İSTİKRARLI VE İSTİKRARSIZ BÜYÜME

IMF'in dünya ekonomisindeki büyüme tahmini yüzde -4.9, ABD'nin yüzde -10 ve AB'nin de yüzde -5 olarak açıklandı.

Öyle görünüyor ki, bir müddet dünyadaki iktisatçıların gündemi büyüme ve işsizlik olacak. Koronavirus salgını nedeniyle bütün dünyada hem üretim ve tedarik zincirlerinde kırılma ve buna bağlı olarak oluşan işsizlik ve talep daralması gündemde. Her ülkenin politika yürütücüleri için, bu konjonktürde işsizlik en önemli sorun olarak gündeme oturmuş vaziyette. Ben de istedim ki, büyüme, hakkında bilinen bazı yanlışları ele alayım.

BÜYÜME NEYİN BÜYÜMESİDİR?

IMF’in dünya ekonomisindeki büyüme tahmini yüzde -4.9, ABD’nin yüzde -10 ve AB’nin de yüzde -5 olarak açıklandı. Türkiye’nin de yüzde -5 büyüyeceği tahmini bulunmakta. Pekiyi bu büyüme neyin büyümesidir? Biz iktisat biliminde büyüme deyince neyi anlarız? İlkönce bu soruları cevaplamak lazım…

Bu açıklanan büyüme verileri her ekonomideki toplam reel harcamaların büyüme oranını gösterir. Yani belli bir dönemde (örneğin 2020 yılında) ve belli bir frekansta (örneğin üç aylık ve bir yıllık serilerde) ekonomide yapılan toplam harcamaların enflasyondan arındırılmış değerlerinin yıllık büyüme hızını verir. Bir ekonomide harcamaların ilk kaynağı elde edilen milli gelirdir. Tüketim, Tasarruf, İthalat değerleri milli gelirle doğru orantılı olarak artar. İkinci kaynak dış dünya gelirleridir ki, bu da ihracat harcamalarını etkiler. Harcamaları belirleyen üçüncü kaynak da toplam para arzıdır. Para arzı faiz ve kredi kanallarıyla yatırım ve tüketimin finansmanını sağlar. Son olarak da dış sermaye hareketleri toplam harcamaların (özellikle yatırım ve tüketimin) finansmanında kullanılır. Dikkat ederseniz, burada anlattığım bir ülkenin üretim gücündeki artış değildir, fakat bir milli ekonomideki çeşitli mal ve hizmetlere yapılan harcamalardaki artıştır.

Varsayalım ki, hükümet KDV’yi her malda sıfırladı. Bu durumda ilk etapta bizim marketlerde, benzin istasyonlarında, elektrik ve doğal gaz faturalarında ödediğimiz fiyatlar ucuzlayacaktır. Bu ise, genel olarak bizlerin elinde daha fazla para kalmasına ve daha fazla harcama yapabilmemize neden olacaktır. Aynı şekilde Merkez Bankası faiz düşürüp parasal genişlemeye giderse, vatandaşlar bankalar kanalıyla daha fazla krediye daha ucuz faizden ulaşma imkânı bulacaktır.  Son bir örnek de dış dünya gelirlerinden olsun: Dünya krize girerse yabancı ülkelerdeki insanların gelirleri de düşeceği için bizden daha az mal satın alacaklar, ülkemize daha az turist gelecektir. Bütün bunlar olup bittiğinde Türkiye’deki fabrika sayısı artmayacak veya azalmayacak, insanlarımız daha fazla veya daha az eğitimli ve üretken olmayacak ve ekonomimizin teknolojik düzeyi değişmeyecektir. Bu son saydıklarım bir ülkenin üretim kapasitesini belirleyen etkenlerdir. Yani ülkenin nüfusu, ülkedeki fabrika sayısı, işgücünün üretkenliği ve teknoloji düzeyi. Bu değerler on yıllar içerisinde yavaş yavaş büyür. Döviz kurlarının fırlaması veya faizleri yükselmesi ile değişmez.

DENGELİ BÜYÜME

Her çeyrek açıklanan büyüme oranları, dolayısıyla, ülkedeki insanların harcama gücünü ölçer. Genel olarak bir ekonominin dengeli büyüyebilmesi için (milli gelirle ölçülen) ülkenin reel harcama gücünün ülkenin reel üretim gücünden çok sapmaması gerekir. Eğer ülkenin harcama gücü üretim gücünden daha hızlı büyüyorsa bu büyüme ithalatın ihracattan daha hızlı artmasına, yani cari açığa yol açar. Sürekli ve devam eden cari açıklar da dış borcun zaman içinde yükselmesine, belli bir eşik değerin üstüne çıktığında da döviz kuru artışı, dış sermaye kaçışı ve kredi daralması ile devam eden finansal krize yol açar. Bu sefer de belli bir dönemde (kriz dönemi) ekonominin harcama gücü küçülür. Eğer ülkenin harcama gücü üretim gücünün artışından daha az artıyorsa, bu sefer bu da, talep yetersizliği kaynaklı durgunluğa yol açar. Kısacası eğer harcama gücü ve üretim gücü birbirine yakın hızlarda artmıyorsa, sağlanan büyüme istikrarsız ve dengesiz büyüme olur.

