TÜRKİYE'DE KONSERİN ADI: GÜM GÜM GÜM

Magazin Pazar 15 Eylül 2019 03:00

Fırsat buldukça tarzları ne olursa olsun her türlü solist ve grupların konserlerine gidiyorum.

Türkiye'de konserin adı: GÜM GÜM GÜM

Micheal KUYUCU

Bu konserlerde solistlerin repertuvarından tutun, orkestralarına, solistlik kabiliyetlerine kadar her şeyi inceliyorum. Hatta o dinletiye gidenlerin demografik profillerini, siyasi görüşlerinden tutunda ekonomik statülerine kadar her şeyi inceliyorum ve özellikle hedef kitleleri hakkında kendi kendime bazı yorumlar yapıyorum. Bunları yaparken dikkatimi çeken iki önemli şey var. Birincisi konser dinleyicisi, ikincisi ise konserler veren solistlerin orkestraları. İkisi de özetle yerlerde dökülüyor.

Süper güçler sosyal medya ile bizi işgal etti

Konser izleyicisinden başlayayım. İki şeye odaklanmış durumdalar. Selfie çekmek ve eller havaya dans etmek. Başka hiçbir şey umurlarında değil. Yakın geçmişte geçen ay sanırım, bir konserde iki saat boyunca önümde oturan yaşları 30-35 aralığında olan iki kadın, konser boyunca sadece ve sadece selfie çektiler. Onları görünce ben daraldım, onlar bunu yapmaktan daralmadılar. Bir de ellerini kaldırıyorlar, garip garip hareketler, Allah’ım gördüm ama bu kadarını da görmedim. Bir ara delirdiğimi düşündüm, “yeter indirin şu telefonunuzu önümü göremiyorum” diyecektim ki tuttum kendimi ve sustum. Dünyayı yöneten ekonomik güç sosyal medya vasıtasıyla Türkiye’yi ciddi ciddi avucunun içine altı. Bu çok ciddi bir işgal hareketi aslında. Eskiden böyle şeyler yoktu, ama şimdi hiç cephane olmadan savaşlar açan süper güçler bu savaşları istediği anda kazanacak seviyeye gelmiş durumda sosyal medya sayesinde. Şu an ben de dahil hepimiz, tüm toplum, bu sosyal medya illeti yüzünden işgal altındayız. Kimse kusura bakmasın ama bu böyle, dilerim ileride bu sosyal medya yine bir toplumsal hareketin öncülüğü yapmaz diyorum ve asıl konumuza dönüyorum.

Konser veren tüm solistler panik içinde

Konserleri izlerken dikkatimi çeken bir diğer önemli konu, konserleri veren solistlerin şaşkınlıkları ve panikleri. Her ne kadar hepsi cool duruş sergilese de hepsi panik içinde. Hepsinde bir yeni nesli ve popüler kültürü yakalama derdi var. Kimisi rock şarkılar söylüyor, kimisi RAP yapıyor, kimisi kendi repertuvarını çöpe atıp popüler şarkıları söylüyor vs.vs. Orkestralar oradan buradan toplama orkestralar, şarkıları yarım yamalak çalıyor, prova yok, duygu yok, müzikalite yok… Yok da babam yok. Solistlerin bu popüler kültüre, popüler kültürün ne olduğunu - yani neyin popüler olduğunu - bile bilmeden sağa sola saldırıyorlar. Sen bir arabesk şarkıcısı isen neden RAP yaparsın? O RAP sana yakışıyor mu? Senin hedef kitlen yani müşterin onu sevecek mi? YouTuber’lara özenmek isteyenler öylesine komik duruma düşüyor ki. Ama bunu anlamıyorlar.

Yerlerde sürünen orkestralar

Gelelim orkestralara ve ses sitemine. Konserlerde çalan orkestralar çok kötü. Hiçbir solist çıkıp da bana “ben kaliteli bir orkestra ile müzik yapıyorum” demesin, geçmişimde orkestra şefliğine seviyesine kadar varan bir müzik eğitimim var havalarını bozarım. Tüm orkestralarda sıkıntı aynı. Hepsi tek parti çalıyor, öyle bir düzenleme yapayım, bir kontrşan ekleyeyim, flüt susarken, piyano başlasın, piyano susunca bilmem ne başlasın yok. Harale gürele çalıyorlar. Buna bir de konserlerdeki ses düzenini yapanların basiretsizliği eklenince ortada bir gürültüden başka bir şey çıkmıyor. Ses sistemleri tamamen gürültü yani yüksek desibel mantığına göre kurulmuş. Yüksek ses vereyim yeter. Konseri izlerken sadece bir “güm güm güm güm güm güm güm” duyuyorsunuz. Enstrümanların detayları yok, sanırsınız ki orada piyanist orada akrobasi hareketleri yapıyor. Orada piyano mu var, obua mı var, kimsenin umurunda da değil. Kemanlar arada bir ara nağmeler ile olaya giriyor. Kalabalık olsun diye büyük orkestraları oraya dolduruyorlar ama ne o orkestralardan ses çıkıyor ne de o orkestralara partisyon yazacak bir maestro çıkıyor. Ne oluyor? Konserde bol bol selfie çekenler, hoplayıp zıplayanlar ve güm güm diye af edersiniz ama anıran orkestralar ve dinletiler çıkıyor. Bu bana küfür gibi geliyor. Ama maalesef Türkiye’de müziğin hâli ortada. Çok dürüst, samimi ve üzülerek söylemek isterim ki son iki üç yılda, İBB’nin CRR salonunda yaptığı birkaç etkinlik dışında hiçbir müzik etkinliğinden zevk almadım müzikal olarak.

Herkes Ajda değil

Konser mekanları ayrı, orkestralar ayrı dert. Orkestralar çok ciddi hatalar da yapıyor. Hatalar bir de öyle böyle değil, ciddi hatalar. Yanlış nota basarsın olur, susarsın olur, ama şarkıların trafiklerini unutmak affedilecek şey değil. Önlerinde nota yok ağaların kafalarına göre kulaktan çalıyorlar. Her konserde en az beş, on hata yakalıyorum. Ama beni en çok kahreden Ajda Pekkan’ın konserindeki hatalar oldu. Neden diyeceksiniz çünkü Ajda Pekkan benim gözümde Türkiye’nin bir numarası ve üstünde kimse yok. Onun konserlerine paramla giderim, asla davetiye istemem, albümlerini satın alırım beleşe gelse bile armağan ederim birine. O sevdiğim sanatçının ekonomisine de katkım olsun isterim. O kadar severim Ajda’yı ama maalesef son iki yıldır o da bu kötü soundlu konserler kervanına katıldı. En son Harbiye Açık Hava konserinde “Yaz Yaz Yaz” klasiğini seslendirirken, orkestrada kemanlar ara solodan tekrar başa dönerken öyle bir trafik hatası yaptı ki Ajda kimseye takmadan tek başına kendi kendine götürdü şarkıyı. Şarkıda kemanların yaptığı o hata beni o an delirtti, “hadi ya …..” şeklinde bir tepki verdim ki yanımdakiler bana baktı utandım. Ajda o kadar iyi bir solist ve sahnesine o kadar hâkim ki konserleri en kötü orkestralar ile götürüyor. Ama herkes Ajda değil.

Kimse iş yapmıyor herkesin derdi başka

Bu konserler ilgili bir son sözümde mekanlar ile ilgili. Türkiye’de özellikle İstanbul’da doğru dürüst konser alanları da yok. Zorlu PSM duyum olarak fena değil ama küçük bir salon. CRR iyi bir salon hem konforlu hem de en azından kısmen sesleri duymanıza imkân veren bir yapısı var, yani sesler çarpmıyor. Ama açık hava mekanlarımız rezalet. Özellikle Harbiye Açık Hava sahnesi ses olarak çok kötü. Buna bir de orkestra ve solistlerin umursamazlığı da eklenince Harbiye’de konser izlemek ve iyi ses duymak nerdeyse imkânsız. İBB’nin Harbiye’yi restore etmesi lazım ya yeni bir mekân yapsın ya orayı toparlasın ya da yıkıp yeniden yapsın. Bakın Aspendos’a M.S. 2 yüzyılda yapılmış, kaç yüzyıl kullanıldı. Oradaki yapı sesin yayılmasına o kadar güzel bir imkân tanımış ki, sese doğal bir efekt katıyor. Bizim hala bir Aspendos’umuz bile yok. Yani kimse kusura bakmasın, en büyük starlar dahi, ortalıkta “ben müzik yapıyorum” diyenler de “bu mekanın sahibi” kavgasına girenler de dahil buna, hepinizin aklı fikri magazin yapmak, ona buna laf atmak filan. Hiç kimsenin umurunda değil iş yapmak. Türkiye’de kaç tane konser albümü yayınlandı? Avrupa içinde en düşük konser albümü yayınlayan ülke biziz. Neyi yayınlayacak ki adam daha konser orkestrasını kuramıyor, ne konser albümü yayınlayacak. Bu söylediğim “kimse iş yapmıyor, herkesin derdi başka” tezi sadece müzik için değil. Tüm branşlarda var, eğitim de de var, sanatta da var, medyada da var. Bu maalesef toplumun kanına işlenmiş durumda.

***

Maltepe Çocuk Üniversitesi kayıtları devam ediyor

Geçtiğimiz hafta Maltepe Çocuk Üniversitesi ile ilgili bir şeyler paylaşacaktım. Sonra bunu bir sonraki yazıma saklayayım dedim, o yazıyı sildim ama Maltepe Çocuk Üniversitesi konusu o kadar beynime kazındı ki, “Günün Sorusu: Üniversite Satılır mı?” başlıklı yazımda bir bilgi yanlışı yaptım. Yazımda Doğuş Üniversitesinin yakın geçmişte Maltepe Üniversitesi tarafından satın aldığını yazmışım.  Bilmediğim bir konu olsa bilgisizlikten yazdım diyeceğim, ama bazen kalem şaşırıyor. Üniversite yönetimi bu konuya dikkat çeken bir bilgi yolladı bana. Bunun üzerine ben bu hatamın farkına vardım ve hemen düzeltmek istedim. Doğuş Üniversitesi geçmişte Beykent Üniversitesi tarafından satın alınmıştı, Maltepe Üniversitesi tarafından değil. Bu hatayı düzeltmek ve dalgınlığıma gelen o cümlenin doğrusunu yazmak benim boynumun borcu oldu.

Maltepe Üniversitesinin çocuk üniversitesi projesi benim çok hoşuma gitti. Çeşitli yaş gruplarındaki çocuk ve gençlere yönelik tasarlanan ve içinde bilim, sanat, spor gibi alanlarda eğitim programları içeren çocuk üniversitesinin amacı geleneksel okul içi öğrenme faaliyetleri dışında çocuk ve gençlerin üniversitede bir eğitim alması olarak açıklanmış. Eğitim üç ay sürüyor. Bu eğitimde çocuklara düşünme becerilerini geliştirme, yaratıcı düşünmelerine katkı bulunacak eğitimler, duygusal ve sosyal beceri eğitimi gibi temel bir eğitim veriliyor. Buna ek olarak arkeolojiden kısa film yapımına kadar pek çok içeriğe sahip seçmeli dersler de var. Çocuk üniversitesi 5 Ekim 2019 tarihinden 4 Ocak 2020’ye kadar açık olacak ve dönem sonunda derslere katılan çocuk ve gençlere bir kep töreni düzenlenerek başarı belgeleri verilecek. Dersler cumartesi günleri 09:50- 13:10 saatleri arasında yapılacak. Bu proje çok Avrupai bir proje. İnsanların daha çocukken eğitim alması çok önemli. Bu tür eğitimler onları kendilerini geliştirmesine katkıda bulunacağı gibi, çocukların gelecekte meslek seçiminde de önemli bir rol oynayacağına inanıyorum. Dünyadaki tüm başarılı sporcular, sanatçılar, mucitler çalışmalarına çocuk yaşta başladılar. Bu tür eğitimler çocukların kendilerini keşfetmelerinde de önemli bir faktör. On dört haftalık eğitim programının fiyatı 1.750 TL. Öyle çok pahalı da değil. Türkiye’de çocuk üniversitesi bilinci belki daha tam oturmadı, belki biraz erken gibi ama geç olmadan da ailelerin çocukları için bu tarz eğitimleri dikkate almasını öneriyorum. Çünkü Türkiye’nin ve Türk gençlerinin en çok ihtiyaç duyduğu ve duyacağı şey eğitim. Bunu da ne kadar süslersek o çocuğun gelişimine o kadar katkıda bulunuruz.

***

Sanatseverler İ.K.Ü’ye

Üniversitelerin etkinlik ve sanatsal faaliyetlerde bulunmasını ben çok önemsiyorum. Üniversite sadece ders verilen binalar olmamalı. Güzel sanatsal faaliyetlerinde yapıldığı yerler olmalı. Sanata da katkıda bulunmalı. Bunu yapan üniversite nerdeyse yok. Bunun için İstanbul Kültür Üniversitesinin bu haberini görünce çok sevindim.

İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Galerisi 2019-2020 sanat sezonunun ilk sergisinde Gökçe Erhan, Alper Aydın, Yüksel Dal ve Ahmet Duru’nun eserlerinden oluşan seçkiye ev sahipliği yapacak. 25 Eylül Çarşamba günü saat 15.00’da İKÜ Ataköy yerleşkesinde açılıyor. “Spiral Jetty” adlı karma sergi, aynı zamanda 16. İstanbul Bienali’yle de paralel olarak ilerleyecek.

Sergideki eserler; Robert Smithson’un efsanevi Spiral Dalgakıran’ında olduğu gibi yolculuk, kayıt, tanıklık, deneyim gibi temsili aşan yöntemleriyle, insan ömrünün sonluluğunu doğanın sonsuzluğu içinde anlamlandırmayı öneriyor. İşlerin her biri performatif arka planları, güncel kaygıları ve zamana dair derin kavrayışlarıyla birbirine dokunuyor. Bu yıl “7. Kıta” temalı 16. İstanbul Bienali’yle paralel olarak ilerleyecek sergi, 23 Ekim Çarşamba gününe kadar ziyarete açık kalacak.

***

Cazın en iyileri bu festivalde buluşacak

XJAZZ Festivali, beşinci yılında ilk defa Ankara'da açık havaya açılıyor. 28 ve 29 Eylül tarihlerinde 6000 kişilik kapasitesiyle Ankara’nın en önemli etkinlik ve konser mekanlarının başında gelen ODTÜ M.D. Vişnelik Tesislerinde gerçekleşecek olan festival elektronik, Afrika ve neo-klasik müzik ve cazı diğer müzik stilleriyle birleştirirken bu yıl spektrumunu açarak doğaçlama electronica ve minimalist klasik müziğe de yer veriyor.

Festivalin ilk gününde Hollandalı Harm Coolen ve Merijn Scholte Albers’in elektronik müzik projesi Weval, çok yönlü bir saksafon virtüözü İlhan Erşahin'in “OceanvsOrientalis” projesi, son yıllarda uluslararası müzik sektöründe heyecanla karşılanan ve sayısız Avrupa konserini veren Gaye Su Akyol, dijitalden de analogtan da feyz alan; caz, hip hop ve doğaçlama türünde dikkat çeken Bobby Rauche sahne alacak. Özetle Ankaralı cazseverler caza doğacak.

