DOLARLA ÖLÇÜLEN MİLLİ GELİR "MİLLİ" MİDİR?

Türkiye'de yazılı matbuatta ve nev-zuhur sosyal medya ortamında herkesin üzerinde kalem oynattığı bir konu kişi başına milli gelirdir.

Türkiye’de yazılı matbuatta ve nev-zuhur sosyal medya ortamında herkesin üzerinde kalem oynattığı bir konu kişi başına milli gelirdir. Kişi başına milli gelir, uluslararası gelir karşılaştırmaları yapmak için dolar cinsinden hesaplanmaktadır. Bu da araştırmacılara gelir düzeyi ele alınan ülkenin dünya içindeki sıralaması ve benzer ülkelerle karşılaştırılması için çok kaba bir tahlil aracı sunar. Pekiyi bu kişi başına gelir nasıl hesaplanır? Kısaca anlatayım.

GSYİH VE HESAPLANMASI

Bir ülkenin milli geliri deyince kabaca aslında gayrı safi yurt içi hasılasının belli bir dönemdeki değeri anlaşılmaktadır. Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) belli bir dönem aralığında o ülke sınırları içinde yerli ve yabancı yerleşikler tarafından üretilen mal ve hizmetlerin toplam parasal değerini temsil eder. Ancak GSYİH hesaplanırken hesabın içerisine enflasyon, yani üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artış oranı da dahil olur. Dolayısıyla, gerçekten reel üretimin ne kadar arttığını gözlemlemek için fiyat artışlarının GSYİH hesabından düşülmesi gerekir. Bunun için de, genelde, TÜFE fiyat endeksine göre GSYİH’nin deflate edilmesi gerekir. Bunun için, öncelikli olarak bir başlangıç yılı seçilir. Diğer yılların üretim değeri bu başlangıç yılındaki fiyatlar düzeyinden hesaplanır. Böylece GSYİH’nin değeri, kabaca, enflasyon etkisinden arındırılmış olur.

KİŞİ BAŞI MİLLİ GELİR HESAPLAMASI

Kişi başına milli gelir düzeyi hesaplanması ise, uluslararası istatistiklere girmesi için, enflasyondan arındırılma işlemine tâbi tutulmaz. Bunun yerine her sene hesaplanan GSYİH değeri o dönemdeki kurdan dolar cinsine tahvil edilir. Böylece, bir ülkenin belli bir senede ürettiği mal ve hizmetlerin toplam değeri dolar cinsinden ifade edilir.  Daha sonra bu değer ülke nüfusuna bölünür. Böylece o ülkenin ortalama bir vatandaşının yıllık geliri dolar cinsinden bulunur.

Bu hesaplama yönteminin en önemli dezavantajı hesaplamanın kendi başına hem enflasyon hem de kurdaki artışı içermesidir. Bu ise, özellikle döviz kurlarının istikrarlı olmadığı ve yüksek enflasyon bulunan ülkelerde yanlış değerlendirmelere yol açabilir. Anlaşılması için açıklayayım… Eğer enflasyon oranı kurların artış oranından yüksekse, kişi başına gelir olduğundan çok yüksek görülür. Öte yandan enflasyon oranı kurların artış oranından düşükse, bu sefer de kişi başına gelir olduğundan çok düşük görülür. Bu problemi bertaraf etmek için “satın alma gücü paritesine göre” kişi başı gelir hesaplanır.

Satın alma gücü paritesine göre kişi başı gelir hesaplaması basit kişi başı gelir hesabının ülkenin ve ABD’nin enflasyon oranlarından arındırılması ile gerçekleştirilir. Buna göre, ilgili ülkenin enflasyonu ABD enflasyonu + dolar kuru artış oranından düşükse satın alma gücü paritesine göre kişi başı gelir artar, yüksekse düşer. Bu ise şu anlama gelmektedir: satın alma gücü paritesine göre kişi başı gelir, o ülkenin vatandaşlarının ABD vatandaşlarına göre yıllık gelirinin yine ABD fiyatlarına göre ne kadar arttığını veya azaldığını gösterir. Bu yüzden, bu değer de, bir ülkenin vatandaşlarının gerçek üretim ve gelir düzeyiyle ilgili sağlıklı bir gösterge sayılmaz. Özellikle enflasyon oranı ve kur artış oranı istikrarsız ülkelerde bu problem daha da büyür.

2002’DEN 2013’E VE 2014’TEN 2021’E

AK Parti iktidara geldiğinde 3000 küsur dolar olan kişi başına gelir satın alma gücü paritesine göre 2013’te 12500 doları bulmuştu. Eğer bunu ülkenin üretim kapasitesinde artış, yani yeni fabrikalar yapılması, vatandaşların her birinin daha eğitimli ve daha üretken olması şeklinde anlarsak Türkiye bu 11 yılda 4 kat büyümüş demektir. Bu da 11 yılda, yıllık yüzde 11 küsurluk bir büyüme anlamına gelir! (AK Parti’nin ilk on bir yılında büyümede Çin’i geçmişiz!) Bu da kabaca şu anlama gelmektedir: 11 yıl içinde 1 fabrikanın yanına 3 fabrika daha koymuşuz, teknolojimiz ve eğitim düzeyimiz 1 iken 4 olmuş! Tabiî bu dönemde, bu rakamları kullanarak bol bol “işkembe-i kübrâdan” sallayanlar iktidar mensupları ve yandaşlar olmuştu. Türkiye uçuyordu, Almanya bizi kıskanıyordu! Muhalefet mensupları ve candaşlar ise bunun yanlış bir hesap olduğundan dem vurmaktaydı…

