YUNAN SADECE YUNAN DEĞİL

Tarık ÇELENK 09 Eki 2020

Yunan düşüncesinin oluşmasında mitoloji ve destanların temel yansımaları vardır.

Kabul etmeliyiz ki antik Yunan filozoflarının alem ve varlık algısı hiçbir zaman kendi başına tekâmül etmemiştir. Savaşlarla veya deniz ticaret yolu ile özellikle İskenderiye üzerinden Antik Mısır’dan, Harran’dan[1] ve Sasani-Hind kültüründen oldukça etkilenmiştir. Bunların başında alemin veya maddenin ezeliliği inancı-varsayımı gelir[2]. Platon, Thales ve Pisagor gibi kısmen irfani-gnostik görüşleri savunan önde gelen Yunan düşünürlerinde de hermetik[3] Mısır geleneğinin etkisi açıktır.

Yunan düşüncesinin oluşmasında mitoloji ve destanların temel yansımaları vardır. Yunan mitolojisindeki evrende her şeyden önce kaos vardı, Kaostan doğan Tanrı Gaia diğer Tanrıları doğurur. Bu yaklaşım bir bakıma ezeli madde, sebep sonuç ilişkilerine bağlı bir rasyonel alem tasavvurunun temelini teşkil eder.

MİTOLOJİDEN FİZİK ALEME GEÇİŞ

Milet okuluyla birlikte Yunan mitolojisinden Yunan düşüncesine geçiş başlamıştır. Buna Kozmogoni’den (evren yaratılışı anlamı) Kozmolojiye (çalışan evrenin incelenmesi) veya doğa olaylarının mistik güçlere bağlanmasından, sebep sonuç ilişkilerine- causality- fizik kanunlarına bağlanması süreçlerine geçiş de diyebiliriz. Yunan mitolojisi bugün dahi batı kültür, sanat ve inanç dünyasının hala içindedir diyebiliriz.

Doğa olaylarını, mitolojik veya pagan inanışı, tamamen mistik güçlere bir hiyerarşik düzene, maneviyata bağlıyor. Milet okulu ise bu hiyerarşik düzeni bir kenara bırakarak eşitlikçi (egaliteryan) bir sebep sonuç ilişkilerine, nedenselliğe bağlıyor. Milet okulunu oluşturan politik bileşenler demokrasi ile yönetilen özerk şehir devletçikleriydi. Spartalılar bu bileşende yoktu.

Ancak şunu da kabul etmemiz gerekir ki bugünkü batı modernitesi, profan (din dışı) ve teknik dünyanın temelleri Aristo’nun önderlik ettiği antik Helen rasyonalizmi ile atılmıştır. Bunda Endülüs odaklı İbni Rüşd, Razi ve Farabi gibi rasyonel gerçekliğe önem veren Müslüman filozofların da katkıları olmuştur.

Deneysel bilimin ilk öncülerinden sayılan Roger Bacon (ö.1292) İngiliz Françisken filozof Endülüs düşünce havzasından oldukça etkilenmiş ve Endülüs’ten kazandığı ilkeleri rehber edinmişti[4], Avrupa’ya da Paris Üniversitesinden belirttiğimiz gibi Thomas Aquinas ile Endülüs bakış açısını yaymaktaydı. Sonradan üniversitelerde kullanılacak cüppe ve serpuşuyla bunu yapmaktaydı. Roger Bacon[5] doğayı anlamaya çalışmak ve ona uyumlu olmayı savunuyordu.

BAK SEN KARANLIK ORTA ÇAĞDA ŞU KAFİRLERİN YAPTIĞI İŞLERE

Orta çağa batılı tarihçiler 19.yüzyılda karanlık çağ adını takmışlar ancak ne çelişkidir ki Orta çağ papalığa bağlı manastırlar ve keşişler entelektüel bir kadim kütüphane havzaları gibiydiler. Bu kaynak, batının Medici aileleri gibi finansı ve bankacılık sistemini organize eden ailelerin desteğini alınca, Rönesans akımının temelini oluşturdu. Biz şu gün itibariyle ne yazık ki o dönem ve bugün medreselerin kadim kitaplık kaynaklarından veya finanse eden müminlerden sıkça söz edemiyoruz.

