İSLAM DEMOKRASİYE KARŞI MI?

Öncelikle bütün milletimizin Hâkimiyet – i Milliye (Ulusal Egemenlik) bayramını tebrik ederim.

Öncelikle bütün milletimizin Hâkimiyet – i Milliye (Ulusal Egemenlik) bayramını tebrik ederim. Daha sonra da çocuklarımızın çocuk bayramını… Atatürk milli hakimiyetimizin bayramını aynı zamanda çocuk bayramı olarak ilan ederken milletimizin ancak ve ancak milli birlik şuuru sahibi ve “hakimiyetin kayıtsız şartsız milletimizde olduğunu” bilen nesiller yetiştirmemiz gerektiğini de bizlere söylemiş oldu. Birinci Meclis’in gazi mebuslarını, başta Atatürk olmak üzere rahmetle yâd edelim.

***

Bugün bir yazı dizisine başlamak istiyorum. Güzel memleketimizde akşamdan sabaha değişen gündem çoklukla demokrasi ve darbeler etrafında dönüyor. En son CHP grup başkanvekillerinden birinin anlamından öteye yorumlanabilecek sözleri ile ortalık yine kızıştı… AK Parti cenahı CHP’nin demokrasi karşıtlığından başlayıp işi darbeciliğine kadar getirdi. Öteki taraf ise, ezelden beri bu şekilde anlamı farklı yerlere çekilebilecek sözlerde ustalaşmıştır. “İyi saatte olsunların” bir şey yapacaklarından değil ya, darbenin lafı bile hepimizin tüylerini diken diken etmektedir.

Bugünün anlam ve önemine binaen ben de ruhu “hâkimiyet-i milliye” olan demokrasi ile ilgili bir yazı yazmak istedim. Bu yazı ve sonraki yazı şu sorulara cevap arayacaktır: Acaba dinimiz İslam, demokratik bir rejimi caiz görmekte midir? İslâm’daki “şûra” prensibi ile demokrasi aynı şey midir? Hâkimiyet milletinse, Allah’ın hâkimiyeti ile bu ilke çelişmez mi? Daha sonraki yazılarımda ise “İslam’da ideal bir iktisadi ve siyasi düzen vaz edilmiş mi?” ve “Bizler tarihi süreçte gerçekleşen pratik zorunlulukları dini dogmalar olarak mı kabul etmekteyiz?” benzeri soruları cevaplamak istiyorum. Hem iktisatçılığımıza, hem 23 Nisan’a hem de Ramazan Ayı’na uygun olacağını düşündüm. Hadi o zaman, başlayalım.

ALLAH’IN HÂKİMİYETİ VARKEN MİLLETİN HÂKİMİYETİ OLUR MU?

Çok kullanılan bir sözdür: “El-hükm-ü li’llah / Hüküm Allah’ındır.” Kur’anda birçok ayette belirttiğine göre Allah yerlerin ve göklerin sahibi, hâkimi ve kutsal kralıdır, (el-Melik-ül Kuddüs). Evrende atomlardan galaksilere (zerrelerden kürrelere) onun bilgisi, iradesi ve gücü olmadan hiçbir şey gerçekleşmez. Allah hem mutlak ve kesin bilgiye, hem de mutlak ve sınırsız bir güce sahiptir.

İslam dünyasında yirminci yüzyıla gelene değin Allah’ın bu otantik ve mutlak gücü ve bilgisini gerekçe göstererek bir “siyaset teorisi” oluşturulmamıştı. Devlet yöneticilerinin adaletten ayrılmamasını, vatandaşların dertleri ile ilgilenmesini, buna bağlı olarak da vatandaşların kurulu düzene isyan etmemesini temel ilke olarak kabul etmişlerdi. Hükümetin nasıl seçileceğine yönelik (Peygamber ve sahabenin hayatında buna dair çok sağlam deliller bulunmasına rağmen)  bir sistem bilerek önerilmezken, adalet ve dayanışma gibi genel kavramlar etrafında bir siyasi sistemin ana hatları resmedilmişti. Ne olduysa yirminci yüzyılda oldu…

Türkiye ve İran dışında hemen hemen bütün İslâm ülkelerinin Batı’lı emperyalistlerin sömürgesi olduğu bir çağda İngiliz sömürgesi olan Mısır ve Hindistan’da (sonra Pâkistan olarak ayrıldı) başı çeken siyasetçi ve düşünürlerin sömürgeciliğe ve Batı’ya karşı bir siyaset tarzı olarak İslamcılığı vaz ettikleri bilinmektedir. Mısır’da Seyyid Kutup ve Hasan el-Benna, Pâkistan’da ise Ebu’l-alâ el-Mevdûdi’nin başı çektiği bu siyasetçi ve düşünürler, hem Kapitalizme hem de Komünizme karşı olduklarını deklare etmişlerdi. (NOT: Bu iki kullanım da yanlış kullanımlardır. Kapitalizm üretim tekniğiyle ilgilidir siyasetle değil, komünizm ise iktisadi yapının kökten değişimini savunan bir düşüncedir ama ideal bir yönetim sistemi belirtmez. DMD.) Yine bu siyasi ve düşünürler hâkimiyetin bu gibi dünyevî rejimlerde belirtildiği çerçevede değil, yalnız ve mutlak olarak Allah’a ait olduğunu söylemişlerdi. Kur’an Anayasa olacak, ülke şeriat kanunları ile yönetilecek, başta bir Emir (mümkünse bir halife) ömür boyu olarak bulunacak, bu Emir İslâm âlimlerinden bir grubu şûra olarak belirleyip ona danışarak karar alacak ve ama o karar aldıktan sonra herkes itaat edecek. Burada tasvir edilen sistem Emir’in karakterine bağlı olarak ya tek adam diktatörlüğüne ya da seçkin bir azınlık ulemâ sınıfının hâkimiyetinde bir oligarşiye dönüşebilirdi. Bu yönetimi savunanlar, İslâm alimlerinin hayatta karşımıza çıkabilecek her soruna karşı zaten bir çözüm bulmuş olduklarını, insan topluluklarının kendi nefisleri ve dünyevi çıkarlarına göre değil Allah’ın emrettiğine göre yaşaması gerektiğini ısrarla ifade ediyorlardı. Bu görüşler zamanla bütün İslâm dünyasına yayıldı. Anlayacağınız gibi Allah’ın kanunu varken insanların kanunlarını savunmak Allah’ın hâkimiyetine karşı gelmekti onlara göre. Dolayısıyla, millet hâkimiyetine dayalı bir rejim “tağut rejimi” olarak adlandırılmaktaydı.

