Mobil Masthead


​100 YILLIK DEVLET MİYİZ?

Ümit G. CEYLAN 02 Kas 2023

"Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır." diyen Cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk aslında bu satırları söylerken ilelebet sözüne işaret ediyordu.

“Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır.” diyen Cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk aslında bu satırları söylerken ilelebet sözüne işaret ediyordu. Yani sonu gelmeyen bir zamana dikkat çekiyordu Gazi. Bu öyle bir zaman ki ne başı ne sonu belli. Başlangıç noktası belli olmayan bir geçmiş, yani belirsiz bir zamandan itibaren var olan ve sonu da asla gelmeyecek olan demektir. Bu da ancak Hak kelamı ile karşılık bulur. Çünkü Hak demek adaletin mutlak biçimde tecelli edeceğidir. Aslında her an bir adalet var. Biz bunu cüzi aklımızla tek başına kafayı masaya koyduğumuzda idrak edemeyiz. Ancak şu küçücük aklımızı büyük akla bağladığımızda her şey yerli yerine oturur. Başı sonu belli olmayan da adaletin her an tecellisidir. 

100 yıl geride kaldı

Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Türklerin ilk defa devlet kurmadıkları aşikardır. Osmanlı’dan evvel Selçuklu, ondan önce beylikler, ondan önce de yine farklı boylarda Türklerin devlet teşkilatlarıyla varlık sürdürdüğünü tarihi kaynaklardan görüyoruz. Türklerin varlığı milattan önce 3000 yıllarına kadar gidebilmektedir. Türkler hep tarih sahnesinde olmuşlardır. Öyle ya da böyle bir şekilde devrin doğasına uygun bir şekilde kurulan devlet yönetme biçimleriyle teşkilatlanmışlardır. O yüzden devlet kurmuş bilinen en eski devletlerdendir.  Batıda olsun doğuda olsun Türklerle temas etmemiş bir topluluk yoktur. Türkleri tarihten kaldırarak bir tarih anlatılamaz. Bu nedenle de ne sadece 100 yıllık bir devletiz ne de Osmanlı ile var olmuş bir milletiz. Türklerin dünya sahnesindeki varlıklarına bütüncül bakmak lazım. 

Adalet ülküsü

Doğrudur. Cumhuriyetimiz 100. yılını geride bıraktı ve ileriye doğru dünya döndükçe devam edecektir. Çünkü Türkler sadece bir kavmin adı bir soyun sopun, bir tarihi anlatının hikayesi değildirler. Türklük bir ülküyü temsil eden anlayışın adıdır. Bu anlayışı benimseyenler de Türk’tür. Bu anlayış da Kızılelma’dır. Yani Türklerde İslamiyet öncesinden beri var olan bir adalet ülküsüne ulaşma hedefi hep vardır. O yüzden hak kelamı dedik. O yüzden adalet diyoruz. Adaleti en iyi temsil eden en iyi koruyan Türkler olduğunu biliyoruz. Varlığımızı 100 yıl ile sınırlamak doğru değildir. Bu bir esaretten kurtuluş da değildir. Bir milli mücadelenin zaferidir Cumhuriyet. Osmanlı zayıfladığından beri geri çekildiğimiz topraklarda asla huzur olmadı. Ortadoğu 100 yıldır kaynayan kazan gibi. O gün geri çekildik. Ama bugün ilerlemek zorundayız. Adalet için bütün dünyanın huzuru için Türkiye’ye ve Türklere ihtiyaç var vesselam.

