Vakıf Katılım web

FİNLANDİYA'YA ANKARA VİZESİ: TÜRKİYE'NİN MESAJ NE?

Prof. Dr. Vişne KORKMAZ
Tüm Yazıları
Elbette bugün Batı dış politika elitleri Rusya ve NATO arasında uzanan gri alanı bir bütün olarak düşünmeye ve "Rusya tehdidini" bütüncül bir güvenlik sorunu olarak adlandırmaya/kurgulamaya özen gösteriyorlar.

NATO’da bir Kuzey Avrupa cephesi açma hikayesi devam ediyor. Rusya, Ukrayna üzerinden Avrupa güvenlik mimarisini sorgulamaya başladığı anda Trans-Atlantik dünyanın dışında kalan alanın konforlu günleri de biranda sona ermişti. Elbette bugün Batı dış politika elitleri Rusya ve NATO arasında uzanan gri alanı bir bütün olarak düşünmeye ve “Rusya tehdidini” bütüncül bir güvenlik sorunu olarak adlandırmaya/kurgulamaya özen gösteriyorlar. Rusya’nın bu tür bir radikal öteki haline gelmesi- ki bu yapılırken de Rusya’nın güçsüzlükleri bir an için unutuluyor-, zor kararların verilmesini kolaylaştırıyor, bazı konuların hiç tartışılmamasını sağlıyor ve Batı’nın Rusya’nın karşısında yekpare bir bütün gibi dikilmesini meşrulaştırıyor. Moskova, Batı’nın bu şekilde bir bütünlük sergilemesini muhtemelen arzu etmezdi ama işte bu karşıtlığın içinde kendisine verilmeyen “büyük güç statüsünün” de kırıntılarını görüyor ve şimdilik bununla yetinmek zorunda olduğunu biliyor. Dolayısıyla Kuzey Avrupa’nın NATOlaşma sürecinde taraflar yerlerini belirlemiş durumda olduklarından bugün 2014’lere dönüp İsveç ve Finlandiya için işler aslında Ukrayna ya da Moldova için olduğu gibi değildi demek abes hale geliyor. Stockholm ve Helsinki, eylemden önce söylemle Rusya ile ipleri kopartıp, Rusya’yı “doğrudan tehdit” kabul eden rakip kutba üye olmaya karar verdikleri anda kendilerini hedef tahtasına da yerleştirdiler, böylece ilerisinde dönüş olmayan bir yola koşar adım çıktılar. Sözün özü, İsveç ve Finlandiya, stratejik kültürlerini dönüştürme, tarafsızlıklarını terk etme kararı verdiklerinde aslında manevra alanlarını son derece kısıtlayan bir adım attılar. Böylece kendi adlarına ancak iyi yönetildiğinde aşılabilecek bir kriz dönemi başladı.

NATOlaşma Krizi

Elbette ne NATO elitleri ne de İsveç ve Finlandiya’da bu yolu açan önceki ve şimdiki hükümetler ortaya çıkan konjonktürü ve verilmiş belki de aceleci kararları kriz olarak adlandırmak istemiyor. Tarafsızlıktan-taraf olmaya geçişin doğasındaki krizi görünmez hale getirmenin çeşitli yöntemleri var- ki Kuzeyin bu iki güzide ülkesi farklı yöntemleri tercih etti. Bu yüzden beraber çıktıkları ve beraberliklerinin altını sürekli çizdikleri NATO yolculuğu bugün iki başkentin kervanını farklı yönlere doğru itiyor.

