Yeni Birlik Gazetesi
İstanbul
Hafif yağmur
13°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
ANKARA
00:00:00
Güneş vaktine kalan
İSTANBUL
00:00:00
Güneş vaktine kalan
Ara

Anahtar Kelimeler (Târih)

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Öncelikle günün notunu düşerek başlayayım. Ramazan Bayramımız mübârek olsun ve bütün insanlığa kut getirsin. İnşallah Ramazan ayı boyunca edindiğimiz güzel hasletler kişisel ve toplumsal olarak kalıcı olur. Yazımızın konusuna gelirsek akademik müktesebat ve bilimsel altyapı açısından kendime “târihçi” diyemem. Bilim dalı olarak Târih’in hiçbir alt dalında akademik uzmanlığım yok. Ancak bir sosyal antropolog ve sosyolog olarak modern ya da modern öncesi ve hatta modern-sonrası (postmodern) çağın insanlarının miras aldıkları, yaşadıkları ve miras bıraktıkları her ne varsa, bunu en iyi gözlemleme yolunun târihsel bir bakış açısı olduğuna inanıyorum. 

Târihe olan entelektüel ilgimin içinde kronolojik bilgiler çok önemli bir yer tutmaz. Bir olayın ne zaman meydana geldiği elbette önemlidir. Ama bu önem, meydana geldiği zamandan değil, meydana gelmesinden ve meydana gelmesiyle sonuçlanan sebeplerden gelmektedir. Kişisel ilgim bu sebepler üzerinedir. Yâni benim için önemli olan bardağı taşıran son damla değil, bardağa ilk düşen damla ile başlayan süreçtir. 

Târihteki bu sebep-sonuç ilişkisi, farklı anlam dünyâlarına sâhip kişiler tarafından farklı yorumlanabilir. Ama mesela bin yıl önce olmuş bir olayın bizim bildiğimiz yanları, birçok günlük, önemsiz veya önemini sonuç itibâriyle kaybeden ayrıntılardan arınarak bize ulaşmıştır. Zâten bu olayı önemli ve “târihî” yapan şey de, bu ayrıntılardan sıyrıldıktan sonra geriye “bir şey” kalmasıdır. O olay, “o şey” sebebiyle bugün önem arz etmektedir. O şeyin bugüne gelene kadar ne değişimler geçirdiğini bilmektir önemli olan. Foucault’nun kelimeleriyle söylersek “târih ancak olanın başından beri öyle olmadığını göstermeye hizmet ettiği müddetçe anlamlıdır.”(1)

 Târihe bakmak

 Târihe bakmak, “şimdi”de olduğumuzun bilinciyle geçmişe ve geleceğe aynı anda bakmaktır. Selçuklu Kartalı gibi doğuya ve batıya yâni güneşin doğduğu yöne (geçmişe) ve güneşin batacağı yöne (geleceğe) tek bir bedenden bakmaktadır. Bunun yolu da gündelik işlerin tozu ve dumanına bulaşmaktan, gürültüsüne kapılmaktan kendimizi korumakla olur. Gündelik hayâtın koşuşturmasında bir yerlere yetişmeye çabalayıp, gökkuşağı gibi bir türlü ulaşmadığımızın ve ulaşamayacağımızın farkında olmalıyız. 

Zamansal muğlaklık 

Gündelik koşuşturmalar, iş, okul, mesâi, alışveriş, medyada servis edilen haberler, geçim derdi, siyâsî ve ideolojik çekişmeler bizi geçmiş ve geleceğe bakacağımız “şimdi”nin ekseninde sâbit durmaktan alıkoymaktadır. Etraftan gelen sesler yüzünden okuduğumuz kitaba konsantre olamamak gibi, içinde bulunduğumuz âna ve o ânın bize sunduğu bakış açısına odaklanamıyoruz. Mevlânâ’nın benzetmesiyle pergelin sivri ucunu sabitleyemiyoruz; “zamânın çocuğu” (İbn’ül Vakt) olamıyoruz. Geçmişimizin dâiresinin ve geleceğimizin dâiresinin çapını düzgün ayarlayamıyoruz. Pergelin diğer ucu başladığı noktaya getirip dâireyi bir türlü çizemiyoruz. Çapı ve çevresi hesaplanamayan muğlak dâiremsiler çiziyoruz. Bugünümüz de “bugünümsü” oluyor. Bu muğlaklık içinde ne geçmişi ne geleceği ne de bugünü yaşayabiliyoruz. 

Târihin rehberliği

 Bu muğlaklık içinde târih bize rehberlik edemiyor. Daha doğrusu târihin geçmişten bugüne gelip bize rehberlik edebilmesi için gerekli zemini ve şartları sağlayamıyoruz. Toplumsal antenlerimizin târihin sinyallerini alamıyor. Bu yüzden târih de, dalgalı havada iskeleye yanaşamayıp açıkta bekleyen ve yükünü boşaltamayan gemi gibi, gözümüzün önünde duruyor ama yükünü “şimdi”ye indiremiyor. Biz de kendimizi târihî binâları restore ederek avutuyoruz ama gelecekte târihî önemi olacak binâlar yapamıyoruz. Bugün seneler sonra “târih” olma özelliğine sâhip olaylar meydana gelmektedir. Ancak biz bugünü yaşarken gündelik olayların kalabalığı yüzünden bunları kaçırıyoruz. Dahası, seneler sonra “ben de oradaydım”, “ben de gördüm”, “ben de biliyorum” deyip bugün kaçırdıklarımızı gelecekte yakalama ve dâhil olma imkânımız olmayacak. Çünkü zamânın en ve belki de en eşsiz özelliği geri döndürülememesidir. Gündelik olayların kalabalıklığı bizi bugünden yarına kalacak olan şeyleri yakalamaktan alıkoyuyorsa, aslında bizi hâl-i hazırda dünden kalan yâni “târih” olmuş olan şeyleri anlamaktan ve onların rehberliğinden mahrum ediyor demektir. 