UYANIYORUZ

Hakkı savunmak zulme karşı durmak zorundayız. Hatırlayalım Hitler’in propaganda bakanının taktiğini. Israrla yalanı savunmak demişti Gobbels. Batı her zaman bizim iyilik için yapmamız gerekeni kötülük için ısrarla yaparak dünyayı kana buladı. Tıpkı bugün İsrail terör devletinin yaptığı gibi. Onlar yalanı, hileyi, kötülüğü ısrarla ambalajlayıp önümüze getirirken biz ne yapıyorduk? Uyuyorduk efendim. Uykudaydık. Hem de çok derin uykulardaydık. Şimdi bir zulümle uyanıyoruz. Bu zalimin görevi bizi uykumuzdan uyandırmakmış şimdi anlıyoruz. Masumlar bizim uyanmamız için kendilerini feda ederek şehadete yürüyorlar. Bu uyanış kalıcı olsun. Ne görüyoruz. Güneş batıdan doğuyor bunu da görüp uyanıyor muyuz? Batı halkları da yıllarca sömürüldüklerinin farkındalar. Onlar da ayaktalar. Mescidi Aksa nasıl Hazreti Peygamberi yükselişe çektiyse inşallah bize de kendi miracımızı yapmamızı nasip etsin. Bir an önce herkes uyansın. Üretmenin ne kadar kıymetli olduğunu görelim. Kendi tohumlarımızı ekmenin ne kadar kıymetli olduğunu görelim. Teröristlerin ürünlerini değil kendi iç piyasadaki üretilenleri almanın ne kadar değerli olduğunu görelim. En önemlisi de birlik ve beraberlik içinde olmayı öğrenelim. Uyanalım dostlar.

Bugün konuk yazar köşesinde yer alan sevgili kardeşim Rabia Yıldırım’a hoş geldin diyorum. Okuyanlar feyz alsın, okuyanı bol olsun. Kalemine yüreğine sağlık.

MASALSI HAYALLERİM

Fotoğraf: Semra Polat

foto kritik0111

Kadim bir şehirde yaşadı mı insan, zaman ve mekân örtüştüğünde masalsı bir sinema gibidir nefes aldığımız iklim. Sinematografik bir yelpazedir duygular, düşünceler ve eylemler. Bazen Çamlıca’ya çıkan bir yokuş, bazen Boğaza inen bir sokak arası iniş. Bazen aşk çıkmazı, bazen balıklara Altınboynuz'da atılan çil çil altınlar. Bazen balıkçı kayığı, kıyıya vuran dalga dalga dalgalar. Denizin tuzu, yosun ve iyot kokusu. Bir başka yelpaze; camiler, kubbeler ve minareler, alemler. Bazen bu şehirde Galata köprüsünden yalınayak yürüyen tulumbacı, baldırı çıplak gibiyim. Yere düşürülmüş gümüş akçenin peşindeyim. Allah vere de tıngır mıngır mazgalların arasından düşmese bari diyerek iç geçiren meteliksiz biriyim. Belki bu şehrin avaresi ve serserisiyim. Severim Haliç köprüsünü, akşam üstünü, utangaç utangaç bakan dolunayı, göz kırpan yıldızları, ateş yakan köprü altı çocuklarını. Severin bu şehrin sokakta yaşayan masum delilerini, velilerini ve masum kimsesizlerini.

RABİA YILDIRIM 

KONUK YAZAR

FİKİR VE ÎMAN

Zaman hep aynı zaman sadece tarihler, tarihlerin getirdiği düşünce iklimleri, çehreler ve mevsimler değişiyor. Ama gelin bugün iklim değiştirelim. Tatlı bir meltem gibi esen iklimlerin en güzeline, peygamber iklimine doğru bir baş uzatalım. 