Bizim ekonomimizde Cumhuriyet’in ilk yılları haricinde büyüme genelde dengesiz büyümedir. Bu bize Osmanlı’nın son döneminden kalan kötü bir alışkanlıktır. Genelde açıktan para basarak ve bolca alınan dış borçla üç – beş sene harcama gücünün hızla artışı sağlanır. Bunu ise yukarıda anlattığım dış borç –cari açık – devalüasyon – kredi daralması sarmalı, yani kriz takip eder.  Elbette ki siyasi risklere girmek istemeyen siyasetçilerin tercihlerinin de bu gidişatta payı bulunmaktadır.  Son olarak ülkemizin Batı ile arasındaki farkı kapatmak için olması gerekenden daha hızlı ve aceleci büyüme ihtiyacını da buna ekleyelim.

ÜRETİM GÜCÜ NASIL ARTAR?

Bir ülkenin üretim kapasitesinin belirleyen dört ana unsur vardır: İşgücünün miktarı yani nüfus, işgücünün verimliliği yani eğitim ve uzmanlaşma düzeyi, sermayenin miktarı yani mevcut fabrikalar, enerji santralleri ve üretim tesislerinin miktarı ve sermayenin verimliliği yani teknoloji düzeyi.

Bazı politikacılar için üretim kapasitesinin arttırmanın en ucuz ve can yakmayan yolu nüfusu arttırmaktır. Öte yandan dengesiz nüfus artışı (“her ailenin üç çocuğu olsun, üç de yetmez beş olsun, beş de yetmez yedi olsun” sloganlarını hatırlayın, DMD) hem işgücünün verimliliğini, eğitimin kalitesini düşürür hem de ülkenin üretimini düşük katma değerli emek yoğun sektörlere sevk eder. Örneğin biz Türkiye olarak yüksek teknolojili mallarda uzmanlaşmak istiyoruz. Bu yüzden de üretim gücümüzü ve iş gücümüzün eğitimini yüksek teknolojili sektörlere yönlendirmeyi amaçlıyoruz. Ancak plansız bir nüfus politikasının üstüne (“Allah çocuğun rızkını verir!” gibi kocakarı söylemleriyle, DMD) dünyanın ne kadar az gelişmiş ülkesinde niteliksiz işgücü varsa ülkeye toplayan plansız göçmen politikası uygularsak ülkemiz bilgisayar programı, uzay sanayi ürünleri ve nano teknolojili ürünler değil, atlet, don patiska üretir. Bu da hepimizin uzun dönemde fakirleşmesi anlamına gelir.

Üretim tesislerinin hızla inşası da, biraz daha maliyetli olsa da, yine politikacı için caziptir. Seçim dönemlerin de Anadolu vilayetlerine gittiklerinde şu kadar yol yaptık, şu kadar baraj yaptık derler. Buna sosyal harcamaları da (üniversite ve hastaneler) dahil edelim. “Ne yani Hocam, fabrika, hastane yol ve baraj yapılmasın mı?” dediğinizi duyar gibiyim Elbette ki bunlar üretim kapasitesini arttırır, ancak sadece belli sektörlere yoğunlaşan yatırımlar, ekonominin genelinde sermayenin sektörler arasında orantısız dağılımına yol açar. Bu da yine ekonominin uzun dönemde faydasız yatırımlar sebebiyle kaynak israfından dolayı güç kaybetmesine yol açar. Burada da siyasetçinin ana amacı Türkiye’nin hedef sektörlerine yönelik bir plan çerçevesinde ihtiyaç duyulan sektörlere yatırım olmaz. Siyasetçinin ana hedefi 4 yıllık iktidar döneminde hızla tamamlanıp oya devşirilecek yatırımlardır. Bu manada, Bursa, Kocaeli ve İstanbul’daki yığınla devlet ve kamu üniversitesinin yanına bir de Yalova Üniversitesini eklemek de mahsur görmezler. Siyasetçi için o üniversitede ne kadar uluslararası düzeyde bilim yapılacağı değildir önemli olan; önemli olan o üniversitenin öğrencilerinin esnafa ne kadar para ve siyasetçiye de ne kadar oy kazandıracağıdır.

Velhasıl, Türkiye gibi ülkelerin dengeli büyüme için tasarruflarını arttırması, bunun için sermaye ve emeğin hem verimliliğinin yükselmesi hem de ülke sektörlerine dengeli dağılması gerekir. Gelen yabancı sermayenin de, bu ana sanayi, eğitim ve teknoloji politikaları çerçevesinde hedef sektörlerde üretkenlik artışı sağlayacak şekilde sevk edilmesi gerekir. Yoksa biz dışarıdan cep telefonu, milletvekillerimizin yanar-dönerli takım elbiseleri için nano teknolojili kumaş alırken dışarıya atlet, don ve patiska satarız. Her sekiz dokuz sene de bir gelen krizler de cabası…

Hayırlı Cumalar.