Vakıf Katılım web

İSLAM DÜNYASI NEDEN GERİ KALDI? – III : SINIF BİLİNCİ VE ÖRGÜTÜ OLMAYAN TOPLUM

Prof. Dr. D. Murat DEMİRÖZ
Tüm Yazıları
İslâm Dünyası'nın 18'inci Yüzyıldan itibaren Batı emperyalizmi karşısında zayıflaması ve gelişmede geri kalmasının nedenleri üzerine bir yazı dizisi başlatmıştım. Bu üçüncü yazım. Geçen hafta işlerimin yoğunluğu nedeniyle yazamadım. Bugünkü konumuz sınıf bilinci ve sınıf çatışması…

İKTİSADİ SINIF VE SINIF ÇATIŞMASI NEDİR?

Her üretim düzeninde üretimin temel unsurları olan üretim faktörleri bulunur. En önemli üretim faktörü emek yani işgücüdür. Bunun yanında toprak ve/veya gayrı menkul ve her çeşidiyle sermaye de yer alır. Son olarak girişim gücünü de eklemeliyiz. Bir toplumda iktisadi sınıfları oluşturan insan grupları yukarıda sayılan üretim faktörlerinin sahiplerinden oluşur. İşçi sınıfını maaşlı ve ücretli çalışanlar oluştururken, sermayedar / kapitalist sınıf da sermaye sahiplerinden oluşur. Toprak ve gayrı menkul sahipleri ile girişimciler de yine diğer sınıfları oluştururlar. Her sınıfın geliri sahip oldukları üretim faktörünün getirisi tarafından belirlenir: Emeğin geliri ücret, sermayenin geliri faiz, girişimcinin geliri kâr ve gayrı menkul sahibinin geliri kira / ranttır. Bir üretim düzeninde yapılan toplam üretim bu dört üretim faktörüne gelir olarak dağıtılır. Toplumsal hareketlilikleri belirleyen en önemli etkenlerden biri de her sınıfın toplam gelirden elde ettiği payı arttırmak için içine girdiği mücadeledir. Toplam üretimden elde edilen gelir payını arttırmak için yapılan mücadeleye sınıf çatışması adı verilir.

SINIF OLMASI İÇİN SINIF BİLİNCİ GEREKİR

İktisatçılar çoğunlukla sınıfsal yapıyı modellerken üretim faktörlerinin özdeş / homojen olduğunu varsayarlar. Bu modellemede kolaylık sağlasa da, gerçekçi değildir. Emek kesiminin içinde nitelikli ve niteliksiz emek ayrımı gerekirken, aynı zamanda emeğin iki temel bileşeni olan zihni ve fiziki emek her iş kolunda farklı oranlarda kullanılır. Dolayısıyla emekteki iş koluna göre farklılaşma ücretlerde de farklılaşma yaratır. Sermaye için de durum benzerdir: Fiziki sermaye üretimde kullanılan her türlü makine ve teçhizat iken, beşeri sermaye üretimde kullanılan birikmiş bilgiyi temsil eder. 

Altyapı sermayesi kamusaldır ve çoğunlukla kamu mülkiyetindedir. Dördüncü olarak mali sermaye ise üretimin finansmanı için gerekli olan mali fonlardır. Her bir sermaye tipi kullanıldıkları iş koluna göre farklılaşır. Son olarak girişim gücü üretim, yatırım ve inovasyon harcamalarını planlayan, yürüten ve diğer üretim faktörlerini koordine eden çaba olarak tanımlanır. Modern toplumda sermaye ve girişim çoğunlukla iç içe girmiştir. Bu yüzden girişim gücü de iş kolu ve sektörlere göre farklılaşır. Her birey tek bir üretim faktörü sahibi olmak zorunda değildir. Örneğin bir yerde maaşla çalışan yüksek öğrenimli bir kişi, aynı zamanda, bir firmanın ortağı da olabilir. Bunlara ek olarak kiraya verdiği bir dükkanı da olabilir. Bu durumda bu kişi emeği karşılığında ücret, firma ortaklığı karşılığında kâr payı ve gayrı menkul sahipliği karşılığında kira geliri elde eder. Bu durum kapitalizmin ilk aşamalarında çok rastlanan bir durumdu. İşletmeler genelde küçük ölçekli aile işletmeleriydi ve firmanın sahibi aynı zamanda hem firmanın çalışanı hem finansörü hem de girişimcisi olmaktaydı. Kapitalizm geliştiği ve sanayi toplumu yerleşik hale geldiği ölçüde işbölümü ve uzmanlaşmanın artmasıyla bu roller de farklılaşmaya başladı. 