Hz. Peygamber Efendimizin yaşadığı dönem içinde hususi önem arz eden enstrümanlar arasında soy ve neseb üstünlüğünün yanı sıra güzel söz söyleme sanatı da vardı. Şairler toplum içinde hatırı sayılır bir hürmete mazhar oluyor ve bu özellikleri sayesinde saraylarda ağırlanıyor, halk arasında yadsınamayacak bir saygı görüyorlardı. İşte Hassân bin Sabit (r.a) o şairlerden biriydi. Yazdığı şiirler ve kasideler krallar tarafından taltif ediliyor, arkası kesilmeyen ikramlar ve hediyelerle ödüllendiriliyordu. Şairlerin birbiri arasında kıyasıya rekabet ettikleri ancak bu rekabetin galibinin genelde Hassan bin Sabit olduğunu söylememiz yerinde olacaktır. Öyle ki Gassânî Hükümdarı Amr bin Hâris’in huzurunda birçok şair kasidesini sunmuş, ancak hükümdarın en çok beğendiği kasidenin Hassân’ın kasidesi olduğunu söylemesiyle diğer şairler elleri boş bir halde geri dönmüştü. Bu hadiseden sonra Gassâni saraylarında büyük itibar kazanan Hassân, neredeyse ömrü boyunca bu saygınlığın ikramını fazlasıyla görecekti. Hassân artık şiirlerini Gassânî ve Hire hükümdarlarını övmek üzerine yazıyor, bazen de kendi kabilesi olan Hazrec’in asalet, şeref ve üstünlüğünü dile getirmek üzere çarpışmalara katılıyordu. Ta ki Fahr-i Kâinat (bütün alemlerin kendisiyle övündüğü) Hz. Peygamberle yolları kesişinceye kadar… 

Hassân bin Sabit İkinci Akabe Biatı’ndan sonra müslümanlığı kabul etmiş ve böylece İslam safları şöhreti Hicaz bölgesini aşarak diğer Arap topraklarına uzanan güçlü bir şair kazanmıştı. Hassan artık kalemini, Hz. Peygamber ve onun sancağını taşıdığı İslam adına oynatıyordu. Esasen Hassân’ın gelişi ilâhî plan dahilinde tam yerinde ve zamanındaydı. Zira Kureyşli meşhur şairlerin İslam’ı hicveden şiirleri Hz. Peygamber Efendimizi ziyadesiyle üzüyordu. Şimdi ise Hassân’ın onlara karşı yazdığı hicivler sayesinde bu hüzün bulutu kalkmış yerini sevinç ve mutluluğa bırakmıştı. Hassân’ın kalemi öylesine etkiliydi ki Müslümanlara kılıçsız ve kalkansız nice zaferler kazandırıyor, onun sözleri karşısında düşman biçare bir halde kalıyordu. Teymimoğulları’nın 70-80 kişilik hatip ve şairden oluşan bir heyetle İslam’a karşı gelişini Hassan bin Sabit kalemiyle bertaraf etmiş ve onların bütünüyle İslam’a girişini sağlamıştı. Bedir Gazvesinden sonra Yahudi şair Ka’b b. Eşref’in Kureyşlilerin intikam duygusunu körükleyecek şiirlerine Hassan öyle bir karşılık vermişti ki Kureyşliler değil Ka’b ile görüşmek onu evinde misafir etmeye dahi cesaret edemiyordu. Yine bir gün Kureyşliler haddi aşacak ölçüdeki hicivleriyle İslam ümmetini tahrik ediyor, Hz. Ali “Bu kez ben karşılık vereyim Ya Resulallah” diyerek amca oğlundan müsaade istiyordu. Ancak Hz. Peygamber (a.s) için her zaman liyakat ön plandaydı. Ali b. Ebû Tâlibi, amcaoğlu Hz. Ali’yi çok seviyor ve asla kırmak istemiyor olsa da buna layıkıyla karşılık verebilecek olan Hassan’a müsaade veriyordu. Hassân bu habere o kadar seviniyordu ki “Ya Resulallah yemin ederim ki Busrâ ile San’a arasında (Hicazın kuzeyi ile güneyi arasındaki bölgelerde) beni bu kadar sevindirecek bir dil yoktur” diyerek dilini işaret ediyor, sevincini Hz. Peygamber ile paylaşıyordu. Hz. Peygamber onun bu gayretini ve İslam için verdiği mücadeleyi “Hassânın fıtrî kabiliyetini ve ilhamını Rûhulkudüs teyit ediyor” şeklindeki sözlerle taltif ediyor, hatta onun sanatına ve şahsına duyduğu saygıyı Mescid-i Nebevîde kendisine bir minber tahsis ederek fiili olarak da ortaya koyuyordu. Hassân şiirleriyle müşrikleri hezimete uğratıyor, ancak ilerlemiş yaşı ve bazı sağlık sorunları sebebiyle fiili olarak gazvelere katılamıyordu. Onu çekemeyen düşmanları, Hassân’ın korkaklığından dolayı savaşlara katılmadığını kulaktan kulağa fısıldıyordu. Bu dedikoduların yersizliğini Hz. Peygamber Efendimizin dilinden dökülen ve asırlara intikal eden ilahi bir mesaj niteliğindeki şu sözlerinden anlıyoruz: “Hassân’ın hicivleri [fikirleri ve kalemi] müşriklere karşı atılan oktan daha etkili olacaktır.”  Bu sözün bir tezahürü olarak ilerleyen yıllarda Hassân “Ebü’l Hüsam” (Keskin Kılıç sahibi), Ebü’l Mudarrip (iyi savaşçı) unvanlarıyla tanınacaktı.   

