GLASGOW'DAN BOSNA'YA: ABD DIŞ POLİTİKASI NEDEN ELEŞTİRİLİYOR?

Glasgow İklim Zirvesi yarattığı heyecanı yakalamakta zorlanarak sona erdi.

Glasgow İklim Zirvesi yarattığı heyecanı yakalamakta zorlanarak sona erdi. Sorunun bir yönü sanayileşmiş ülkelerin yeşil dönüşümü gerçekleştirmek için vermiş oldukları, gelişmekte olan ülkelere mali yardım dahil taahhütlerini yerine getirmekte zorlanmaları. Zirvenin, başta Çin ve Hindistan’ı ikna etmekte zorlandığı anlaşılıyor. Çoğu yorumcuya göre bu konuda gevşekliği tetikleyenlerden biri de Biden’ın birbiri ardına tutarsız açıklamalara girişmesiydi.

Glasgow’da özür, OPEC’ten talep

Hatırlanacaktır, hırslı bir çevre gündemi ile Biden Başkanlık günlerine Paris İklim Değişikliği Anlaşmasına geri dönerek başlamıştı. AB’de esen yeşil dönüşüm, karbon sıfır ekonomi, hidrokarbon dışı enerjiye yönelim gündemi de düşünüldüğünde Biden’ın çok yakalamak istediği Trans-Atlantik uyum için tüm bu çevre meseleleri bir nevi atlama taşı işlevi görebilirdi. Üstelik mesele kömür, doğal gaz ve petrolün pazardaki rolünü sınırlamak olduğunda işin ucu Çin ve Rusya’ya da dokunuyordu, yani Pekin ve Moskova’yı sınırlama konusunda yeni normatif bir çerçevenin ortaya çıkartılması da mümkündü. Ancak bugün geldiğimiz noktada işler beklendiğinden daha karmaşık bir seyir izliyor. Öncelikle, Biden’ın biraz da dudak bükerek belirttiği gibi, “artık herkes çevreci”. İklim değişikliğinin yaratacağı felaketler üzerine düşünmek, gelecekte başa gelecek belaları bir-bir söyleyen ama kimsenin kendisine inanmaması ile lanetli Kassandra’nın kehaneti değil artık. Özellikle ekonomisi ve sosyal-siyasal sürdürülebilirliği tarımsal üretime bağlı ülke ve kıtalar için yeşil dönüşüm ve iklim değişikliği ile mücadele etmek hayati önemde. Ancak küresel yönetişimin altı gösterilmek istendiği kadar dolu değil.

Bu yüzden de Paris Anlaşmasından çekildiği için özür dilemesinin üzerinden bir gün dahi geçmeden ABD Başkanı Biden, OPEC ve OPEC+ ülkelerine -yani en başta Suudi Arabistan ve Rusya’ya seslenerek petrol üretimini artırmalarını talep etti. Glasgow’daki seslenişinin hemen ardından gelen bu çağrı uluslararası medya tarafından bir “ikiyüzlülük” örneği olarak eleştirildi. Biden’a göreyse sadece yüzeysel bir çelişki mevcut. Başkan, “bir gecede yeşil dönüşümü gerçekleştirecek değiliz” mealinde bir şeyler söyledi. Sonuçta özrü kabahatinden büyük bu açıklama güçlü bir şekilde ABD Başkanı’nın içinde bulunduğu açmazları gösteriyor.

Zor İş: Orta-sınıf için dış politika

Artan enerji fiyatları Amerikan orta-sınıfını vuruyor ve Biden bu orta-sınıf için politika/dış politika üretmek üzere Beyaz Saray’a çıkmıştı. İklim değişikliği ile ilgili çevreci hayaller, kimsenin bu konuya gerçek bir önem atfetmediği zamanlar çok daha kolay bir biçimde savunulabiliyor. Öte yandan Amerikan orta-sınıfının belini doğrultmak çok kolay değil. Enerji fiyatları düşsün diye OPEC ve OPEC+ ‘a çağrı yapmak yükselen LNG fiyatları da düşünüldüğünde ABD yerel üreticilerinin önünü açmak için bir hamle. Ama aynı zamanda enerji uzmanları, rakip üreticileri pazara daha çok ve daha ucuz petrol pompalamaya davet etmeyi “enerji bağımsız bir ülke açısından” çok kötü bir adım olarak değerlendiriyorlar. İki ucu keskin bir kılıç üzerinde politika üretmenin ilk bedelini Biden, geçtiğimiz günlerde gerçekleşen Virginia eyaleti valilik seçimleri esnasında ödedi. Cumhuriyetçi aday ipi göğüslerken 2009’dan itibaren eyalette sarsılmayan Demokrat parti eğilimi de değişmiş oldu. 2022 Ara-seçimlerin Biden Hükümeti için çok kolay geçmeyeceğini düşünenler, artık Cumhuriyetçilerin “geri döneceklerinden” neredeyse eminler. Ancak hala Cumhuriyetçi Parti’nin Trump sonrasını yapılandırmayla ilgili sorunları devam ediyor. Irkçılık konusunda partinin nasıl tavır alacağı da netleşmeden Cumhuriyetçilerin kesin bir zafer kazanacağını iddia etmek güç. Son kamuoyu yoklamaları Amerikan banliyösünün iki parti arasında tam bir eğilim belirlemediğini de ortaya koyuyor. Kısaca Biden için “hiç şansı kalmadı” cümlesini kullanmak kolay değil. Biden’ın Temsilciler Meclisinden geçirmeyi başardığı 1 Trilyon dolarlık altyapı paketi orta-sınıfın kalbini kazanma yarışından kopmadığını gösteriyor. Sorun, ABD dış politikasını yorumlayanların, örneğin Stephen Walt’un da dikkat çektiği üzere orta-sınıf için kotarılacak bir dış politikadan bahsederken Glasgow’da iklim değişikliğinden, Asya-Pasifik’te “önleyici savaştan”, Karadeniz’de Rusya’yı sınırlandırmaktan bahsetmek. Tüm bunlar bir arada götürülmek için çok fazla, çok geniş, çok büyük konular. Sonuçta da tutarsızlığın ortaya çıkması çok doğal.