İlk yöntem, NATO üyeliğinin getireceği artıların, bizim ortak iyi olarak adlandırdığımız şeyin altını çizmekti. Trans-Atlantik ailesi söz konusu olduğunda en önemli ortak iyiliğin NATO caydırıcılığı olduğu bilinir. Moskova’nın Ukrayna’da izlediği yöntemi İsveç ve Finlandiya’da izleme niyeti var mıydı bu sorulabilir/ sorgulanabilir bir soru elbette. Ancak topyekûn bir işgalden ziyade Rusya’nın hızlı ve sınırlı bir alan kapatma saldırısı gerçekleştirdiği taktirde Finlandiya’nın Kuzey ormanlarını, İsveç’in Baltık Denizindeki adalarını koruma konusunda konvansiyonel eksikleri olabileceği, Avrupalı ortaklarının bu iki ülkenin güvenlik açığını kapatmakta yetersiz kalacağı eskiden beri söylenip duruyordu. Ukrayna Savaşı 2021’de konvansiyonel bir savaş olarak başladığında Savaşın Avrupa’da yayılma riski de daha görünür hale geldi. AB elitinin savaşın risklerini Rus tehdidi üzerinden okuması, ABD’nin Avrupa güvenliğine çapalı kalmasının bir alternatifinin olmadığının ortaya çıkması, Rusya’nın NATO caydırıcılığını sınamamak konusunda çok dikkatli davranması, ABD’nin eskiden beri Kuzey Avrupa’da sahip olduğu yumuşak gücü bu gerçekleri daha görünür hale getirmek için kullanması İsveç ve Finlandiya’ya fazla bir düşünme, nabız yoklama, plan yapma şansı tanımadı. Aciliyet duygusu -üç yönden (Rusya’dan algıladıkları tehdit, ikili ilişkilerle kotarılan ABD çapasının güvenilmezliği-NATOsuz Avrupa’nın güvenliğini sağlayamayacağı gerçeği ve AB elitinin hemen bir şey yapılmalı çılgınlığı) İsveç ve Finlandiya’yı kuşattı ve ilgili hükümetleri konuyu hızla güvenlikleştirmeye itti.

ABD, İngiltere, Polonya ve Brüksel’deki karar alıcıların bu havayı bir şans olarak görüp beslediğini biliyoruz. Zira Kuzey Avrupa’nın NATO’ya katılması bu ülkeler için İsveç ve Finlandiya’nın korunmasından ziyade Rusya’nın çevrelenmesi ile ilgili. Sürecin mutlu sonla sonuçlanması, Baltıklarda, Kuzey Denizinde ve Arktik’te Rusya’nın alan kapatmasının getireceği stratejik kazançların etkisinin nötralize edilmesi, Rus hareket alanının gelecekte sınırlanması demek. Bu nedenle iki ülkenin aynı anda üyeliği konusunda bir baskı havası oluşturuyorlar. Ortak Batı blokunun sözde ve özde NATO kimliği altında birleştirilmesi de işin kaymağı. Bu atmosferin NATO içerisinde hiçbir sorgulanmaya ve NATO caydırıcılığına bu iki ülkenin katkısı konusunda hiçbir tartışmaya mahal bırakmayan bir hava yaratması umulmuştu. Bu noktadan sonrasını daha önceki yazılarımızda da belirtik. Baskı atmosferine ve aktörleri kimi zaman kimlikleri, çıkarları hilafına acil kararlar almaya iten güvenlikleştirici aciliyet duygusuna Türkiye direndiğini/direnebileceğini gösterdi. Bu süreçte Macaristan da kendi sebepleri dolayısıyla hem Ankara’nın direncinden faydalandı hem de dolaylı olarak Türkiye’nin pozisyonunu güçlendirdi.

Türkiye’nin derdi üzüm yemek

Bir ittifak kurulmuşsa- ki NATO bir ittifak- müttefiklerin İttifak içi siyasete, farklı pozisyondaki aktörleri ikna edebilecek müzakerelere, değişimlere filan hazır olması beklenir. Finlandiya ve İsveç’in ve bu iki ülkeyi ittiren başta ABD olmak üzere Kuzey Avrupa’da cephe heveslilerinin bu tür bir direnişe, direnişin getireceği müzakere sürecine çok hazırlıklı olmadığı anlaşılıyordu. Ankara açısından meselenin bağcı dövmek olmadığını üzüm yemek olduğunu hep söyledik. Üzümden kastımız şu; Ankara’nın NATO caydırıcılığının ve güvenliğinin bölünmezliği üzerinden Türkiye’nin güvenlik kaygılarını görmeye tüm tarafları (adayları, adayları ittirenleri, NATO ve Avrupa karar vericilerini) zorlaması. Türkiye’nin caydırıcılığını sınamayı hayal edenlere de taraflar Ankara’nın şartlarına uymak konusunda ne kadar isteksiz olursa olsun bu zorlama ve direnci aşamayacaklarını göstermesi. Bu iki kazanç, Ankara adına gerçekleşirse somut bir kazanımdır.