Hz. Peygamber İslam’ın yayılması uğruna, çağının bütün kuvvetlerini bir arada kullanacak kadar kabiliyetli ve basiret sahibiydi. Müşrikler tarafından Müslümanların maruz kaldığı yoğun hakaret, aşağılanma ve yaşam haklarını kısıtlayıcı zulüm unsurları dışında tebliğ vazifesinde her zaman uzlaşmacı yollar ön plandaydı. Zira bir gazve dönüşü söylediği “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” sözünden, fiili savaşın görünen kuvvetlerle verilmiş bir mücadele olduğu, asıl cihadın ise görünmeyen kuvvetlere karşı verilmesi gerektiğini anlıyoruz. Gerçekten de O yüce ahlaka ve imana fiili savaşın getirilerinden daha fazla sarılmıştı. Bunun tezahürü olarak İslam’ı sadakatin biricik örneği Hz. Ebubekir, adaletin numunesi Hz. Ömer, hayanın tertemiz yüzü Hz. Osman, fütüvvetin ve ilmin kapısı Hz. Ali, cesaretin simgesi Hz. Hamza, belâgat sanatının keskin kılıcı Hz. Hassân ve daha niceleri ile zırhlamış, son deminde insan hakları beyannamesi niteliği taşıyan “Veda Hutbesini” ümmetine miras bırakarak dünyasını değiştirmişti. 

Zaman hep aynı zaman sadece tarihler, tarihlerin getirdiği düşünce iklimleri, çehreler ve mevsimler değişiyor. Bizim yaşadığımız çağın iklim koşulları ise seyrettiğimiz ve tecrübe ettiğimiz hadiselerin etkisiyle sert ve soğuk esebiliyor. Bu koşulları bertaraf etmenin yollarını Hz. Peygamberin yüce himmetine sığınmakta ve onun işaret ettiği hasletlerde buluyoruz. Çünkü biliyoruz ki tatlı bir meltem gibi esen sadece ete kemiğe bürünmüş bir beden değil; sadakat, adalet, haya ve cesaretle örülmüş üstün bir ahlak ve bu üstün ahlakın tezahürü olan “iman” ile zırhlanmış bir aklın, üreteceği kuvvetlerdir. Sözü Hassân b. Sâbit’in Hz. Peygamber’in ardından yazdığı şu olağanüstü şiir ile bağlayalım: 

“Allah gözlerimin nurunu alınca, lisanıma ve kalbime onların nurunu koydu

Zeki bir kalp ve çürük olmayan akıl ile, ağzımda keskin bir kılıç gibi cevherim var!” 

HER KAREDE BİR HİKAYE SAKLI

Bir fotoğrafçı ve bugünkü Mini Röportaj köşemizin konuğu Semra Polat, çektiği fotoğraflarında gördüğü ve sevdiği İstanbul’u yansıtıyor. Bu röportajda fotoğraf sanatının bakış ile ilişkisini beraber irdeliyoruz. Görmek için bakmaya gerek var mıdır? Ya da bakan herkes görebilir mi? O halde bakar körler hakkında neler söyleyebiliriz? Baktığımız yerde neyi görmek isteriz? Bir fotoğraf insana neyi gösterir? Bakışlarımız iç dünyamızı zamanla değişir mi? Bu ve benzeri soruların peşine düştüğümüz bir röportajla karşınızdayız bu hafta. Biz sorduk fotoğrafçı Semra Polat yanıtladı. İşte o sorular ve cevaplar;

Mürvet KARA

• Sizce bakmak ve görmek aynı şey midir?

