GERÇEKLİK, ANLAM VE 'BOŞLUK' ÜZERİNE

ERAY YAĞANAK 22 Şub 2021

Tüm bu etkileşimler doğrudandır. Onlarla temas ettiğimiz sürece hem onları hem de kendimizi dolaysız olarak duyumsar ve hissederiz.

Bir kez algılanmaya görsün! Onun, aslında, başka türlü olduğuna ilişkin tüm inandırma girişimlerine, zihnimizin bize oynadığı tüm şeytani yanıltma çabalarına rağmen bizi kendimizle sürekli bir yüzleşmeyle karşı karşıya bırakan gerçeklik orada, tam karşımızda, olanca açıklığıyla gösterir kendini bize. Onu hissetmememiz olanaksızdır. Yüzümüze düşen bir yağmur damlası, saçlarımızı uçuşturan rüzgâr, ruhumuzu ve bedenimizi ısıtan güneş, gözlerimizden süzülen yaşlar, ayaklarımızın altındaki toprak, başımızın üstündeki gökyüzü, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek. Bizi çevreleyen ve yaşamı bir bütün olarak kavrayabilmemize olanak sağlayan her şey hem kendi içimizle hem de dışımızla kurduğumuz yaşam etkileşimleridir. Gerçeklik dediğimiz şey bu yaşam etkileşimleridir.

Tüm bu etkileşimler doğrudandır. Onlarla temas ettiğimiz sürece hem onları hem de kendimizi dolaysız olarak duyumsar ve hissederiz. Başka bir anlam arayışına girmez; aksine yaşamı varlığımızı sürdürmek gibi bir anlamla onlar aracılığıyla doğrudan doldururuz. Bir dikkatsizliğin sonucu olarak kanattığımız yaranın ruhumuzda ortaya çıkardığı acının anlamını başka şeylerde kim arar ki! Acı doğrudandır. Onu doğrudan hissederiz. Bu apaçık bir hissediş ve duyumdur. Burada gizil bir anlam arayışına girmeyiz.

Ne var ki tüm bu apaçıklığa rağmen ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Söz ettiğim sorun doğrudan ve dolaysız olarak duyumsadığımız ve hissettiğimiz acılara, içtiğimiz suyun ruhumuzda ortaya çıkardığı ferahlığa, hem bedenimizi hem de ruhumuzu ısıtan güneşe başka anlamlar yüklediğimizde ortaya çıkıyor. Asıl o zaman gerçekliği olmadığı gibi görmeye başlıyoruz. Asıl o zaman dolaysız etkisinden kendimizi kurtaramadığımız gerçekliğin ruhumuzda ve zihnimizde yarattığı o muhteşem etkileşim bir boşluk haline dönüşüyor. Oysa olan olmuştur. Bundan sonra ona ilişkin söylenen her söz, ona yüklenen her anlam bir anlamsızlığı birileri için anlamlı hale getirme çabasından başka bir anlama gelmez. Nafile bir çaba.  

Bir şeyin bir anlamının olması ne demektir? Bu soruyla karşılaştırıldığında daha anlamlı olan şu soru hakkında düşünen oldu mu hiç: Bir şeyin bizim için anlamlı olması ne demektir? Mutlaka düşünmüşüzdür. Hiç zorlamayın kendinizi. Kolay değil bu sorulara cevap bulmak. Bu nedenle, bu sorular yerine şu konuya odaklanmamız gerekiyor. Bir şeyin kendinde bir anlamının olması bizim o şeyle kurduğumuz etkileşimle, onun bizde ortaya çıkardığı etkiyle ilgili. Bir şeyin başka biri için bir anlamının olması ya da olmaması bizimle doğrudan ilgili değildir; o şeyin anlamı o şeyin etkide bulunduğu kişiyle ilgilidir. Anlam şeylerde değil; aksine bizim şeylerle kurduğumuz ilişkide ortaya çıkıyor yani. İşte tam da bu noktada hayatımızı zorlaştırmaya başlıyor Descartes’ı da kandırmaya çalışan şeytan. Tuzak kuruyor yolumuza. Doğrudan hissettiğimiz ve duyumsadığımız şeylerin gerçek olmadığına inandırmaya çalışıyor bizi. Bizim dışımdaki herkesi kendi yolumuza sokmamız için zorluyor bizi.

“Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi gerekmez” diye boşuna dememişler. Elma, bizim onu seviyor ya da sevmiyor olmamızla ilgilenmez. Elmanın değeri onun kendinde taşıdığı besin ögelerinde gizlidir. Elmanın bizim için değeri ise elmada gizil halde bulunan bu besin ögelerinin yaşamımıza kattığı değerle ilgilidir. Elma bizim için değerlidir çünkü o bize can verir. Can değerlidir çünkü o varolmak ister. Ve her varolanın varolma biçimi kendi içinde anlamlıdır. Bu nedenle, bir değerin anlamı o değeri taşıyan varolanın zamansallığına bağlıdır. Değer kendini belirli bir zaman diliminde değil, bütün bir zamanda açığa çıkarır. Dolayısıyla değişen değer değil, değer karşısındaki tutumlarımızdır.

Kendimiz için değer olarak atfettiğimiz bir olay, bir durum ya da olgunun anlamı bizim onunla zaman içinde kurduğumuz bütünlük ilişkisinde ortaya çıkar. Zaman bölümlere ayrılabilir ancak bir değer tüm bölümlemelere rağmen zamanın bütününde anlamlıdır. O halde, herhangi bir değeri kendi yaşamının parçası haline getiren bir kişinin o değer aracılığıyla kendine atfettiği anlam bir yağmur damlasının yüzümüze düştüğünde ortaya çıkardığı gerçeklik hissinden daha az anlamlı değildir. Bir değerin bedenimiz ve ruhumuzda ortaya çıkardığı iz de varolmanın gerçekliğinin geçmişte, şimdide ve gelecekteki göstergesidir. Bu nedenle, bir şeyin anlamını o şeyin ortaya çıkardığı anlık etki ve tepki düzeyine indirgemek, en basit anlamıyla, elmanın da bizi sevmesi gerektiğini iddia etmekten başka bir anlam ifade etmez. Bu, başka bir ifadeyle, her şeyin ve herkesin bizim değer ve anlam yüklediğimiz şeylere aynı anlamı ve değeri aynı zaman diliminde atfetmesi gerektiğini iddia etmektir. Böyle bir iddiayı bir gerçeklik olarak sunma konusunda ısrarcı olanlar yüzümüzü okşayan rüzgârın gerçekliğini hissedemeyecek kadar hissiz ve duyarsızdırlar. Böylelerinin Aeolus’la karşılaşmalarını dilemekten başka yapacak bir şey yok.