Ancak kendinden sonra gelecek bir diğer Bacon, Francis Bacon’un (ö.1626) doğaya bakışı pek o kadar insaflı olamayacaktı. Aydınlanma paradigmasının oluşumunda önemli etkileri olan İngiliz filozof F. Bacon insanın doğa üzerindeki egemenliğinin son çizgisini oluşturacak bir toplum düşü kuruyordu. Zaten İngiliz filozof matematikçi Newton’un (ö.1727) illetsiz saf matematik ile modellenmiş fizik anlayışı Aydınlanma veya başka bir değişle profan (din dışı) çağı pekiştiriyordu. Artık bu saatten sonra bilgi sorunu olarak değil ama konu alanı olarak Metafizik konuşulmayacaktı.

İSLAM FİLOZOFLARI MANEVİ ALEME KARŞI DEĞİLLERDİ

Sanılanın aksine Aristo’nun madde merkezli ve fizik üstüne tanımlı alem tasarımını esas alan İslam filozofları, külli akıl, ilham, ruh gibi fizik ötesi irfani anlamda modellemeler de yapmışlardır. Hatta İbni Sina bu alanda aşırıya gitmekle suçlanmıştır.

İbni Sina etkisinde kalan Fahreddin Razi ve takipçisi Siraceddin el Urmevi (ö.1283) Nakil, Akıl ve İrfani (tasavvufi) bilgi anlayışı arasında inkar etmeden denge kuran bilgi modellemeleri geliştirmişlerdir. Farabi’nin yolundan giden İbni Bace’nin Gazali’nin tasavvuf yoluyla ulaşılan saadetin aslında lezzet olduğunu gerçek saadete akıl ile ulaşılabileceği tezi ilginçtir. Sonradan İbni Haldun da Farabi ve İbni Bacelerin yolunu ve yöntemlerini izlemiştir.

Meşhur temel sorulardan biri de bizde bir düşünce geleneğinin olup olmadığına ilişkindir. Helenistik düşünce geleneği oluşmuş ve ekol olarak da devam etmiştir. Thales’in (M.Ö. 6.yüzyıl) Milet okulu, Platon’un Sempozyumu (Şölen) veya Aristo’nun Lisesi gibi. Bizde ise Endülüs’te Toledo veya Bağdat’ta Beytül-hikme gibi. Endülüs’ün Katolikler, Bağdat’ın ise Moğollar tarafından yağmalanması ile bu geleneğin sonlandığını söyleyemeyiz.

Felsefenin İslami bir varlık arayışları ve tasnifi çerçevesinde Osmanlı düşünce geleneği ve medreselerinde var olması 16. Yüzyıla kadar devam etmiştir. Burada Davut Kayserili, Kadı Siracettin, Kınalızade Ali, Taşköprülüzade Ahmet gibi isimleri hatırlatabiliriz.

KEŞKE FATİH ANLAŞILABİLSEYDİ

Fatih Sultan Mehmet tehafüt diye adlandırılan felsefe-kelam-tasavvuf ilişkisi üzerine bağımsız tartışma platformları oluşturmuştu[6]. Fatih’in İbni Rüşd’ten oldukça etkilendiğini görebiliyoruz.

Osmanlı’da Felsefeye karşı takınılan olumsuz bazı tavırlara XVII. yüzyıl Osmanlı bilginlerinden Kâtip Çelebî (ö.1657) işaret etmektedir. Zira Kâtip Çelebî’ye göre Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Kanuni Sultan Süleyman dönemine (1520-1566) kadar olan devrede, din ile felsefeyi uzlaştıran gerçek bilginler şöhret kazanmıştır. Ancak diğer taraftan Fatih[7], Medâris-i Semâniye diye adlandırılan sekiz medreseyi yaptırmış, vakfiyesinde Haşiye-i Tecrid ve Şerh-i Mevâkıf okutulmasını kayıt altına aldırtmıştır. Fakat daha sonraki dönemlerde medreselerde[8]  bu dersler kaldırılmıştır. Medreseleri değerlendirirken de dönemlerinin siyasi ve toplumsal yapılarına bağımlılıklarını gözden kaçırmamamız gerekiyor.

Yarın: Katip Çelebi çok çırpınmış

[1] Harran İslam inancından önce Pagan, Sin, Yıldız-Gezegen Kültü, Sabiîlik, Gnostizm, Daysanizm gibi köklü bir kültür yapısı olan bölgede felsefî okullarda bir çok alim eserleriyle ön plana çıkmıştır.

 
[2] Christopher Knight ve Robert Lomas, The Hiram Key (Hiram Anahtarı) adlı kitaplarında Eski Mısır'ın masonluğun kökeninde çok önemli bir yeri olduğunu anlatırlar. Yazarlara göre Eski Mısır'dan çağdaş masonlara miras kalan en önemli düşünce ise, "kendi kendine var olan ve rastlantılarla evrimleşen evren" fikridir. Mısırlıların bu büyük yanılgılarını yazarlar şöyle açıklamaktadırlar: "Eski Mısırlılar maddenin her zaman için var olduğuna inanıyorlardı; onlar için bir Yaratıcının mutlak olarak hiçlikten bir şey yapmasını düşünmek mantık dışıydı."

Onların görüşüne göre, maddenin kendi içinde bir gücü vardı, bu dünya, kaosun içinden düzenin doğmasıyla oluşmuştu... Bu kaotik duruma "Nun" adı veriliyordu ve aynı Sümerler'in tanımı gibi... karanlık, güneşsiz, sulu bir derinlikti, bu derinlik kendi kendine düzenin başlamasını emretmişti. Kaosun maddesinin içinde yer alan bu gizli güç, kendi varlığının bilincinde değildi; o bir olasılıktı, düzensizliğin rastgeleliği ile birleşmiş bir potansiyeldi.
[3] Mısır’da Kral Toth, Eski Yunan’da Hermes ve İslamiyet’te İdris Peygamber olarak bilinen Adem’in yedinci torunu binlerce yıldır bu kültürler ve dinler üzerinde önemli etkiler bıraktı.

 
[4] Endülüs’te İslam, Timaş yayınları R. Garaudy
[5] Rager Bacon'un anlayışına göre gerçeğin önünde engeller bulunmaktadır. Bu engellerin cehaletin nedenleri olduğunu savundu. Opus Majus adlı eserinde bunu dile getirdi. Bu engeller aşağıdaki şekilde sıralanabilir:

·         Otoriteye bağlılık

·         Skolastik gelenek

·         Eğitim yetersizliği

·         İnsanların cahilliklerini gizleme tutumları.

Bacon, aynı zamanda otoriteye bağlılık ve aşırı güvenin bilimsel bilgi için büyük tehlike olduğunu savunur.

 
[6] Osmanlı düşünce geleneği, felsefe, kelâm ve tasavvufun bir terkibi niteliği taşımaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in Molla Câmî’ye “hakikati arayan gruplar” diye nitelediği felsefeciler, kelâmcılar ve sûfîlerin görüşlerini birlikte değerlendiren bir risâle yazdırması, bu üç bilimin de Osmanlı düşüncesi içindeki varlığını göstermektedir (Öngören, 2007: 542).
[7] Dikkat çekici bir husus olarak, Fatih Sultan Mehmet sürekli yanında taşıdığı cönkünde(el çantası) sürekli başvurduğu ve her daim istifade ettiği 4 kitabı bir ömür yanında taşıdı. Bu kitaplar orijinal halleriyle Nur-u Osmaniyye Kütüphanesinde bulunuyor.

1.        İbn-i Sina – el- İşarat = Nazar yönteminin kurucu ve zirve metni.

2.        Gazzali - Tehafüt-ü Felasife = Nazar yöntemine güçlü Eş’ari eleştiri metni.

3.        Sühreverdi – Hikmet-i İşrak = Müşahede ve nazari geleneğin birleştirilmesini öneren İşrakiyye geleneğinin anlatıldığı Hikmet-i İşrak.

4.        Konevi – Miftah’ul Gayb = Müşahede geleneğini merkezi alarak nazari geleneği yeniden yorumlayan ekberi geleneğin zirve metni Miftah’ul Gayb.

Konya’nın gönlünü Mevlana, aklını Urmevi, vicdanını Konevi temsil eder.
[8] Süleymaniye medreselerinin kuruluşundan II. Meşrutiyete kadar geçen zaman diliminde ise, l557'den 1908'e kadar medreseler duraklama, gerileme ve çökme dönemlerini geçirmişlerdir. Bununla birlikte bu dönemde, Tanzimat’tan sonra açılan ve vaiz yetiştirmek üzere kurulmuş bir ihtisas medresesi olan Medresetü’l-Vaizîn’de ise, tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, usû1-i fıkıh gibi derslerin yanı sıra, felsefe, mantık, psikoloji, ahlâk, metafizik, felsefe tarihi, İslâm felsefesi dersleri de yer almış, bu dersler Mehmet Ali Aynî tarafından verilmiştir