​KUŞLUK VAKTİ

Uzun zamandır memleketime gidip, şöyle sakin bir kafayla ve rahatça akraba, eş-dost, arkadaş ile hasbıhal etme, oraların havasını şöyle güzelce bir teneffüs etme imkanını bulamamıştım.

Uzun zamandır memleketime gidip, şöyle sakin bir kafayla ve rahatça akraba, eş-dost, arkadaş ile hasbıhal etme, oraların havasını şöyle güzelce bir teneffüs etme imkanını bulamamıştım. Özellikle son 6-7 yıldır böyleydi. Bir, iki kere, ya cenaze veya düğün için bir-kaç günlüğüne gidip, gelmelerim hariç…

Bu sefer gittiğimde biraz uzunca kaldım. Köy hali olduğu için, o aralar pek iş güç dönemi de değildi. Yani herkesin evinde olduğu, sabah-akşam sobasını yakmış, günlerini ufak tefek ev, bahçe işlerini yaparak geçirdiği bir ortam vardı.

Börtü, böcek dahil herkes yuvasına çekilmişti… Çukurova’nın sonbaharı, bu defa bana ‘Sombahar’ bir halde yakalanmıştı. Dallarda kalan son güz narları da yarılmış, içleri boşalmış ve hatta kurumuş, belki en tepede kalan, ulaşılması zor olan bir-kaç nar’da çatlamamak için direnir halde dallarında sonunu bekler bir haldeydi. İncir ağaçlarının gövdesi, dallarıysa grimsi, sanki birazcık da buz rengini andırır bir hal almış, koca gövdesinde kahverengileşmiş, kurumuş, üflesen düşmeye hazır bir-iki yaprakla baş başa kalmışlardı…

Diğer yandan, portakal, mandalina ve limonlar tek-tük etrafta olan ayva ağaçları ile birlikte altın çağını yaşıyor gibiydiler. Tüm taze meyvelerin mevsimin neredeyse bittiği aralık ayında, Çukurova’da yaşayan herkesin gözünü doldururcasına dallarından sarkmış olarak kiminin evlerin bahçelerini süslüyordu…

Güneş, sabahları kuşluk vakti kuluncunuza birkaç saat dokunuyor, ısıtıyor, ardından yüzünü dönüp birden bire gitmese de, o vakitten sonra artık size soğuk soğuk bakıyordu…  Hissettiriyordu… Hadi, “artık içeri girin, hadi sobalarınızı yakın”  dercesine… Öyle bir zamandı, o aralık.

Kış günlerinin kısa olması sebebiyle akşam ezanı ile beraber dışarıda tavuğuyla, ineğiyle, keçisiyle, koyunuyla, odunuyla ilgilenen hane halkı, işini bitirip o saatlerde zaten yanan sobayı ileriki saatlerde beslemek için, kucaklarında bir tomar yarılmış odun parçalarıyla yavaş yavaş evin içine giriyordu… 

Bir yandan da kimi evlerin 15-20 metre ötesinde bulunan tavuk kümesinin içinden, üstünden gelen tavukların tünemeleri esnasında çıkardıkları, yerleşme, yer kapma kavgaları, patırtıları, gıdakları…

Burada daha doğrusu tüm Anadolu köylerinde akşam ezanı demek, namaz ardı hemen yemek telaşı demektir. Kurulan sofralar, ardından demlenen çay… Sofra toplama işinin bitmesiyle birlikte, tüm hane halkı evin en geniş bir odasında soba yaktığı için, tekrar yemekteki gibi aynı yerde toplanır. Ardı sıra sobada yanan odunların çıtırtıları arasında, kendi bağından, bahçesinden topladığı meyve ve kuruyemişlerin ikramı eşliğinde başlayan demli sohbetler yine bu odalarda yapılır. Yaşama dair gülüşmeler, tebessümler, hüzünler arasında dolaşmalar, hepsi ama hepsi sıcacık o bir odanın içinde olur. Öğrenci olanlar vardır bu evlerde tabii ki, her evde olduğu gibi. Onlar da, bir bardak çay sonrası hemen odalarına, ders ve ödevlerini yapmak üzere geçerler. Geçtikleri odanın kapısı fazla ses girmesin diye yarım açılarak sobanın yandığı odadan nasiplenmesi de sağlanır. 

Bunlar ola dursun… Bir bakmışsınız siz bu halde iken dış kapıda olan evin köpeği havlar. Bu sesle irkilen hane halkı, dışarıdan gelen ayak sesleriyle birden bire ayaklanır… Ardı sıra yakında olan bir komşunun veya akrabanın kapıyı çalma sesi duyulur… Hane halkından birinin kapıyı açmasıyla birlikte karşıdan verilen selam sonrası “çay içmeye geldik” sesleri... Ardından, hoş beş.. Hal hatır sorma… Hemen peşinden açık olan televizyon sesinin çok çok önemli bir şey yok ise epeyce kısılması… Ve gelen komşunun veya akrabaların seslerinin gelinen evin içinde dalga dalga yükselmesi. Sohbetin yükselmesi, sevgi ve saygının yükselmesi. Yaşama sevincinin sesinin yükselmesi… Kimi eşin, dostun, hane halkından, komşulardan gurbette olanların kulaklarının çınlatılması… Kulak çınlama seslerinin yükselmesi…

Ta ki, sobaya atılan, doldurulan o odunların 3-4 saat sonrası sönmeye yüz tutup, közlerinin küllenmeye başladığı, o ana değin…

Hem o vakitler, uykunun da uyanma vaktidir. Çünkü kendi kalkıp uyanacak; hane halkını, misafirleri, köyü, obayı uyutacak, uykuları tartacaktır. Ardından, belki geceyle bir olup, orada misafir kalan bir metropol kaçkınının soluk yüzüne, gurbette yıllardır unutmaya yüz tuttuğu, hatta unuttuğu neleri neleri hatırlatıp, şundan bundan dem vuracaklar! 

Hem de Ay, karşı dağların tepesinde süslü bir taç gibi gezinip, hemen altındaki tepelerde bulunan onlarca köy evi ışığının yanış ve sönüşlerini, bir tül perdenin aralığından seyredip, gözlerine de artık, o güzelim İstanbul iyice çökmüşken…