​GAZZE KRİZİ DEVAM EDERKEN, İSRAİL'İN ZOR SEÇİMLERİ VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

7 Ekim saldırılarının üzerinden 20 küsur gün geçti ve bu yazı kaleme alınırken olası kara harekâtı ile hâkim hava devam ediyordu

7 Ekim saldırılarının üzerinden 20 küsur gün geçti ve bu yazı kaleme alınırken olası kara harekâtı ile hâkim hava devam ediyordu. Yani harekât başladı-başlayacak korkutması, Netanyahu ve ekibinin benimsediği mistik dil ile birleştirilerek bu başlayamamış harekatın bir nevi Tanrı’nın gazabı olup Filistinlilerin üzerine ineceği kâbusu pompalanıyordu. İsteyene dini sosla süslenmiş kehanet, isteyene Gazze Operasyonu’nu yeni bir kurtuluş savaşı olarak sunma çabası. Oysa, tüm ağır bombardımana ve Gazze’nin insansızlaştırılmasına yönelik tüm sivil- askeri çabalara rağmen henüz başlayamamış bir harekattan bahsediyoruz. Evet Hamas’ın 7 Kasım operasyonunun planlayıcısı olduğunu duyurdukları bazı isimleri İsrail öldürdüğünden bahsediyor ama 20 küsur gündür Hamas direnişi (elektriksiz, susuz, yiyecek ve sağlık hizmetinin girmesine izin verilmediği bir alanda) kırılmış değil. Rehineler, pazarlıklar ve iyi niyet gösterileri hariç kurtarılmış değil. Sahanın şartlarının yoklamasını yapmak için Gazze’ye sızan/giren İsrail özel kuvvetlerinin durumunun hiç iç açıcı olmadığı söyleniyor. İran’dan İsrail’in kara operasyonunu başlatamadığı her bir yeni günün Al-Aksa Tufanı Operasyonu için bir zafer olduğu mealinde açıklamalar geliyor. İsrail çok çok sıkışmış durumda ve muhtemelen pek çok komplikasyona sebep olabilecek, bu arada Hizbullah ya da İran destekli milislerin saldırısının gerçekleşmesi halinde ABD’nin caydırıcılığının çökmesi tehlikesini de içinde barındıran, bir kara operasyonunun kıyısında dururken artık bölgesel güçler dengesi içinde durumu bu operasyonu yapsa da çok kötü, yapmasa da çok kötü. 

İsrail Washington’a güvenmemeliydi ama plan da çok iyi işliyordu…

Netanyahu hükümetleri (zira kendisi aynı zamanda Savaş Kabinesi’nin de içinde) bu iki mahvolmuşluk durumunun arasında salınırken dilde korkutuculuğu artırma ve içeride korkakça istihbaratı suçlama arasında gidip geliyor. Korkakça diyoruz zira Netanyahu kısa bir süre önce istihbarat şeflerini 7 Ekim saldırıları üzerinden suçlayan sosyal medya mesajını özürler eşliğinde sildi. İstihbarat zafiyeti açıkken faturayı istihbaratta keser ise bugün kurduğu Savaş Kabinesi’nin temellerinin sarsılacağını birileri Netanyahu’ya hatırlatmış olmalı. Ancak öte yandan Hamas ve Gazze konusunda sadece bir istihbarat yanılgısı yok, topyekûn siyasi bir yanılma var. Bunun temel nedeni de İsrail’in 2011 sonrası ABD’nin Ortadoğu politikasının kendi güvenliğini sağlamada başarılı olduğuna inanması. Washington’un Ortadoğu stratejilerinin İsrail ayağı gerçekten 7 Ekime kadar tıkır tıkır işliyor gözüküyor. Bu konudan daha önceki yazılarımızda sıklıkla bahsetmiştik. 