Mini-krizler ve ABD hareketsizliği

Biden yönetiminin, bu çelişkileri azaltmak için tamamen realist bir gündeme yönelmesi de beklenebilir -ki bunun bazı işaretleri de görülmüyor değil. Ancak ABD’nin şimdiki yönetiminin Demokrat Parti’nin ideolojik yayılmacılığından kurtulduğunu söylemek de zor. Bu nedenle Asya-Pasifik dışında Biden yönetimi dış politikasının sahada görünürlüğünü kimi zaman kendi çıkardığı, kimi zaman rakiplerin tetiklediği mini-krizler üzerinden bir sına-gör çerçevesinde kotarıyor. Bu krizlerde ABD nadiren tırmandırmaya cesaret ediyor, tırmandırma güçlendiğinde geri çekiliyor, çoğunlukla sınırlamaya hazır ama krizin sonuçlarına müdahil olmayan bir profil çiziyor.

Aslında 2008’den itibaren Batı ile Rusya arasında bu mini-krizler sıradan hale geldi. Özellikle AB’nin elinin kolunun uzandığı ama tam anlamıyla kontrolünün olmadığı, kontrolünün de nasıl kurulacağının da belli olmadığı Ukrayna, Moldova, Güney Kafkasya, Batı Balkanlar gibi alanlarda çıkan krizlerde dönüp ABD’ye bakmak ve bir yanıt almamak artık sıradan oldu. Geçtiğimiz hafta bu tür bir mini-kriz bu sefer Bosna-Hersek üzerinden patladı.

Bosna ‘da verilen mesajlar

Bosna-Hersek’e bağlı Sırp Cumhuriyeti’nden Dodik, BM Bosna Hersek Yüksek Temsilcisi Schmidt’in- ki kendisinin atanması Moskova’nın itirazlarına rağmen gerçekleşmişti- raporu üzerinden yönelttiği eleştirileri revizyonist bir tonda Dayton Anlaşması ile kurulu düzene ve Federasyona karşı yöneltince kriz çıkıverdi. Dodik’in Schmidt’e muhalefet üzerinden Rusya’ya göz kırpıp Moskova’nın ve Sırbistan’ın desteğini kendi popülist, revizyonist ajandasına bağlamaya çalıştığı muhakkak. Rusya Schmidt üzerinden Bonn Yetkileri dahilinde Dayton Anlaşmasının uygulanmasını sağlayan Yüksek Temsilci’nin Almanya inisiyatifi ile seçilmesine karşı çıkıyordu. Dolayısıyla Avrupalıların durduramadığı Bosna-Hersek’teki soykırım üzerinden korkuları kaşımanın kime nasıl bir mesaj verdiği de açık. EUFOR’un süresinin uzatılması kararı BMGK’nde tartışılacakken bu mini-krizin zamanlaması hiç de tesadüfi değil.  Avrupalıların bu küçük krizleri Batı adına kullanma konusunda son derece başarısız olduğunu bilen uluslararası kamuoyu da dönüp mecburen Washington’a baktı. Sonuçta ABD’nin bir tavır alarak Yüksek Temsilci’nin kendisini ve ofisini eleştirilerin üstüne taşıması ve bunu BM çerçevesinde yapması bekleniyordu. Netice, hüsran. EUFOR’un süresi uzatıldı, ancak alınan kararda Yüksek Temsilciliğe atıf bile yapılmadı. Rusya adına mini mini bir zafer, esasında AB ve Avrupalıların soluklarının nereye kadar yettiğini gösteriyor. ABD’nin kırmızı çizgisi geçilmedikçe Washington Avrupa/Batı pozisyonu için parmağını dahi kıpırdatmıyor. Doğrusu, orta-sınıf için dış politika ile Çin’e karşı önleyici savaş gibi iki kutbun arasında sıkışmışken ABD’nin parmağını kıpırdatması kolay değil. Eh, ABD Rusya’ya yeşil ışık da yakmadığına göre sınırlandırma politikasını farklı bir biçimde kotarması ve bir biçimde NATO’ya gövde kazandırması gerekecek. G20’de Türkiye ile kurulan diyalogda NATO vurgusu boşuna yapılmadı. Bu hat üzerinden Türkiye-ABD ilişkilerindeki gelişmeleri daha çok konuşacağız.