MEDENİYET TASAVVURU VE ŞEHİR İNŞÂSI

Tuğba PUSA 16 Haz 2021

Medeniyet kelimesi "medine" kökünden gelmektedir ve "şehir" demektir. Medeniyet, şehir hayâtının temeli olan sosyal, siyasal, ekonomik, teknik alanlardaki birikimi ifâde eder.

Medeniyet kelimesi “medine” kökünden gelmektedir ve “şehir” demektir. Medeniyet, şehir hayâtının temeli olan sosyal, siyasal, ekonomik, teknik alanlardaki birikimi ifâde eder. Medeniyetin çepeçevre sardığı şehir, insanın tabiatla iletişime geçebilmek için seçtiği bir dildir. Dolayısıyla, medeniyet ve şehir birbirinin mütemmim cüzüdür.

Kültürlerin buluşma noktası olan şehirler, sürekli birbiriyle etkileşim içerisinde olduğundan durağan değildir; farklılaşır. Bu farklılaşmanın temeli kendi değerlerine dayanmadığında medeniyet de yok olma tehlikesiyle karşılaşmaktadır. Kültürlerin birbirleriyle etkileşimlerinin somutlaştığı yerler mimârî eserlerdir. Osmanlı Devleti mimârî eserleriyle medeniyeti en üst seviyeye ulaştırarak şehirler inşâ etmiştir. Fakat Tanzimat Dönemi ile başlayan medeniyet değiştirme hareketinin temeli, sâdece teknolojik üstünlük sağladığı için medenî olarak gördükleri Batı’ya özentilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Medeniyet tasvirleri içerisinde her bakımdan mükemmellik seviyesine ulaşan İslâm Medeniyeti, Batı karşısında eziklik duygusu yaşayan yöneticiler tarafından tahribâta uğratılmıştır. Bu değişimin en somut etkisini şehir hayâtında gözlemlemekteyiz. 

Kimlik sorunu yaşayan şehirlerimiz

Şehirler, insan eylemleri sonucunda ortaya çıkan değerlerin sûrete büründüğü mekânlardır.   İnsan içinde yaşadığı mekânı inşâ ederken sâhip olduğu medeniyetin kodlarıyla hareket eder. Bu sebeple, inşâ ettiği yapılarda geleceğe medeniyetin izlerini bırakır. Şehir sâdece insanların yaşadığı mekân değildir. Her şehrin bir rûhu vardır. Bu ruh medeniyet tasavvuruyla uyuşuyorsa mekân bütünlüğü olur. Geldiğimiz noktada şehir ve medeniyet bütünlüğünü görememekteyiz. Dikey ve yatay mimârinin iç içe geçtiği, düzensiz ve mekân bütünlüğü olmayan bir şehir yapısı oluşturulmuştur.

Fârâbî, El-Medînetü’l-Fâżıla (Erdemli Şehir) eserinde, şehir yöneticisine ayrı bir önem vermektedir. Yöneticiyi hareketin kaynağı olarak gördüğünden dolayı, şehrin yöneticisinin sâhip olduğu anlayış şehrin ve toplumun tüm katmanlarına sirâyet eder. Türkiye geçmişinde de İslâm medeniyetinden bihaber olan ya da bunu kasıtlı olarak yapan yöneticiler, medeniyeti dönüştürme çabasına girişmiştir. Bu medeniyet dönüştürme faaliyeti, temelini taklit ve özentiye dayandırdığından özgün kimlik oluşturamamıştır ve var olan medeniyetin izlerini silmeyi amaçlamıştır. Bunu târihî eserlerin tahrip edilmesinden ve şehrin siluetini bozan gökdelen inşaatlarından rahat bir şekilde gözleyebilmekteyiz.

Yatay mimârî ve dikey mimârî arasındaki kültür farkı

Bizim medeniyetimizde yatay mimârî hâkimdir. İnsanı merkeze alan bir anlayış mimârîye de yansımıştır. Yatay mimârî, toprakla yakınlığın arttığı, komşuluk ilişkilerinin olduğu, eşitlik kültürünü yansıtan bir anlayıştır.

Sanâyi devrimi sonrası şehirler dönüşüm geçirmiştir. Paylaşımdaki adâletsizlik mimârîde de kendini göstermiştir. Dikey yönde yükselen binâlar, dört duvar arasında sıkışan bireylerin yalnızlaşarak birtakım psikolojik bunalımlar geçirmesini tetiklemektedir.

Günümüzde medeniyet değiştirme faaliyetinin yansımalarını pek çok alanda gördüğümüz gibi, şehirlerdeki uyumsuzlukta da görebilmekteyiz. Yatay mimârînin hâkim olduğu şehirlerin arasında düzensiz bir şekilde yükselen gökdelenler, medeniyetimizdeki çarpık dönüşümün en somut hali olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnsan-mekân etkileşimi

Toplumunun geçmiş tecrübeleri ve değerleri medeniyeti inşâ eder, oluşan medeniyet de insanı şekillendirir. İnsan eylemleri anlamlandırılırken bu etki göz ardı edilmemelidir. İnsan ve medeniyet çift taraflı bir etkileşim içindedir. İnsanlar şehirleri inşâ eder, şehirler de insanları biçimlendirir. Bu biçimlendirme görünmez bir etkidir. İnsanın mekâna göre zevk ve tercihleri değişmektedir. Mekânı üreten zihniyet, insanın değer dünyâsına girer ve var olan değeri dönüştürür. Başka bir medeniyet tasavvuruna âit bir mekân inşâ edilirse mekân bütünlüğüyle birlikte insanların zevk bütünlüğü de bozulur.

Tahrip edilen târihî yapılar ve yok sayılan kültürel izler medeniyetin kasıtlı olarak yok edilmesinin örnekleridir. Bu tahribat insana da zuhur eder. Geri döndürülmesi zor olsa da, medeniyet krizinin içinden kültürümüzü güncelleyerek çıkmamız gerekir.