Washington, 2011 sonrası bir şekilde (baskı ya da angajman) İran ile ilgileniyor. İran’ı dengeleyebilecek aktörleri İsrail ile normalleşme içerisine kendi önerdiği kazançlı paketlerle itiyor. İsrail-Rusya arasında Suriye’nin arada sırada vurulması üzerinden oluşan statükoya ses çıkarmıyor, nasılsa Moskova’da Golan Tepeleri’nin İsrail’e verilmesine ses çıkartmamıştı. Bu arada Washington İsrail’in gerçekten rakibi olabilecek aktörlerin Ortadoğu’da etkisinin azalması, azalmıyorsa da İsrail’e baş ağrısı yaratmayacak bir pozisyon almalarını sopa ve havuç ile teşvik ediyor. İlk olarak, İsrail için gerçekten sorun olabilecek, bölgede sadece İran üzerinden gitmeyen bir direniş ekseni oluşturabilecek Hamas, Müslüman Kardeşler (MK) zayıflatılarak siyasi ve jeopolitik olarak zayıflatılıyor. Ayrıca MK üzerinden bir rejim güvenliği endişesi yaratılarak Körfez, Mısır, Ürdün ve İsrail’in güvenlikleri birbirine ilişkili hale getiriliyor. Bu ilişkiden Doğu Akdeniz Gaz Forumundan İbrahim Anlaşmalarına, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Transit yolu fikrine ne parlak görünen iş birliği ağları çıkacak. Bu arada MK-Hamas hattının en önemli destekçilerinden Katar Körfez içi bölünme- birleşme dinamiği ile oyalanmakta ve kendisine Ortadoğu’da kurulan bu çemberi sarsmadıkça Hindistan-Körfez-İsrail hattında kazançlar vaat edilmekteydi. Üstelik Biden hükümeti normalleşmeleri desteklerken işe Körfez içi bölünmenin sona ermesinden duydukları memnuniyetle başladı. Ve böylece Katar’ın ağzına bir parmak bal çaldığını düşündü. Çünkü böylelikle ABD Katar’a tüm bu İsrail odaklı güvenlik resmine, Hamas’ı filan terk etmeden Washington üzerinden katılma imkânı sunmuş oldu. Aynı dönemde İsrail Lübnan deniz yetki sınırlama anlaşması kotarılarak Hizbullah’ı ekonomik olarak rahatlatacak bir adım İsrail’e attırılıyordu. Aslında Tel Aviv, ABD’nin İran politikasına çok güvenmiş olmalı aksi takdirde kendisi için gerçekten bir güvenlik sorunu yaratan Hizbullah’a nefes aldırmaz. Ama Lübnan Anlaşması kotarıldığına göre Hizbullah da daha ılımlı bir pozisyonu -en azından Lübnan perişan haldeyken- benimsemiş olarak algılanmış İsrail tarafından. Nurşin Güney hoca bu hafta sonu Gazze Marine üzerine yazdığı yazıda 2023 İsrail-Filistin gaz anlaşmasının da İsrail-Hamas ilişkisinde benzer bir dinamik yarattığını söylüyor.

Türkiye, İsrail açısından etiketlenmesi zor bir aktör

Bu resmin eksik parçası Türkiye idi. Biliyoruz ki Washington 2011 sonrası İsrail’in, kapasitesi dolayısıyla, bölgesel rakiplerinden biri olan Türkiye’nin kapasite inşasını sınırlamak ama iki ülke arasında normalleşmeyi ve İran’ı dengeleme konusunda kimi kulvarlarda zimmi bir iş birliği oluşursa bunu cesaretlendirmeyi yadsımayan bir pozisyondaydı. Türkiye-İsrail ilişkilerinin son 10 yıllarda inişli-çıkışlı bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz. Üstelik İsrail için bu inişli çıkışlı yapıyı etiketlemek de kolay olmamış olmalı. Öncelikle Ankara’nın ve Türkiye’de kamuoyunun Filistin meselesi konusundaki duruşu çok net. Meselenin Türkiye siyaset sosyolojisine inen boyutu kamuoyunu siyasal partilerin konuyla ilgili duruşundan bağımsız hassas hale getiriyor. Hamas konusunda hem siyasal düzeyde hem kamuoyunda farklı görüşler olabilir ama Hamas, eylemlerini Filistin direnişinin, Gazze direnişinin bir parçası haline getirdiğinde bu farklılık ikincil öneme sahip bir faktör haline geliyor. Ayrıca Türkiye bir bölge ülkesi ve bölgesel birlik- beraberlik çağrısını sıklıkla yineliyor. Ortadoğu’da bölgesel bütünleşme ilgili kim- Arap olsun olmasın- bir şey söyleyecek ise konuyu Filistin davasına mutlaka getirmek zorunda. Bu neredeyse yazılı olmayan bir kural. Arap sokakları, söylenen şeyden tatmin olur ya da olmaz, Filistin davası ile ilgili retoriği bir kenara bırakarak bölgeselcilik yapılamayacağı, bölgede bir uluslararası toplumdan bahsedilemeyeceği 7 Ekim saldırıları ile bir kez daha netlik kazandı. Dolayısıyla Filistin meselesi ve İsrail’in Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze politikasında kullandığı orantısız şiddet Türkiye-İsrail ilişkilerinde her zaman bir rahatsızlık kaynağı oldu, görüyoruz ki olmaya devam edecek. 