Zaman aktı, aylar yılları kovaladı… Âl-i Osman ülkesinde esen rüzgârlar değişti, iklim değişti ve kara iklimine döndü. 2014 – 2021 yılları arasında satın alma gücü paritesine göre kişi başı milli gelir 9.000 doların altına indi. Bu da şu anlama gelmekteydi: Türk insanının üretim gücü, teknolojisi, fabrikalarının sayısı AK Parti’nin son yedi yılında 12.500 dolardan 9.000 dolara düşmüştü. Yani ekonomik gücümüz yedi yılda yüzde 28 küçülmüştü. 2013’teki 4 fabrika 3 fabrikaya düşmüştü. Teknolojimiz ve insanlarımızın üretim kabiliyeti yüzde 28 gerilemişti. Tabii hemen muhalefet temsilcileri ve candaşlar atıp tutmaya başladılar. Ülke batıyordu. Geriye gidiyorduk. İktidar mensupları ve yandaşlar da, bunun sebebinin “üst akıl”, “karanlık konseyler” ve “illuminati” olduğunun söylemekteydiler, hâlâ daha da söylemektedirler.

Yani, eğer dolar cinsi hesaplanan kişi başına geliri bir refah ölçütü, üretim gücü göstergesi olarak alırsak, AK Parti döneminin ilk yarısında olumlu ve ikinci yarısında da olumsuz yönde rekorlar kırdığını söylememiz gerekir. Bu ise, bütün iktisat kitaplarındaki bilgilerin ters yüz edilmesi anlamına gelir. Pekiyi gerçekte ne oldu? Anlatalım.

GERÇEKTE NE OLDU?

2002 – 2013 arası özel bir dönemdi. Türkiye ve gelişmekte olan ülkelere balya balya dolar akıyordu. Mr. Derwish’in 2001 Krizinden çıkış için planladığı program ve akabinde küresel ekonomideki gelişmeler Türkiye’yi bir sıcak para cenneti haline getirdi. Düşünün 2002 – 2013 arasında dolar fiyatı 1,2 TL ile 1,9 TL arasında dalgalandı. Ortalaması 1,65 TL’dir. Yani neredeyse hiç artmamıştı. Buna mukabil ortalama enflasyon yüzde 10’du. Paramız, gelen sıcak para ve Merkez Bankası’nın aşırı yüksek faiz uygulaması ile, sürekli değer kazanıyordu. Böylece ilk okuldan terk ama bir şekilde bir yerden kredi ayarlamış bir insan profili ortaya çıktı. Bunlar yanar dönerli kumaştan takım elbise giyiyor ve badem bıyık bırakıyorlardı. (Çocukları da ehl-i sünnet sakalı üstüne Amerikan tıraşı yaptırıp skinny kot giymekteydiler, DMD.) Ucuz krediyle Çin’den aldıkları tapon malları Türkiye piyasasında satıyorlardı. Kimisi de Karadeniz’e özgü estetiği yüksek mimariyi (!) sit alanlarında, yeşil alan ve tarihi bölgelerde belediye ve hükümet desteğiyle hızla hayata geçirdiler. Sonra AVM’ler geldi… Vatandaşımız ucuza gelen dolar cinsi kredilerin kaynak teşkil ettiği kredi kartlarına abanıp, ithal malları satın almaya başladılar. Daha kendi ülkesinin güzelliklerini bilmeyen ahalimiz, Prag’a, Budapeşte’ye ve Atina’ya sürü halinde seyahate çıktı. Dini bütün vatandaşlarımız da tatil niyetine umre seferlerine niyet ettiler. Hem ibadet, hem seyahat, bazen hem de ticaret! Allah kabul etsin! Allah’ın kabul edip etmediğini bilmem ama, piyasalar ve ekonominin gerçekleri kabul etmedi. Mr. Derwish, Mr. Babacan ve Mr Shimshek’in ekonomi politiği dışarıdan ucuza borçlanıp vatandaşı borçları çatır çatır yemeğe teşvik etmekten ibaretti. Birçok çiftçi üretimi bırakıp arazi spekülatörü oldu. Reel sektörden ayrılan birçok köklü firma hizmetler ve inşaat sektörüne geçti. Üretken sektörler küçülürken üretken olmaya sektörler hızla büyüdü. Tabii kli dış borç da büyüyordu.

2014-2021 arası dış borçların faiziyle tahsil dönemiydi. Kurtlar Vadisi’nde Çakır’ın bir sözü vardı: Azdan az, çoktan çok gider. Memâlik-i Osman’da ise tersi olmaktaydı: Azdan çok, çoktan da az gidiyordu. Borçlar dışarıya ödenirken, serbest piyasa ekonomisi gereği, krizin yükü daha çok garibanların ve emekçilerin sırtına yükleniyordu. Bu dönemde dolar 2 TL’dan 9 TL’ya kadar yükseldi. Ensesi kalın, göbeği şiş kodamanlar (yani bıyıklı yabancılar) dolarda duran servetlerini katlarken orta ve alt gelir gruplarının hayat pahalılığından belleri bükülmüştü. Halâ daha bükük durumdadır.

Aslında reel üretim gücü açısında Türkiye’nin doğal seyrinde bir şey değişmemişti.  Ne yandaşların ne de candaşların palavra ve sloganları gerçekleri değiştirmemektedir. 2002 – 2021 arasındaki 19 senede GSYİH’nin TÜFE endeksine göre deflate edilmiş büyüm oranı yıllık 5,1’dir. Bu da 1923’ten bu yana Türkiye’nin doğal büyüme hızına eşittir. Olan şudur: 2002 – 2013 arası dış borç alıp çatır çatır yedik. Üretken sektörlere, eğitim ve teknolojiye yatırım çok cüz’i oldu. 2014 – 2021 arasında da dış borçlarımızı faiziyle beraber ödedik. Ödemeye devam etmekteyiz.