Elbette, bakmak ve görmek aynı şey değildir. Hani sormuşlar Mevlana'ya, “Bakmakla görmek arasındaki fark nedir" diye. Cevaplamış Hz. Mevlana; “Senin baktığına herkes bakıyor ama görebildiğini herkes görüyor mu?” Aralarındaki tek fark insanın kendi farkındalığı ile görebilmesi. Bir gün Eyüp Sultan'ın muhtelif yerlerinde fotoğraf çekip onları sosyal medyada paylaşmıştım. Kardeşim fotoğrafları gördükten sonra bana şöyle demişti. "Abla, yıllardır bu güzergahta gider gelirim ama bu kadar güzel bir yer olduğunu hiç fark etmemiştim." Bu tamamen farkındalıkla alakalı bir durum.

• Fotoğrafta neyi görmek istiyorsunuz?

Özellikle görmek istediğim bir şey yok. Görmek istediğim değil de algıda seçicilik demek daha doğru olur sanırım. Örneğin; saçları simsiyah birisi saçlarını sarıya boyattığında ondaki bu değişimi fark etme ihtimalim oldukça zayıftır ama bir ağacın mevsim geçişinde her yaprağındaki renk değişimini fark ederim. Benim yaptığım hayatın akışı içinde bir şeylerin farkına varmak ve gördüklerimi herkese gösterip herkesle paylaşma arzusu.

• Fotoğraf çekerken göstermek istediğiniz şey nedir?

O an içinde yakaladığım her karenin bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafa bakan herkesin o hikayeyi görmesini ve kendince yorumlanmasını istiyorum, fotoğraflar hakkında bana yapılan dönüşler de gösteriyor ki bunu başarabiliyorum, bu da beni mutlu ediyor.

• Görmek istediğiniz şey ile göstermek istediğiniz şey aynı mı?

Evet. Özellikle İstanbul hem çok kalabalık hem de çok gürültülü. Görüntü ve ses kirliliği çok fazla. İnsanlar genellikle bunların hepsine maruz kalarak bu hengâme içinde yaşarlar. Ben bütün bu olumsuzlukları filtreliyorum bir şekilde. Görmek istediğimi görüyorum, duymak istediğimi duyuyorum. Mesela insan gürültüleri, trafik, egzoz ya da İstanbul'un güzelliğini gölgeleyen afişler, bunların hiçbirini duymam, görmem. Sadece martıları duyarım. Kargaların sesi, vapur sireni, dalga sesi…  Kız Kulesi’ni görürüm sadece, bir tek o vardır. Ya da Galata Kulesi ve bir tek ben varım. İşte çektiğim fotoğraflarda da benim gördüğüm, benim sevdiğim İstanbul vardır.

• İnsanlar gördüğü şeylerle değişiyor mu? Sizce fotoğraf sanatının insanları dönüştürme gücü var mı?

Gördüğümüz, duyduğumuz, farkına vardığımız her şeyin böyle bir etkisi vardır. İnsanın her an değişime açık olduğunu düşünüyorum. Kendimden örnek verecek olursam, yaşadığım her an değiştiğimi görebiliyorum. Tıpkı benim gibi etrafımdaki her şey değişiyor. Mesela aynı fotoğrafı iki kez çekmem mümkün değil. Her şey anda kalıyor. Yani gördüğüm ve belgelediğim o anda. Sanatı ele alacak olursak, insanlardaki dönüştürme etkisi sadece fotoğraf sanatında değil, bütün sanatlar için geçerlidir. Güzellik ve estetik olgusu insanı pozitif anlamda dönüştürebiliyor.