Buna rağmen, İsrail’in Ankara’yı kaybedebileceği aktörler listesine koyması da kolay değil. Ankara, İsrail’in Azerbaycan’a sadece siyasal zemine değil enerji dahil Azerbaycan ve belki de Türk Dünyası pazarına bağlantı hatlarının en önemlisi. Keza Ankara-Tel Aviv arasında ticaret de önemli. Dahası Ankara, İsrail için bölgede İran’ı doğal olarak dengeleyen aktörlerin başında geliyor. İsrail bu dengenin İran’ın çevrelenmesi anlamına gelmesini ister ama bölgesel denklemler bu tür çevreleme rüyaları için fazla karışık. Yine de Türkiye’nin Irak, Suriye gibi İran’ın varlık gösterdiği sahalarda kontrol kuvvetine sahip olması İsrail için Türkiye’yi iş birliği yapılacak aktörler listesine koyuyor. 

Denizlere dönüş, rekabet ve geri kazanma çabası

Ancak öte yandan, Türkiye İsrail açısından da doğal bir rakip. Bu rekabet İran-İsrail ilişkilerindeki gibi ideolojik-varoluşsal bir boyut taşımıyor. Aksine tamamen reel politika ve iki ülkenin geliştirdiği kapasite ile ilgili. Ankara ve Tel Aviv birbiriyle hemen hemen aynı zamanlarda denizlere dönüş stratejisi izlediler. Türkiye’yi denizlere yönelten caydırıcılığının Karadeniz, Ege, Akdeniz üzerinden sınanma riskiydi. Son 10 yılda AB ve ABD politikalarının etkisi ile bu sınanmalar daha çok Doğu Akdeniz’de gerçekleşti. Ankara da Doğu Akdeniz’de her an görünür, her an hazır, oyun değiştirici prestijine sahip caydırıcı bir sivil ve askeri deniz gücü inşa etti. İsrail’i deniz stratejisine yönelten İsrail açık deniz gaz kaynaklarının da keşfiydi. Bu nedenle İsrail üç ayaklı bir deniz stratejisi izledi: a)-enerji kaynaklarıyla ilgili anlaşma ve Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının mümkünse Batı’ya aktarımı seçeneklerine karar verilen platformlarda başat güç olma. Bu platformlarda enerji alt yapısını koruyan kapasiteye sahip en önemli aktör olarak damga vurma; b)- Hamas, Hizbullah vb denizden asimetrik tehdit oluşturabilecek aktörlere karşı yeterli caydırıcı gücü geliştirme; ve c)-denizlerde rakip aktörlerin sahip olduğu caydırıcılığı sınayabilecek sivil-askeri güç gösterme imkanlarına sahip olma. İsrail-Türkiye rekabetinin hem a hem de c maddeleri çerçevesinde sürdüğü bir 10 yıl geçti. 

Washington ve Tel Aviv normalleşme sonrası “c” maddesi doğrultusunda yapılabileceklerin sınırına geldiler. F35 programından Türkiye çıkartıldı. F16 modernizasyonunda anlaşma sağlanır mı henüz belli değil. Buna rağmen Türkiye yarın ve gelecek 10 yılda envanterine katacağı yerli-milli üretim caydırıcı güçler konusunda geri adım atmış değil. Bu koşul verili kabul edildiğinde Tel Aviv 7 Ekim öncesi Türkiye ile ilişkilerinde şu noktaya gelmişti: Filistin meselesi ABD tarafından rafa kaldırıldığına göre Ankara’nın bu konuda söyledikleri güzel bir seda olacak. Türkiye’nin caydırıcı kapasitesi ile maliyeti yükseltme temel olarak Washington üzerinden gidiyor (ABD, bize ne istersek veriyor, Demir Kubbe, F35’ler, çok mutluyuz), yani bu konuda yapılabilecek fazla bir şey yok. Doğu Akdeniz enerji meselesinde Türkiye’yi dışlamak çok mantıklı olmayabilir. Kuzeyde İran-Rusya hattına yakınlaşabilirler, güneyde Libya ve Kuzeydoğu Afrika üzerinden Mısır durumdan yakınabilir. En iyisi normalleşmeyi enerji iş birliği üzerinden derinleştireyim. Nasılsa Ankara da normalleşmeleri Filistin meselesi unutulmamak kaydıyla bölge istikrarı için olumlu gördüğünü açıkladı.

Bu tablonun 7 Ekim saldırıları ile nasıl değiştiğini anlayabilirsiniz. Saldırı doğrudan Türkiye-İsrail ilişkileri ile ilgili olmasa da İsrail’in deniz stratejisinin üç ayağını da çökerterek Ankara-İsrail ilişkilerinin dinamiğini Ankara’nın göreceli gücünü artırarak değiştirdi. İsrail aslında Türkiye’nin resmi Filistin söyleminin ötesinde (bu söylemde değişen bir şey olmadı çünkü) bu yeni dinamikleri ve değişen güçler dengesini düşünmek zorunda olduğu için bir yeniden değerlendirme dönemine girdi.