Bugün paragrafın başında verdiğim örneğe uygun insanlar kapitalizmin ilk zamanlarına göre toplumda çok daha az bir oranda bulunmaktadırlar. Yani işçi sınıfı daha büyük oranda sadece ücretli çalışanlardan oluşmaktadır. Öte yandan girişim, gayrı menkul ve sermaye sahipleri zaman içinde daha bir iç içe geçmişlerdir. Çünkü modern toplumdaki firmalar, tüzel kişilik olarak çoğunlukla hem sermaye, hem girişim hem de gayrı menkulün sahibi konumuna gelişmişlerdir. Bu yüzden üç faktörün sahipleri eskiye göre daha fazla benzeşmekte ve çıkarları örtüşmektedir.

Sonuç olarak sosyal bilimlerde analiz aşamasında çoğunlukla sınıf çatışması olarak tanımlanan işçi sınıfı – sermayedâr sınıfı çelişkisi buradan neşet etmektedir: Girişimci ve toprak sahiplerinin çıkarları da çoğunlukla sermayedâr sınıfının çıkarlarıyla özdeşleşmektedir. İktisadi sınıfın oluşması için o sınıfın içindeki bireylerin sınıf içindeki diğer bireylerle ortak çıkar ve amaçları doğrultusunda eşgüdüm içinde olmaları gerekir. Bunun için de sınıfın örgütlü olması gerekir. (Örgüt deyince terör örgütü anlamayın hemen, örneğin işçi sınıfı sendikalar ve meslek odaları etrafında örgütlenir.) Ancak sermaye, girişim ve gayrı menkul sahipleri doğaları gereği işin başlangıcında (firma ve işveren örgütleri çatısı altında) örgütlü iken, işçi sınıfının örgütlenmesi çok daha zordur. İşçi sınıfının örgütlü olmadığı ya da örgütlerinin sermaye sınıfının güdümünde olduğu durumlarda kaçınılmaz bir şekilde ortaya sömürü çıkar. Çünkü daha az ücret, daha yüksek kâr, faiz ve rant demektir.

SINIF BİLİNCİ, TOPLUMSAL DEĞİŞİM VE MUHALEFET

Herhangi bir iktisadi düzende ve her hangi bir toplumda, o toplumu bir arada tutan iktidardır. Her toplumda mutlaka bir iktidar bulunur: İktidar düzenin kurallarını koyar, güvenliğini sağlar, gelir dağılımını belirler. Ancak bir toplumun kendini zaman içinde yenileyebilmesi için mutlaka muhalefetin de resmi bir şekilde yönetimde temsili gerekir. Ortaçağ tarım toplumlarında iktidarlar mutlaktı, iktidar devletle, devlet de Tanrıyla özdeşleştirilirdi. Örneğin Katolik Kilisesi kendisini İsa’nın bedeni, Sasani Şahları ve Osmanlı Pâdişahları kendilerini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak tanımlarlardı. Safevi Şahlarının Mehdi olduğunu inanılırdı. Böylece iktidar kutsallaştırılır ve iktidarın temsil ettiği gelir ve servet paylaşımı Allah’ın emri olarak kabul edilirdi. Bu şartlarda sömürülen emekçi sınıfın itirazlarını seslendirecek bir kurum olamazdı; çünkü bu itirazlar Allah’ın iradesine itiraz ve kutsal kabul edilen iktidara isyan olarak görülürdü.