Madrid’de imzalanan üçlü deklarasyon Türkiye’nin iki başkentin NATO sürecini bir cezalandırma fırsatı olarak görmediğini göstermişti. Ankara, Stockholm ve Helsinki’nin ilerleyişini böylece duygusal/kimliksel değil rasyonel değerlendireceğini de kamuoyuna duyurmuş oluyordu. Madrid deklarasyonu, Ankara’nın güvenlik üretim kapasitelerine yönelik uygulanan kısıtlamaların ya da Ankara’nın terörle mücadelesine verilmeyen desteklerin ne kadar konjonktürel olduğunu da göstererek Ankara üzerindeki kısıtlamalara, sınırlandırmalara güvenenlere de aslında güçlü bir mesaj veriyordu. Bu mesaj jeopolitik oyunun kontörleri değiştiğinde patronlar ile vekillerin gündem ve çıkarlarının değişebileceğini, vekilini kontrol etmekten aciz aktörlerin de başını krizden kurtaramayacağını gösteriyordu.

Finlandiya’ya vize

Bu noktada Finlandiya ve İsveç arasında Finlandiya’nın lehine olumlu bir ayrışmanın olduğunu hep vurgulayan bir Ankara ile karşı karşıya kalmamız tesadüf değildir. Çünkü Türkiye işin diplomatik kısmında hedefinin NATO, aday ülkeler ve Türkiye için kazan-kazan-kazan olduğunu, ama NATO ve aday ülkelerin kazancı adına Türkiye’nin kazancından vazgeçilmeyeceğini vurgulamak istemiş ve tarafları bu vurgu üzerinden sağduyuya davet etmiştir. Bu nedenle konunun Türkiye-NATO, Türkiye-ABD, Türkiye-İsveç arasında bir pazarlık olarak görülmesi sığ bir bakış açısıdır. İsveç’in tüm süreci basit ve fırsatçı bir pazarlık olarak paketleme çabası Stockholm için bir kriz yönetim yöntemi. Maalesef anlaşılabilir ama çok kötü bir yöntem. Bu kötü yöntemin bedelini de Finlandiya’ya yakılan yeşil ışığı izleyerek ödüyor. Washington’un arka kapılardan İsveç’in NATO üyeliği meselesini F-16 meselesine bağlama çabasının başarılı olmadığını da görüyoruz. F-16 modernizasyonu, Türkiye için manalı bir ara-çözümdür, değildir bu ayrı bir tartışma konusu. Biliyoruz ki Türkiye, bu konuyu ABD ile ikili ilişkilerinde bir güven artırıcı önlem olarak gördü. Dolayısıyla olayın Türkiye’ye baskı oluşturma basamağı olarak kullanılması ne ABD’nin ne de İsveç’in işine yaradı.

Elbette bu süreçte Türkiye, İsveç ve Finlandiya’nın süreçte kaydettiği yolu değerlendirme inisiyatifini elinde tutarak ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinistö’nün ziyaretinde Finlandiya’ya vize verirken İsveç’e itirazını sürdürerek pazarlık gücünü göstermiştir. Ankara, bu gücünü seçim yolunda ve ülkeyi vuran depremlere rağmen göstererek, değerli stratejik kazanımları yolunda baskılara direnme gücü olduğunu da kanıtlıyor. Şunu da söylemek lazım; İsveç ve ABD süreci o kadar kötü yönettiler ki Finlandiya sadece aklı selim davranarak, Türkiye’nin direnç oklarının hedefi olmaktan kurtuldu. Bakalım Washington ve Stockholm, Finlandiya örneğinde Türkiye’nin izlediği yoldan gerekli dersleri çıkarabilecek mi?