​YÜZYILLIK YALNIZLIK

Ne kadar ilginç bir durumdur ki; Cumhuriyetimiz kurulduğunda da oldukça yalnızdı, aradan geçen bir koca yüzyılın sonunda geriye dönüp bakıyoruz ki yalnızız.

Tarihi bin yıllara dayanan Türk devlet geleneğinin son müessesesi olan Türkiye Cumhuriyetimiz 100. yaşını idrak ediyor bu sene bu günlerde. Büyük bir memnuniyetle görmekteyiz ki; ufak-tefek uygulama hatalarına rağmen Cumhuriyet tarzı bir yönetim şekli ülkemizde oldukça yüksek oranda bir hüsn-ü kabul ile benimsenmiş ve toplumu oluşturan tüm kesimler tarafından da içselleştirilmiştir.

Ne kadar ilginç bir durumdur ki; Cumhuriyetimiz kurulduğunda da oldukça yalnızdı, aradan geçen bir koca yüzyılın sonunda geriye dönüp bakıyoruz ki yalnızız. Coğrafyamızın kaderimizi belirlemede başat/dominant etkisi göz önüne alındığında bu aslında normal bir husus olarak değerlendirilebilir. 

Ya ne olacaktı? Kimseyi sömürmeyen, komşuları ile iyi geçinmeye çalışan, meydana gelen savaşlarda, dövüşlerde herkese “durun, yapmayın, etmeyin” diyebilen, pergelin sivri ucu misali bir ayağımız Anadolu topraklarında sabitken çook geniş bir kapsama alanı içinde Türk ve İslam dünyasının barış ve huzur adası olmaya gayret eden bir ülkeyi rahat mı bırakacaktı emperyalist dünyanın kodamanları. Bu bizim yalnızlığımız biraz da bize denk olmamalarının kıskançlığından meydana gelen bir yalnızlık.

Gazze’de, Arakan’da, Yemen’de, Afrika’da, daha dün Bosna’da (ve yarın kim bilir nerede) yaşanan insanlık dışı durumlara “delikanlı” gibi hep bu memleket sahip çıktı bu 100 sene boyunca. 50 sene önce Kıbrıs’ta soydaşlarımızın yaşadığı zulme çıkarma gemisi yerine kullandığı Harem-Sirkeci arabalı vapurları ile bu ülke karşı koydu. Ambargolarla savaşa savaşa bugün çok şükür geldiğimiz nokta ortadayken yalnız kurt misali kışı geçirdi ama yediği ayazı hiç unutmadı bu ülkenin güzel insanları.

Şimdi İkinci Yüzyılımızın Birinci’den daha iyi geçmesi için her bir Türk vatandaşına daha büyük bir sorumluluk düşüyor. Bu yüz yıllık yalnızlığımızın artık son bulması, mağdur ve mazlumların felaha ermesi, dünyanın artık eski dünya olmaması, sömürü ve zulümlerin son bulması, savaşların ve kavgaların bitmesi için hem bireysel olarak hem de Türk Milleti olarak daha çok çalışacağız, her konuda kendimizi geliştireceğiz ve özgür dünyayı etrafımıza toplayarak insanlığın layık olduğu huzuru temin ve teşkil edeceğiz.

Elbette bu bir hayal ama güzel bir hayal. Zaten aya çıkmayı hedeflemezse insan ağaca bile çıkamaz der atalarımız. Onun için hayali bile güzel ama bizi bir ülkü etrafında toplayacaksa devlet-i ebed müddetimiz o bu ülkü olmalı en azından. 

Şu ana kadar spor yazmadık, spordan bahsetmedik ama aynı hedefler, aynı ülkü spor için de var olmalı 2. Yüzyıllık planlarımızda. Gençlere önem veren, küçük yaşlardan itibaren her bir Türk evladının istidadına göre eğitim aldığı, kendini geliştirebildiği, dünya ölçeğinde rekabet edebildiği, evrensel şartlarda yarışmacı ve yetiştirici bir ülke hayalimiz var.

Aşağılık kompleksine kapılmadan bize uygun modeli dünyanın birikimi olan pratikten bulup üreterek aradaki mesafeyi hızlıca kapatmamız lazım.

Futbol, basketbol, güreş, yüzme, tenis hatta badminton ve rugby için bile yeterli insan kaynağına sahip olduğumuzu biliyoruz fakat bu potansiyeli nasıl icraata geçireceğiz noktasında çok çalışmamız lazım.

TFF, MHK, VAR, yayıncı kuruluş falan filan daha çok konuşacağız nasıl olsa önümüzdeki haftalarda. Bu hafta şöyle bir “es” verelim Cumhuriyet Bayramı münasebetiyle dedik. Sürç-ü lisan ettikse; affola!