DEMOKRASİ BİR TAĞUT REJİMİ MİDİR?

İşi ehline bırakalım ve İslâm Ansiklopedisi’nden Metin Yurdagür Hoca’nın yazdığı “Tağut” maddesini alıntılıyalım:

“Sözlükte “azmak, sınırı aşmak” anlamındaki tuğvân (tuğyân) kökünden türeyen bir isim/sıfat olup müfred-cemi ve müzekker-müennesi aynı şekilde kullanılır. Asıl mânası “aşırı derecede azgın ve mütecaviz”dir. Bundan hareketle Allah’tan başka tapınılan ve hak yoldan saptıran her varlık, put, şeytan, kâhin ve sihirbaz tâgūtun kapsamı içinde düşünülmüştür (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ṭġv”, “ṭġy” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “ṭġv”, “ṭġy” md.leri). Kur’ân-ı Kerîm’de tuğyan kavramı otuz dokuz yerde geçer; tâgūt ismi sekiz âyette yer alır. … (Tağut kelimesinin yer aldığı) Beş âyette bu kavramla Firavun’un azgınlığına atıf yapılır, dört âyette tuğyân ile küfür birbirinin tamamlayıcısı konumunda zikredilir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṭġy” md.). …

Tâgūt kelimesi Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde, ayrıca Tirmizî’nin es-Sünen’i dışında Kütüb-i Sitte’deki rivayetlerde yer almakta (Wensinck, el-Muʿcem, “ṭġy” md.), genellikle Kur’an’daki kullanılışa paralel olarak hak dinin ve hak mâbudun dışında kalan bâtıl inançları, putları ve şer odaklarını ifade etmektedir. Kelime hadislerde daha ziyade çoğul şekli olan “tavâgīt” biçiminde geçmiştir. Bir hadiste tâgūtlar ve atalar üzerine yemin edilmesi menedilmiş, hadisin diğer rivayetlerinde tâgūtlar Câhiliye dönemindeki putlardan Lât ve Uzzâ ile açıklanmıştır (Buhârî, “Eymân”, 4-6; Müslim, “Eymân” 6).”

Görüldüğü üzere “tağut” insanların taptıkları putlar kadar, aynı zamanda, Firavun rejimiyle özdeşleşen “tek adam diktatörlüğü” veya “azınlıkta olan bir sınıf veya zümrenin çoğunluğa tahakkümü” anlamına gelmektedir. Allah’ın Kur’an’da yasakladığı tağut demokrasi değildir. Aksine demokrasi, “aşırı derecede azgın ve mütecaviz” yöneticileri dizginlemeyi, o yöneticileri “Allah’ın temsilcisi ve yeryüzündeki gölgesi” olarak tanınmasını önlemeyi amaç edinmiştir.  Yani tağut rejimlerinin panzehiri demokrasidir! 

Bir kısım İslamcılara göre demokrasi bir tağut rejimidir. Bu görüşü bugün, bazı aşırı ve radikal İslamcı gruplar seslendirmekte ve dindarlığı ile bilinen Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün siyasileri ve seçilmiş Meclis’i tağut ilan etmektedirler. Onlara göre insanların seçtiği bir Meclis’in yasa yapması veya insanların seçtiği bir hükümetin devleti yönetmesi Allah’ın hâkimiyetini karşı çıkmaktır. Bu da, aslında bütün oy verenleri “şirke” götürür.

Bu arkadaşlar cehaletlerinden, içinde yaşadıkları alt gelir gruplarında genelde ateşlenmeye hazır olan isyan duygusundan olsa gerek kavramları karıştırmışlar: Allah’ın evreni yöneten genel fizik ve kimya kurallarının, yine canlılar dünyasını idare eden biyoloji kurallarının ve en sonunda toplumların davranışını yönlendiren genel sosyoloji ve genel iktisat kanunlarının tasarlayıcısı, yaratıcısı ve uygulayıcısı olması anlamındaki mutlak hâkimiyetinin anlamını ters yüz etmişlerdir. Bu yüzden de para ve iktidar hırsıyla birbirinin sakalını yolan zümrelerin arasında Allah’ın hakem tayin edilmesini “Allah’ın hâkimiyeti” olarak tanımlamışlardır. Oysaki Allah, insanların servet, şöhret ve kudret elde etmek için girdikleri çıkar çatışmalarından münezzehtir. Gerek Peygamberimiz gerekse Sahabeler, dünya işlerini ortak karar alarak çözmeye gayret etmişlerdir. Allah’ın hakemliğini isteyenler ise uğursuz Sıffin Savaşında Emevî Sultanı Muaviye ve daha sonra da Hârici eşkıyalardır.

Devamı Pazartesi’ye… Hayırlı Cumalar…