TDV sağ 160x600
TRT mobil


FELAKETLER JEOPOLİTİĞİ

Kaba veya kibar korumacılık etkisini bugün görünen ve görünmeyen yollarla devam ettiriyor ve bu tür korumacılığa karşı modern bir refleks olarak aşı şüpheciliği de aşıya ulaşabilen yerlerde var oluyor.

Koronavirüs salgını başladığında salgın ile mücadelenin yolu (karantina, ilaç-maske vb sağlık malzemelerinin dağıtımı ve aşı üretimi) merkezi siyasi irade, sınır kontrolü ve finansal kaynak gerektirdiğinden başımıza gelen felaketin sadece sağlık sektörüne odaklı olarak ele alınamayacağı anlaşılmıştı. Tüm yollar siyasal alana çıkıyordu. Üstelik sorun yerel olmadığı için istesek de istemesek de uluslararası ilişkiler, devletlerin uluslararası politika bünyesinde nasıl hareket ettiklerine, hangi ulusal, ulus-üstü ve ulus-altı kanalları kullandıklarına odaklanan bu nispeten seçkinci bilim, tartışmaların bir parçası oluyordu. Zaten bu nedenle de koronavirüs krizinin yeni bir jeopolitik düzenlemeyi beraberinde getireceği beklentisi, değişimi tetikleyeceği varsayımı üzerinde yazılıp çizildi. İlk başlarda üç temel senaryo üzerinde duruluyordu.

Koronavirüs gölgesinde üç senaryo

İlk iki senaryoya göre merkezi siyasi irade gücünü ya artıracak ya da tamamen kaybedecekti. Hatırlayalım, ilk senaryo o günlerde tek bir şeyi ifade ediyordu; o da korumacılık. Zaten popülizmin Trump faktörü ile zirvede olduğu günleri yaşıyorduk. Ancak korumacılığı, yani toplumun/ulusun/devletin etrafına bir koruma duvarı çekerek dışarıdan gelebilecek felaketlere ve felaketlere karşı başarısızlığa karşı korunması güdüsünün sadece Trump’ın temsilcisi olduğu kaba popülist milliyetçiliğe indirgenmemesi gerekir. Nitekim, hemen hemen aynı dönemde ABD’nin kuzey komşusu kibar Kanadalılar ihtiyaçlarından dört kat daha fazla aşı depolayabilmekle ve insanlarına “çalışmak bile zorunda olmayacakları koşullar” sağlamakla övünüyorlardı.

Kaba veya kibar korumacılık etkisini bugün görünen ve görünmeyen yollarla devam ettiriyor ve bu tür korumacılığa karşı modern bir refleks olarak aşı şüpheciliği de aşıya ulaşabilen yerlerde var oluyor. Ama, itiraf etmek gerek korumacılık olayların başında aldığı övgüyü bugün alamıyor. Bu başarısızlığın sebebi de açık: Korumacı önlemler neticesinde sınırlarını kapatıp, aşılamayı küreselleştirmekten ziyade ulusal zaferler için kullanan ABD, İngiltere ve İsrail gibi ülkeler salgına karşı zafer ilan ettiklerinin hemen ertesinde aşılanmayan/aşılanamayan coğrafyalardan gelen/gelebilecek yeni koronavirüs varyantlarına karşı alarma geçtiler. İçine düşülen panik duygusu ironik kararları beraberinde getiriyor. Örneğin geçtiğimiz haftalarda ABD hala Florida’da pandeminin geldiği aşamayı çözemezken, neredeyse aşı içinde yüzen Kanada’dan ABD’ye geçişleri durduruverdi. Washington’dan sınırların açılması kararını mart ayından beri bekleyen Schengen alanı için kötü bir haberdi bu. Basına “ama biz müttefik değil miydik” serzenişleri yansıdı. Keza, geçtiğimiz aylarda “aşıda ayrımcılık” yapmakla ve Filistinlilerin aşıya ulaşmasını engellemekle suçlanan Tel Aviv yönetimi birden bire aşılanmayan Filistinli nüfusun nasıl bir risk oluşturduğunu fark ederek “aşı takası” politikasını devreye soktu. Aşılanmanın üzerinden aylar ve aylar geçtikten sonra kapılarını “buyurun aşı verelim” diye çalan İsrail yönetimini bu sefer de Filistin yönetimi istenilen koşulları sağlayamadıkları için reddetti. Tabi bu hikayelerin hiçbiri Afrika kıtasının sadece yüzde ikiden az bir kısmının aşılanabildiği gerçekliğiyle boy ölçüşemez. Bu gerçeklik havada asılı durdukça, “yardım diplomasisi” de yani adil-dağıtım normunun yakınından bile geçmeyen alanlara/ülkelere yapılan yardımın da hayatiliği devam edecek.

