdir. Bunlara göre Türkiye’de yerli ve milli ne varsa geriliğin, fakirliğin ve cehaletin temelini oluşturur. Tartışmasız bir şekilde her yönden Batılılaşıp emperyalistlerin sadakası ile geçinmek gerekmektedir. Öte yandan ikinci görüş ise, “üst akıl ve dış mihrakların” etkisinden arınıp dışa kapalı kendi yağıyla kavrulan bir ülke tasavvur etmektedir. Bu iki görüş de yanlıştır.

Bir gelişmekte olan ülkenin kalkınma sorunlarının çözülmesi için, evvel emirde, uzun dönem büyüme hızının artması gerekir. Nurkse’ün teorisi gereği açık bir ekonomide –eğer doğru yönetilirse – büyüme hızı kapalı bir ekonomiye göre daha fazla olacaktır. Ancak bu büyümenin dengeli (yani dış açık yaratmayan sektörel orantılı) büyüme olması sadece dış sermaye çevrelerinin (yani serbest piyasanın) insafına veya kararına bırakılırsa, Pazartesi günkü yazımda olduğu gibi ne bölgeler arası dengesizlikler düzelir ne de sınıflar arası gelir dağılımı… Bize lazım olan dışa açık bir ekonomi ve dış fonlardan gelen kaynakları dengeli bir şekilde üretken sektörlere (sanayi, tarım ve yüksek teknolojili sektörlere) dağıtan planlı kalkınma politikasıdır. Pekiyi, mevcut düzende bu ne kadar mümkündür? Çok düşük bir ihtimal. Çünkü kurulu düzen hep gelişmiş ülke menşeli uluslararası kartellerin menfaatine göre inşa edilmiştir. Burada arı kovanına çomak sokan en önemli aktör ise milli ve sosyal devlettir.

Pazartesi günü ne yazacağız? “Yeni bir küresel düzen neye dayanmalıdır?” sorusunu cevaplandıracağım.