Batı’da kapitalizmin gelişmesi ile birlikte uzun ve acılı bir sürecin sonunda bir örgütlü işçi sınıfı oluştu. İşçi sınıfının haklarını ve sistemi yenileyici muhalefetin temeli olduğunu kabul eden sol siyaset kurumları gelişti. Modern şehirli ve sanayileşmiş toplumlar bu işçi sınıfı mücadelesiyle bugünkü demokratik kurumların oluşmasına vesile oldular. Bugünkü anlamıyla demokraside artık iktidar devletle özdeş değildir, muhalefet de ülke yönetiminde söz sahibidir. Eğer sınıf çatışması ve ona dayalı sınıf mücadelesi olmasaydı bugünkü demokrasi de olmazdı.

İSLAM TOPLUMLARINDA SINIF BİLİNCİ VE ÖRGÜTLÜ SINIFLAR VAR MI?

İslâm toplumlarında, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, farklı birçok tarihsel, sosyal ve iktisadi sebepten dolayı, sermaye birikim süreci yetersiz kalmıştı. Başta Osmanlı olmak üzere İslâm Devletleri ticaret ve üretim temelli bir yapı üzerinde değil askeri temelli bir yapı üzerinde kurumsallaşmışlardı. Toplumsal çıkar grupları kendilerini dini ve mezhebi farklılıklar etrafında örgütlemekteydiler. Bu ise kitlelerin ve bireylerin iktisadi çıkarlarını dikkate almayan, üretimdeki paylarına değil yaşam tarzı ve tüketim kalıplarına yönelik siyaset kurumlarının gelişmesine yol açtı. Siyasetin konusu üretim, üretimden elde edilen gelirin paylaşımı, kalkınma ihtiyaçları değil, insanların ne yiyip içtikleri, nasıl yaşadıkları, ne giydikleri oldu. Böyle olunca muhalefet de esas olarak devleti ve kurulu üretim ve gelir mekanizmasını değiştirmeyi değil, iktidarı ele geçirip devletin nimetlerinden faydalanmayı esas hedef olarak aldı.

Bu analizim İslâm Dünyası’ndaki az sayıda devlet olarak tanımlanabilecek ülkeler için geçerlidir. İslâm ülkelerinin büyük çoğunluğu emperyalistler tarafından kurgulanmış ve o ülkedeki azınlık mezhep veya etnisiteye mensup iktidarların aşiret / kabile yönetimi benzeri oligarşik ve baskıcı yönetimlerle yönetilmektedir. Buralarda orta çağdan kalan kutsal devlet anlayışı bir azınlık yönetiminin tahakküm aracı olmuştur. Bu yapının doğal sonucu fakirlik, geri kalmışlık, cehalet ve şartlar olgunlaşırsa iç savaştır. Zaten bunları bugün İslâm Dünyası’nın her tarafında görmekteyiz.

Türkiye’ye gelirsek… Türkiye hiçbir zaman sömürgeleşmemiştir. Selçuklu ve Osmanlı’ya dayanan büyük bir devlet hafızasına sahiptir. 1826’dan bu yana modern devlet kurumlarına, 1876’dan bu yana belli aralıklarla da olsa Meclis’e, Cumhuriyet’le birlikte başlayan sanayileşme ve şehirlileşme hamlesine, dünya sistemiyle entegre bir ekonomiye ve her alanda üretim yapabilecek bir sermaye birikimine sahiptir. Ancak, bununla birlikte, belki de Soğuk Savaş’ın yâdigârı olarak, örgütsüz bir işçi sınıfına, sınıf bilincinden uzak yığınlara, üretimde paylaşımı değil yaşam tarzını öne çıkaran bir siyasete sahiptir. Bu yüzden muhalefet zayıftır, “Biraz da biz iktidar olalım, biz devletin nimetlerinden nasiplenelim!” demektedirler. Sonuçta da iktisadi ve toplumsal meselelerin açıklıkla tartışılmadığı, bunlarla alakasız gündemler etrafında zaman ve emek harcandığı, iktisadi ve toplumsal geleceğin yeterlilikle planlanmadığı bir yapıya sahibiz. Bunları bilmez ve değiştirmek için emek harcamazsak hiçbir zaman Afganistan olmasak da yine, hiçbir zaman Batıyı yakalayamayız.