Çoklu târih 

Târih bilinci açısından en çok mağdur olmuş milletlerden biri olduğumuz söylenebilir. Sömürgeleştirilerek târihleri yok edilmiş ve yapay bir târih anlatımını kâbul etmek zorunda bırakılmış ülkelerden farklı olarak, ülkemizde sanki eş zamanlı olarak bir maddeci kesimin bir de mâneviyatçı kesimin yaşadığı bir geçmiş varmış ve eş zamanlı olarak aynı uzamda çoklu olaylar cereyan etmiş gibi bir kurgu söz konusudur. Bu olaylardan bâzıları “ileri” veya “ilerici” ve de “gelişmiş” olarak nitelendirilirken bâzıları ise “geri” veya “gerici” ve de “geri kalmış” olarak nitelendirilmektedir. Bu durum, aynı lokomotif tarafından çekilen ama farklı hızlarda yol alan vagonlardan oluşan bir trene benzetilebilir. Fiziksel olgu olarak mümkün olmayan bu durumu algısal olarak tecrübe ediyoruz. Bu durum, bilimin yol göstericiliğine de terstir. Bunun sebebini ister imparatorluktan ulus-devlete geçişte, ister modernleşme mâceramızdaki aksaklıklarda, ister Pozitivizmi yanlış anlamamızda ya da kültürel göreceliği başaramamamızda arayalım, sonuç önümüzdedir ve değiştirmek mümkün değildir. Toplumun maddeci kesimi mânevîleşme arayışlarına girerken, mânevîyatçı kesim maddeci kesimin câzip tarafları için kendisinden tâviz verdiğini anlayamamaktadır. Farklı iki ülkede mâkul ve kaldırılabilir olan bu durum, tek bir ülke içinde toplumsal kimyâyı dengesiz hâle getirmektedir. Kısacası maddeci kesim de mânevîyatçı kesim de toplumsal yapıdaki işlevlerini yerine getirmekten uzaklaşmaktadır. Her iki kesim de diğer kesimin “bedenine düşman ama rûhuna hayran” bir çelişki içinde debelenmektedir. 

Sosyal Alzheimer

 Târihle bağlantı kesilince toplumlar beş on senelik hâfızayla yaşamak durumunda kalıyorlar. Hatırladığı şeyler beş on saatle sınırlı insanların sosyal hayatları olmaması gibi, toplumların da kendilerini inşa etme süreçleri mümkün olmamaktadır. Zira bu inşa süreci kesintiye tahammül edecek bir süreç değildir. Mesela bir binânın üçüncü katını yapmadan dördüncü katını yapmak nasıl imkânsızsa ya da sâdece kaba inşaatı yapılıp aradaki katın duvarları örülmeden bırakıldığında binânın görünüşü kötü olursa, toplumda bu sürecin kesintiye uğraması veya süreçte boşluklar oluşması durumunda toplum, kolektif hâfızadan mahrum olur. Bunun önüne geçmek için okullarda târih bilinci verilirken öncelikle târih ezberlenecek bir kronoloji yumağı ve bir takvimler silsilesi olmaktan çıkarılmalıdır. Târih bilinci hangi olayın ne zaman olduğu değil hangi olayın hangi sebep-sonuç ilişkisi içinde meydana geldiği, hangi coğrâfî, kültürel, dinî, sanatsal ve teknolojik bağlamlarla ortaya çıktığı ve önce bugüne sonra da geleceğe nasıl etki edeceği dikkate alınarak anlatılmasıyla oluşturulur. Aksi takdirde her yirmi yılda bir, yirmi yıl öncesinden haberdar olmayan, dolayısıyla yirmi yıl sonrasını bile göremeyip ülkesine ve kendine yabancı, kimliksiz, kimsizliğini başka ülkelere özenerek gidermeye çalışan nesillerin ortaya çıkmasına engel olamayız. Daha da kötüsü, târih bilgisini ecdâdına küfretmek, geçmişiyle alay etmek için manipüle eden aşağılık kompleksli, beyni ve ruhu sömürgeleştirilmiş, “dünya vatandaşı” zırvalığına inanan ve küreselcilerin oyununa gelen gençlerin önünü alamayız. Rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun her fırsatta söylediği gibi, “Bir millet her nesilde yeniden doğar”. Bu gerçek, dil ve kültür bilincinde olduğu kadar târih bilincinde de geçerlidir. Zâten dil, kültür ve târih bir bütünün mütemmim cüzleridir. 

(1) Michel Foucault (2025). Politika, Felsefe, Kültür, (Çev. Barış Yıldırım), Fol Yayınları, (s.74)

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *