YÜKSEK BÜYÜMEYE RAĞMEN İŞSİZLİK NEDEN YÜKSEK?- II

Bugün iktisat bilimindeki sınıflandırmayla işsizlik ve bileşenlerinden yola çıkarak şu soruyu cevaplamaya çalışacağım: "Yüksek büyümeye rağmen işsizlik neden bu kadar yüksek?" Bu soruya mevcut iktisat teorisini kullanarak cevap verebilmek mümkündür.

Cuma günü son açıklanan işsizlik verilerini ele almıştık. TÜİK’in 2021 yılında açıklamaya başladığı dar tanımlı ve geniş tanımlı işsizlik oranlarının neyi içerdiğinden bahsetmiş ve ekonomideki büyüme sürecinin her iki işsizlikte de azalmaya neden olduğunu bildirmiştik. TÜİK tarafından dar tanımlı işsizlik yüzde 11,5 ve geniş tanımlı işsizlik de yüzde 21,9 düzeyinde açıklanmıştı. İktisat biliminde işsizlik bileşenleri tasnif edilirken işsizliğin sebepleri dikkate alınmaktaydı. Yine iktisat biliminde bir problem olarak bahsedilen işsizlik mevzuatta geniş tanımlı işsizlik olarak tanımlanan işsizlikti. Her iki oran da, normalin çok üzerinde değerlerdeydi.

Bugün iktisat bilimindeki sınıflandırmayla işsizlik ve bileşenlerinden yola çıkarak şu soruyu cevaplamaya çalışacağım: “Yüksek büyümeye rağmen işsizlik neden bu kadar yüksek?” Bu soruya mevcut iktisat teorisini kullanarak cevap verebilmek mümkündür. Ancak egemen iktisat okullarının bazı kısıtlayıcı varsayımlarından ve gelişen teknoloji ve küreselleşmenin yol açtığı yeni olgu ve süreçlerden yola çıkarak emek piyasasına yeni bir bakışı da sergilemek istiyorum. Ama önce doğal işsizlik oranı ve konjonktürel işsizlikten bahsedeyim.

MİLLİ GELİR ARTSA DA AZALMAYAN İŞSİZLİK: DOĞAL İŞSİZLİK ORANI  

Cuma günkü yazımda işsizliğin bileşenlerinden iradi, geçici ve yapısal işsizliklerin toplamının doğal işsizlik oranını verdiğini belirtmiştim. Yapısal işsizliğin bir ülke içinde bölgeler arası gelişmişlik ve üretim tarzı farklılıkları ile sektörler arası teknoloji farklarından kaynaklandığını da eklemiştim. Tanım itibariyle yapısal işsizlik gelişmiş ülkelerde ihmal edilecek düzeydedir. Örneğin Almanya’yı incelersek, bu ülkenin genel olarak doğusu ile batısı, kuzeyi ile güneyi arasında büyük gelişmişlik farkları yoktur. 1990 sonrasında Batı Almanya Doğu Almanya’yı yuttuktan sonra 20 sene içerisinde gelişmişlik farklarını en aza indirmiştir. Bugün belli bazı gelişmişlik farkları bulunsa da bu, ihmal edilebilecek düzeydedir. Yine Almanya’da birden fazla üretim tarzı bulunmamaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde rastlanan tarım ekonomisi ve sanayi ekonomisi gibi iki farklı üretim tarzından kaynaklanan problemler bu ülkede bulunmamaktadır. Tarım da, sanayi gibi, standartlaşmış ve profesyonelleşmiş bir durumdadır. Bu da, Alman toplumunda iki farklı kesim ve iki farklı yaşam tarzı gibi problemlerin oluşmasını engellemektedir. Büyük şehirler ülkeye dengeli dağılmış ve nüfusları birbirine yakındır. Bu ülkedeki toplumsal yaşam ve emek piyasası açısından temel sorun göçmenlerden kaynaklanmaktadır. Bu sorunu da, tutarlı toplumsal politikalar ve eğitim süreçleri ile, asgari düzeye indirmektedirler. İşte, saydığım bu ve benzeri sebeplerden dolayı, gelişmiş ülkelerde yapısal işsizlik ihmal edilebilecek düzeydedir. Sonuç olarak gelişmiş ülke iktisatçılarının geliştirdiği iktisat modellerinde doğal işsizlik içerisinde yapısal işsizlik ihmal edilir. Ancak gelişmekte olan ülkelerin temel ayırıcı unsuru da tam bu noktada oluşmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler temel sanayi altyapısını tamamlamış, uluslararası finans ve ticaret sistemine entegre olmuş ülkeler olmalarına rağmen çeşitli düzeylerde bölgeler arası gelişmişlik ve sektörler arası teknoloji farklarına sahip ülkelerdir. Bu ise yapısal işsizliğin yüksek düzeylerde oluşmasına neden olmaktadır.

Genel iktisat literatürünün kabulüne göre doğal işsizlik oranı yüzde 2-3 arasında bir oranda gerçekleşir. Bu ise şu demektir: Eğer bir ülkede işgücünün yüzde 97-98’i istihdam ediliyorsa, o ülkede tam istihdam şartları geçerlidir. Bu oranın üzerinde bir işsizlik, örneğin yüzde 5 olsun, konjonktürel işsizlik olarak adlandırılır. (Verdiğim örnekte konjonktürel işsizlik yüzde 5 – yüzde 3 = yüzde 2’dir, DMD.)       

İktisatçılar konjonktürel işsizliğin milli gelirin ve dolayısıyla talebin düşük olmasından kaynaklandığını savunurlar. Yine, konjonktürel işsizliğin milli gelirle bağlantısından dolayı, konjonktürel işsizliğin yüksek olduğu dönemler düşük büyüme ve düşük enflasyon, konjonktürel işsizliğin düşük olduğu dönemler de yüksek büyüme ve yüksek enflasyonla ilişkilendirilir. Enflasyon ve konjonktürel işsizlik arasındaki bu ilişkiyi ölçmek için de doğal işsizlik oranı yeniden yorumlanıp NAİRU (enflasyonu arttırmayan doğal işsizlik oranı) kavramı geliştirilmiştir. Her iki kavram da (doğal işsizlik oranı ve NAIRU) milli gelirin kısa dönem büyümesiyle azalmaz, krizler ile de artmaz. NAIRU veya doğal işsizlik oranını para ve maliye politikası ile düşürebilmeniz pek mümkün değildir. NAIRU’nun hesaplanması doğal işsizlik oranından farklıdır. Doğal işsizlik oranı insanlara sorulan anketlerde belirlenen iradi ve geçici işsizlerin toplamından elde edilirken, NAIRU enflasyon artışlı ile işsizlik arasındaki ilişkinin ekonometrik yöntemlerle tahmin edilmesi ile elde edilir. Bu yüzden NAIRU verileri zaman içinde değişebilmektedir. Ancak istatistiklere göre gelişmiş ülkelerde NAİRU ve doğal işsizlik oranı arasındaki fark ihmal edilebilecek düzeydedir. Yani normal gelişmiş ülke standartlarında doğal işsizlik oranı ve NAIRU hemen hemen aynı düzeydedir.

Problem Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkmaktadır. Yapısal işsizlik anketlerle ölçülemeyeceği için doğal işsizlik oranı yüzde 3-4 civarında çıkmaktadır. Ancak NAIRU’yu ölçmek istediğinizde, Cuma günkü yazımda belirttiğim gibi, farklı dönemleri farklı ekonometrik yöntemlerle ele alan farklı çalışmalarda 2000 sonrası Türkiye’de NAIRU yüzde 8-12 arasında hesaplanmaktadır. Geçici ve iradi işsizlik toplamını kabaca yüzde 3 olarak tanımlarsak, yüzde 5-9 arasında bir yapısal işsizlikle karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Türkiye’nin doğal işsizlik oranı kabaca ortalama yüzde 10’dur. Buna bağlı olarak da konjonktürel işsizlik de yüzde 11,9’dur, (yüzde 21,9 -yüzde 10 = yüzde11,9).