Korumacılık çare değil

Korumacılık politikasını izleyen ve aşılamanın küreselleşmesinin önünü açmayan zengin aşı üreticisi ülkeler sorunu çözemediklerinin farkındalar. Ancak alternatif senaryolar, yerelleşme ya da etkin küresel yönetişimin kurulması da mümkün olmadı. Aksine akılcı bir karar için gerekli bilgi edinimi adına kullanılan yerel ve küresel ağlardan gelen bilginin çok kolay manipüle edildiği ortaya çıktı. İşte tüm bu nedenlerle farklı bir kavram gündemimize girdi: Felaket jeopolitiği.

Kovid 19 krizinin başında bu kavram, krizden yarar sağlayarak belirli alanları kapatmayı akıl edebilecek aktörler için kullanıldı. Çin ilk akla gelen, ilk parmakla gösterilen ülke oldu. Koronavirüs döneminde ekonomik büyümesini sürdürmesi ve finansman sağlama, yatırım yapma kapasitesini elinde tutması üzerindeki şüpheleri artırıyor. Ancak felaket jeopolitiği kavramsallaştırması sadece bir devlet stratejisini tanımlamak için kullanılmıyor. Kovid 19 küresel yönetişimin istendiği seviyede başarılı olmadığını gösterdi. Korumacılık da devletlerin zaferinin önünü açmadı, öyleyse yaşanacak küresel doğal ve insan-elinden çıkma felaketlerin, bu felaketlerin negatif etkilerinin mevcut güçler dengesini sarsması, aktörlerin kapasitelerini kullanamaz hale getirmesi nasıl engellenebilir?

IPCC Raporunun uyarısı

Bu sorular geçtiğimiz günlerde IPCC (BM Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli) raporu ile yeniden gündeme geldi. BM yetkilileri raporun, iklim değişikliğinden kaynaklı beklenen felaketler (kuraklık, aşırı yağış, aşırı soğuk, aşırı sıcak, sel ve yangınlar vb) açısından insanlık adına kırmızı kodlu bir alarm olduğunu ifade ettiler. Yeni bir “aşırılıklar çağının” arifesindeyiz.

İklim değişikliği tartışmaları genellikle karbon emisyonunun azaltılmasına odaklanarak yapılıyor. Prensipte itiraz edilecek bir konu değil ama 18.yy’ın sonundan itibaren başlatılan endüstri çağından kaynaklı küresel sorumlulukların dağıtımı da aşı, maske, ilaç dağılımı kadar hakkaniyetsiz oluyor. Ve bu çifte standart küresel ve bölgesel işbirliğinin önünü tıkayıveriyor. Ama aslında karbon-sonrası ekonomi ve yaşama geçiş sadece emisyon azaltılması anlamına gelmiyor, tüm ekonomi ve toplumsal hayatın bireyin konforunu bozmadan yeniden yapılandırılması anlamına geliyor. Dolayısıyla aslında çok zorlu, “tamamen tüketici eğiliminin değişmesi” ile açıklanmayacak bir süreçten bahsediyoruz. Bu çerçevede Yeşil Mutabakatı ilan eden AB’nin bile AB devletlerinin arasında ve içinde çıkabilecek ekonomik-sosyal çalkantı ve huzursuzlukları nasıl aşabileceği, bunun AB’nin zaten sallantıda olan jeopolitik konumunu nasıl etkileyeceği şüpheli.

Çıkarılacak üç ders

Bu curcuna içerisinde çıkarılacak dersler de var- ki ilk dersi IPCC raporu veriyor: Yeni aşırılıklar çağında eski ezberlerimiz anlamını yitiriyor. Örneğin IPCC raporuna göre karbon-sonrası ekonomiye geçişin anahtarları alternatif enerji kaynakları olacak ve nükleer enerji bu açıdan göz ardı edilemez önemde bir kaynak. Dolayısıyla bu açıdan Türkiye’nin Akkuyu ile başlattığı süreç çok önemli ve hayati. Ders iki: korumacı devletlerin başarısızlığı ortada; ihtiyaç fazlası maskeler, aşılar, ilaçlar, dağıtılan market alışveriş kuponları ile büyük güçler “Florida sorununu” bile çözebilmiş değil. Bölgesel ve küresel iş birliği ve “yardıma” değil “yönetişime” dayalı bir akıl şart. Bu akıl ortaya çıkıncaya kadar da “yardım diplomasisi” önemini hem insani hem rasyonel hem de jeopolitik açıdan koruyacak. Ders üç: felaketler, açtığı yaralar, yaraları sarma süreci sadece siyasal erkin eleştirisi çerçevesinde görülemez, felaketler jeopolitiği çağında değil. Dolayısıyla sellerle, yangınlarla sınanırken toplumsal birlik ve bütünlüğün sağlanması için pozisyon almak hepimizin, eleştirel aklın bile görevi.