GURUR VE KİBİR

Cemalnur SARGUT 20 Tem 2017

Şerrin en kötüsü, kendisinde hayır olmayan ve hayırla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmayan kibirdir.

Şerrin en kötüsü, kendisinde hayır olmayan ve hayırla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmayan kibirdir. Kibir, nefsini insanlardan üstün görmendir. Bir kul için tevâzuu tercih etmekten daha iyi bir şey yoktur. 

Kibir, ancak Allah'a yaraşır. Çünkü Allah'tan başka her şey kuldur. O ise, ilâh ve kâdir (her şeye gücü yeten/kudret sahibi) olan meliktir. 

Din konusunda kendini beğenmekten kaynaklanan kibir, ilim ve amelden dolayı olur. İlimden dolayı olması şöyledir: Âlim kendi ilmini beğenir bu da onu diğer insanlara karşı kendini büyük görmeye götürür ve ondan daha muttaki de olsalar avama (halka) karşı büyüklenir. Hz. Ömer'in âlimler hakkında duyduğu endişe bu idi. Nitekim onlara şöyle demişti: "İlim öğrettiğiniz kişilere karşı mütevâzi (alçak gönüllü) olun, zorba âlimlerden olmayın ki Allah katında ilminiz cehâletiniz olarak görülmesin!" Yani kibirlendiğiniz zaman, ilminiz Allah katında sizi tezkiye etmez (aklamaz). Âlim, ilmiyle kibirlendiği zaman ilimde kendisinden aşağıda olanı hakir (hor) görür, onu aşağılar, ondan uzaklaşır. 

Kibir, din ve dünya konusunda derecesini bilmekle ortadan kalkar. Gene bilinir ki kul, başlangıcını hayatını ve sonunu bilmekle kibirden kurtulur. İnsanın, kendi hayatının başını ve sonunu aklından çıkarmaması, öncesinin bir damla kan, sonunun ise bir leş olduğunu unutmamamasıdır. 

Kalpte kibre sebep olan şey kişinin kendisinin Müslüman kardeşinden daha iyi olduğunu düşünmeye ve ona basit ve değersiz bir gözle bakmaya ve bu yüzden kendisini beğenmeye götüren havâtır (irâdesi olmadan kulun kalbine gelen mânevî hitaplar) ve benzerleridir. 

Bilelim ki kibir, nefsi yüceltme konusunda kalbe gelen bir mânâdır. Kendini büyük görmek, büyüklenmek de onun ardından gelir. Kendini aşağı görmek de, nefsi alçaltma hususunda kalpte meydana gelen bir mânâdır Nefsi hakir görmek ve tevâzu da onun ardından gelir.

Kibir ve tevâzuun her biri umûmî ve husûsî olmak üzere ikiye ayrılır. Umûmî tevâzu giyecek mesken ve bineceğin asgarisiyle yetinmektir. Bunun karşısında tekebbür (büyüklenmek) vardır ki bu, kendini üstün görmektir. Husûsî tevâzu, düşük seviyede ya da değerli bir kimse tarafından ortaya konulan hak bir kanaati kabul etmeye nefsi alıştırmaktır. Bunun karşısında büyüklenmek vardır ki bu da, hakkı kabule yanaşmamaktır. Bu ise azîm bir günah ve büyük hatâdır. Umûmî tevâzua gelince, o da başlangıcını ve sonunu, şu anda içinde bulunduğun âfet ve kirlilikleri hatırlamandır.

Büyüklenmek, nefsin, (hak etmediği hâlde, gerçek) değerinin üzerine çıkmasıdır. Tevâzu, kibirle zillet arasında dengeye uymaktır. Buna göre kibir, insanın kendini olduğundan yükseğe çıkarması; aşağılamak ise, insanın kendisini ayıplanacak ve hakkını kaybetmeye götürecek bir duruma düşürmesidir. 

Kibir, Firavun gibi, kişide kuluktan önce rabbiyetin tecellî etmesidir. Olmayan benliği ile Allahlık iddiasında bulunmak yahut kendinde bir varlık addettmek kibirdir. 

Peygamber efendimiz gibi insan, önce kulluğunu kabul ederse, onun her hali öğretmek kesilir. Sâmiha Ayverdi bu hali “Batmayan Gün” adlı eserinde şöyle anlatır:

Senin hâlin neye benziyor, biliyor musun Tosun? Baba, çocuğunu kolları ile havaya kaldırmış. Çocuk da kendini babasından büyük zannederek gururundan yere göğe sığmıyor. Halbuki bu kollar onu bir bırakacak olsa düşüp parçalanacak, fakat bundan haberi yok. Çünkü çocuk... yâni idrâki tekâmül etmemiş! İşte sen de bir akıl cücesi, bir akıl bebeğisin. Şimdiki yüksekliğine aldanma ve bu iğri görüş sende iken daha fazla yükselmek isteme. Zira yüksekten düşmekle alçaktan düşmek bir değildir. Bu yarım akılla kaldıkça her şeye rağmen câhilsin; zîra maddî bilgiler manevî cehaleti gideremez. Unutma ki senin gibi yere göğe sığmayan nice Tosunların bar bar bağıran ağızları toprakla tıkanmıştır. 

Kenan rifai hazretleri ise aynı konuda şöyle söyler:

Kibre ayak basan kimse, Allah'ın kibriyâ (ululuk/yücelik) sıfatını benimsemiş, ona karşı: Ben de senin gibi kibirliyim, demiş olur. Riyâya (iki yüzlülüğe) gelince; Allâh'ı her yerde gören ve onun mevcûdiyetini her zerrede tanıyan için, riyâkâr olmaya lüzum kalır mı? Kime riyâ edeceksin? Mademki her gördüğün Hak'tır.

Burada idâre ile riyâyı birbirine karıştırmamak lâzımdır. İş ve ge¬çim îcâbı, karşınızdakinin kötü hallerini bilmekle beraber bir fenâlığa sebebiyet vermemek için idâre etmek ayrı bir iştir." 

Anlaşılıyor ki kibir günahların en büyülerinden olup Allah’a karşı varlık iddia etmektir. Allah bizi bu halden muhafaza eylesin vesselam.