Burada enflasyon ve işsizlik arasındaki temel ilişki ters yönlüdür (Phillips İlişkisi) ve üretim maliyetlerinin, hammadde ve ara girdi fiyatlarının ve kurların sabit olduğu durumda geçerlidir. Eğer bir maliyet şoku veya hızla artan döviz kurları varsa bu ilişki bozulur. Maliyet veya kur artışlar hem enflasyonu hem de işsizliği aynı anda arttırır. Eğer kurlar ve üretim maliyetleri sabitse, Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 10’un altına inerse enflasyon hızla yukarı gider, üstüne çıkarsa enflasyon yavaşlar. Bu şu anlama gelir: Üretim maliyetlerinin, hammadde ve ara girdi fiyatlarının ve kurların sabit olduğu durumda, büyüme oranının doğal büyüme oranının altında olduğu dönemlerde (ki Türkiye’de bu yüzde 5’tir) enflasyon artar, üstünde olduğu dönemlerde de azalır. Türkiye 2018 yılından beri stagflasyon problemiyle boğuşuyor. Gerek dış dünyada emtia fiyatlarındaki artış gerekse de içeride tutulamayan kurlar sebebiyle yüzde 20’lere varan bir enflasyon ve yüzde 22’ye varan bir işsizlik problemi bulunmaktadır. Türk ekonomisinin düzenli olarak iki yıl boyunca yüzde 5’in üzerinde büyüme sağlaması durumunda ancak geniş tanımlı işsizlik yüzde 10’lar, dar tanımlı işsizlik de yüzde 3’ler civarına çekilebilir. Bunun yanında dünyada emtia fiyatlarının artmaması ve kurların istikrara kavuşması da gerekir. Bu senaryo bugünkü şartlarda pek mümkün değildir. Bütün bunlara rağmen, bütün politikalarda başarılı da olsak işsizlik minimum yüzde 10 olacaktır. Pekiyi bunu nasıl çözeriz?    

ÇÖZÜM: PLANLI EKONOMİ

Yapısal işsizliğin tahminen yüzde 5-9 arasında olduğunu söylemiştik. Madem doğal işsizlik oranını ortalama yüzde 10 dedik, yapısal işsizlik de ortalama yüzde 7’dir. Bu işsizliği azaltmanın yolu da, para basmaktan veya yol – köprü – konut inşaatından geçmez. Bunlar konjonktürel işsizliği etkiler. Biz, her şeyden önce, kapsamlı bir planlı ekonomi oluşturmak zorundayız. Uzun dönemli sanayi politikaları, teknoloji politikaları ve eğitim politikalarının uygulanması, bunların aynı amaç doğrultusunda sevk ve idare edilmesi, dış ticaret politikası ile dış politikanın uyumlu olması ve bütün bunlarla da para ve maliye politikaları, kur ve sermaye rejimlerinin eşgüdüm içinde uygulanması zorunludur. Unutulmaması gereken bir nokta da, üretken sektörler olan tarım ve sanayiye ayrılan kaynakların arttırılması, hayali ve fiktif kazançlarla dönen üretken olmayan sektörlerin (finans, hizmetler ve inşaat) daha geri plana itilmesi gerekmektedir.   Ana amaç da, kronik cari açığın sonlandırılması, ülkenin temel sanayi ürünlerinde dışa bağımlılığının ortadan kaldırılması, doğal büyüme hızının yüzde 5’ten yüzde 7’ye çıkarılması ve yapısal işsizliğin de yüzde 1’lere çekilmesi olmalıdır. Bunu yapmak kolay mı? Yazmak kolay da, uygulamak zordur. Ama ben ilk önce yazayım. Sonrasını siyasi otorite düşünür. Cuma günü yapısal işsizliği oluşturan etkenler ve bunların nasıl çözüleceği üzerine fikirlerimi paylaşacağım.