TÜRK DEVLET GELENEĞİ - I

En son İslam ve demokrasi ilişkisine değinen üç yazı yazmıştım.

İşlerimin yoğunluğu dolayısıyla bir hafta sizlerle beraber olamadım. Bu yüzden öncelikle özürlerimi kabul edin. Sonrasında, hepinizin Ramazan Bayramı’nı tebrik ederim. Allah ülkemize ve milletimize huzur, sağlık ve bereket versin.

En son İslam ve demokrasi ilişkisine değinen üç yazı yazmıştım. Ulaştığım sonuçlar ise İslâm başta olmak üzere her dinin milletten millete farklı şekilde yorumlandığı, özellikle siyasete dair konulan kurallar ve verilen fetvaların dinî olmaktan çok tarihsel ve siyasi olduğunu, esas olarak İslâm’ın emrettiği somut bir devlet ve toplum projesinin olmadığı ama genel ilkelerin emredildiği, bu ilkeleri de günümüzde en iyi temsili demokrasinin karşılayacağıydı. Pekiyi dinin yorumu da, devlet ve toplumun örgütlenmesi de milletten millete değişen özellik gösteriyorsa, Türklerde devlet ve toplum anlayışı nedir? Bu ve sonraki yazıda bu soruyu cevaplamaya çalışacağım.   

Türk tarihinde devlet geleneği birdenbire oluşmuş değildir. Bu gelenek, uzun yüzyıllar içinde evrilmiş ve bugünkü haline ulaşmıştır. Türkler İslâm öncesinde, genelde göçebe topluluklar olarak Orta Asya steplerinde yaşarlardı. Müslüman olduktan sonra da, uzun yıllar boyunca göçebe yaşam tarzı ve üretim ilişkilerini devam ettirdiler. Bu Türk devlet geleneğinin oluşmasındaki birinci safhadır. İkinci Safha Türklerin İslâm’a geçmesinden Osmanlı İmparatorluğuna kadar olan süreyi kapsar. Bu süreç Türklerin göçebe toplumdan yerleşik topluma geçme aşamasıdır. Üçüncü safha Sultan II.Mahmut Han’a kadar Osmanlı İmparatorluğu’nu kapsar. Bu safha yerleşik tarım toplumu ile merkezi devleti birçok uluslu imparatorluk bünyesinde bir araya getirmesi ile önemlidir. Dördüncü safha ise II. Mahmut Han’dan bugüne gelen milli devlet dönemidir.

BİRİNCİ SAFHA: GÖÇEBE TOPLUMDAN KALAN DEĞERLER

Bugün, aradan 2500 sene geçmesine rağmen, göçebe atalarımızdan bize miras kalan bazı temel değerler hala daha yaşamaktadır.  Bu değerlerin en güçlüsü ordu ve askerlik kavramıdır. Her milletle özdeşleşen bir meslek vardır, Türklerle özdeşleşen meslek de askerliktir. Göçebe bir boyun bütün bireyleri, aynı zamanda, kadın erkek ayırt etmeden o boyun ordusunu da oluştururdu. Yani, bütün bir oymak, aynı zamanda ordu idi. İşte Türklerin ordu-millet olma vasfı, ta göçebe atalarımıza kadar uzanır. Bugün de vatan ve devlet meselesi söz konusu olunca, milletimiz yekvücut halde bir arada duran, gerekirse ordusunun birer neferi olan bireylerden oluşmaktadır. 

İkinci bir vasıf rekabetten çok dayanışmanın öne çıkmasıdır. Dayanışma da, tıpkı askerlik gibi, göçebe hayatının zorunluluklarındandı. Göçebe toplumunda bireylerin birbirleriyle rekabet etmesi ve bu sayede her işte verimliliğin artması çok akılcı değildir. Çünkü göçebe toplum küçük topluluklar (oymaklar) halinde yaşanılan bir toplumdur. Aynı zamanda sanayi toplumunda olduğu gibi bir uzmanlaşma da yoktur. Rekabet, ancak ve ancak, uzmanlaşmanın olduğu kalabalık topluluklarda anlamlı olabilir. Küçük bir toplulukta ise, topluluğun ortak menfaati, dayanışmadadır. Rekabetçi toplumda zayıflar ve başarısızlar elenir ve/veya tasfiye olur. Dayanışmacı toplumda ise zayıfların tasfiyesi değil, zayıfların korunması ve desteklenmesi söz konusudur. Eğer küçük bir toplumda dayanışma olmaz da rekabet olursa, o topluluğun ayakta durması söz konusu olamaz. İşte bu yüzden, küçük oymaklar halinde yaşayan göçebe atalarımız için toplum içinde rekabet değil dayanışma ön plana çıkmaktaydı. Bugün de, Türkler, mesleki aidiyetlerini gösteren sınıfsal örgütlenmeler içine girmektense, adeta büyük bir aile gibi gördükleri aşiret veya cemaatlerin koruyucu şemsiyesi altına girmektedirler. Dayanışmacılığın bir etkisi de Türk toplumundaki “devlet memuru” olma eğiliminde görülmektedir. İş hayatı rekabet ve yarışma üzerine kuruludur, devlet hayatı ve bürokrasi sorumluluğun ve getirilerin paylaşılmasını temel alır. Dayanışmacı kültüre mensup bireyler de özel sektörde çalışmaktansa devlete kapağı atmayı tercih ederler.   