***

Ümit Besen ile Cengiz Kurtoğlu Yılın Konser Düetine İmza Attı

İkisi de Türkiye’de seksenlerin en popüler müzik türü olan taverna müziğinin en popüler ismi. Ümit Besen, seksenlerin hemen başında popüler olurken, Cengiz Kurtoğlu seksenlerin ortalarında zirveye çıktı. Seksenler gerçekten de ilginç bir dönemdi. Evren Paşa’nın nutukları ile geçen yılların ardından Özal’ın sosyal devleti tamamen bitiren liberal politikaları müziğe de yansımıştı. Pop müzik kanadı kırılan bir kuş gibi çırpınırken, taverna müziği ciddi bir popülerlik kazanmıştı. Ümit Besen, “Nikah Masası” ile Cengiz Kurtoğlu ise “Liseli” ile zirveye çıkmıştı.

İşte bu iki önemli yorumcu geçtiğimiz hafta Poll Production’un düzenlediği Harbiye Açık Hava Konserleri kapsamında bir araya geldi. Bu iki önemli ve bir döneme imza atan ismi bir araya getirme fikri müzik dünyasına pratik ve yaratıcı zekası ile çok sayıda proje kazandıran Polat Yağcı’dan çıktı. Bir dönemin iki rakibi 2019 yılında ortak konser verdi. Polat, o kadar zeki ve iş bitirici bir adam ki hayatta bir araya gelmeyen Zeki Müren ile Bülent Ersoy’u da eminim eğer Müren yaşasaydı, Harbiye’ye beraber çıkartırdı.

Konseri çok merak ettiğim için izledim, dinledim hatta inceledim. Önce Cengiz Kurtoğlu sahne aldı, sonra ona iki şarkıda Ümit Besen eşlik etti. Konserin ikinci yarısında Ümit Besen sahne aldı finalde de Cengiz ile Ümit beraber sahne alarak düetler yaptılar. Mustafa Sandal da sahneye çıktı ve Cengiz Kurtoğlu ile beraber “Sonuna Kadar” adlı bestesini seslendirdi. Ümit Besen’in sahne aldığı sırada ise Pamela sahneye çıktı ve Besen’le beraber “Seni Unutmaya Ömrüm Yeter mi” adlı şarkısı seslendirdiler.

Ne varsa eskilerde var

Ümit Besen daha bir cover takıldı sahnesinde ve günümüzün sevilen şarkılarını seslendirdi, Cengiz Kurtoğlu ise kendi repertuvarına ağrılık verdi. Şimdi klişe olacak ama yine ne varsa eskilerde var diyeceğim. Her ikisi de sahnelerine o kadar hakimdiler ki, şaşırdım. İkisinin ortak bir özelliği daha vardı, o da ikisi de bir sonraki kuşağı yakalamayı başarmıştı. Bunu konserde de gördüm. İzleyenlerin çok büyük bir bölümü gençti. Hatta Cengiz Kurtoğlu bir ara espri yaparak “eskiden beni izleyen anneanneler şu an evlerinde uyuyor ama torunları burada” dedi. Ben ikisini de alacaklı gözle izledim. Cengiz Kurtoğlu sıcaklığı ve gençleri çeken beden diliyle ilk popüler olduğu dönemden sonraki nesli yakalamayı başardı. Ümit Besen ise özellikle gitarıyla rocker gibi poz verdiği “Başka” albümüyle bunu başardı. Ben Ümit Besen’in bu kadar iyi gitar çaldığını o gün öğrendim. Adamcağız yıllardır piyanosunun başına oturup tın tın tın şarkılar söyleyip bizi hüzünlendirdi. Meğer içinde nasıl bir genç ruh varmış. Orkestrasının tamamını gençlerden oluşturdu, rock temalı bir sound sundu ve gitarını alıp sahnede öylesine çılgın sololar attı ki bir ara sahnede bir rocker mı var diye sordum kendime. İkisi de büyük usta ve ikisi de tarzları ne olursa olsun Türk müzik endüstrisine çok ciddi şeyler kattı. Bu tarz ikili konserlerin devam etmesi en büyük dileğim. Sahnedeki bu dostluklar topluma da yansıyor, bu da gergin olan kutuplaşmış toplumu az da olsa rahatlatıyor.