Göçebe toplumdan gelen üçüncü vasıf inanç hürriyetidir. İbn-i Fadlan gibi bundan 1000 küsûr sene önce yaşamış bir seyyahın seyahatnamesinde verilen bilgiler, yine Bizans ve İran kroniklerinde eski Türkler hakkında yazılanlar, bize, Türklerin İslâm öncesinde farklı dinlere mensup olarak aynı obada yaşayabildiklerini göstermektedir. Aynı zamanda Türkler tarihleri boyunca çok rahat din değiştirebilmiş bir kavimdir. Bugün hem Müslüman, Hristiyan ve Musevi gibi kitaplı din mensubu hem de Şamanizm ve Budizm gibi diğer dinlere mensup Türkler dünyanın farklı yerlerinde yaşamaktadırlar. Bunun sebebi, en eski tarihlerde Türk obalarında bireylerin istedikleri dine rahatlıkla girebilmelerine müsaade eden inanç hürriyetinin varlığıdır. Sonrasında Müslüman Türklerde bu “inanç hürriyeti” farklı dinden toplumlarla bir arada yaşama, o topluluklara dinlerini dayatmama şeklinde de devam etmiştir. Ancak, Müslüman Türklerde, Müslüman olarak doğmuş bir Türk’ün din değiştirmesi çok nadir rastlanan bir olgudur ve bu hiç de hoş karşılanmaz.

Göçebe toplumdan gelen bir tarihsel değer de Kurultay geleneğidir. Göçebe boyların ortaklaşa mülkiyete ve dayanışmaya dayalı bir iktisadi yapıları varken, yönetim tarzları ilkel bir kabile demokrasisiydi. Eski Türklerde Kurultay ve Oğuzlarda Toy olarak bilinen ve boyun ileri gelenlerinin toplanarak idari mevzularda karar aldıkları Meclisler, bu ilkel demokrasinin temel kurumlarıydı. Bugün de, Türk toplumu, herkesin ortak çıkarını ilgilendiren konular olan siyasete gayet meraklı bir toplumdur. Siyaset içinde aktif olarak yar almak, bu toplumda, en önemli kariyer olarak görülmektedir. Bunun da göçebe köklerimizle bir bağlantısı kurulabilir.

İKİNCİ SAFHA: ORTADOĞU VE AKDENİZ’E YERLEŞİM SÜRECİ

Türklerin, özellikle bizim de mensubu olduğumuz Oğuz Türklerinin, Orta Asya’dan Orta Doğu ve Akdeniz havzasına göçü gerek üretim ilişkilerimizin gerekse yaşam tarzımızın değişmesine neden olmuştur. Bu işin başlangıcı da, yani Türklerin Batı’ya doğru akın akın gelmesi Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile başlar. Cengiz Han’ın istilâsı ile Moğollardan kaçan yüz binlerce çadırda Oğuz Türkleri 1300’lere kadar büyük oranda Anadolu ve İran olmak üzere, Suriye, Irak ve Akdeniz Havzasına yerleşmişlerdi. Bu süreç içerisinde Müslüman olmayan Oğuz boyları da İslâm’a girmiştir. Bugün Irak ve Suriye Türkmenleri, Türkiye Türkleri, Azerbaycan ve İran Türkleri hep bu süreçte göç etmiş Oğuz Türklerinin torunlarıdır.

Türklerin Müslüman olmaları ve Ortadoğu ve Akdeniz havzasına yerleşmelerini içeren bu safhada Türklerin nasıl Müslüman olduğu da önemlidir. Türkler, zannedildiği gibi, zalim ve barbar Emevi Araplarının kılıç zoruyla Müslüman olmamışlardır. Emevi Arapların köleleştirdikleri Horasan ve Maveraünnehir’in küçük şehir devletlerinde meskûn Türklerdi. Emevi Arapları göçebe Türklere pek dokunamamışlardı, buna güçleri de yetmezdi. Türklerin kitle halinde Müslüman olma süreci esasen tasavvufla olmuştur. Tasavvufi bakış açısı, insanın Allah’la, doğayla ve kendiyle barışık olduğu, sevgiyi, paylaşımı ve yardımlaşmayı öne çıkaran bir İslam yorumu getiriyordu. Dolayısıyla, bugün Türk toplumunun ruh kökünde bulunan en önemli bileşen olan tasavvufla tanışması bu safhada gerçekleşti. İlk dönem Türk mutasavvıfları, özellikle Anadolu yurt edinilirken dayanışma ve paylaşım esaslı iktisadi ve toplumsal örgütlenmelerin temelini de atmışlardır. Bu dönemde kurulan topluluklar genelde grup mülkiyeti ilkesine göre örgütlenmişlerdi. Abdalân-ı Rûm, bu toplumun ruh ipliklerini dokuyan gezici dervişlerken, Ahiyân-ı Rûm bu toplumdaki üretimi örgütleyen esnaf teşkilâtı, Gâziyan-ı Rûm’da Anadolu’yu fetheden savaşçılardı. Hepsi tasavvufi bir bakış açısıyla ve dayanışmacı bir toplum amacıyla örgütlenmişlerdi. Hacı Bektaş askerlerin, Hacı Bayram köylülerin, Ahi Evran esnafın, Mevlâna sanatçıların pîri idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Hacı Bayram’ın manevi huzurunda edilen dualar, hem Bektaşî hem de Mevlevî çelebilerin desteği de, yine bu çizginin ne kadar kuvvetli olduğunu gösterir. Türk medeniyet tarihinden tasavvufu çıkarırsanız aslında geriye çok da bir şey kalmaz.

Devamı Bayram’da inşallah…