UZLAŞMAK

Ümit G. CEYLAN 24 Kas 2022

Uzlaşma, asgari müşterekte buluşarak ilişkinin devam etmesini sağlayan bir iletişim modelidir.

Uzlaşma, asgari müşterekte buluşarak ilişkinin devam etmesini sağlayan bir iletişim modelidir. Herkes ile can ciğer kuzu sarması olamayız. Olmak zorunda da değiliz. Ancak ilişkileri belirli bir düzeyde devam ettirmenin mecbur bazen de tercih edildiği durumlar vardır. Davranışsal anlamda ilişkileri devam ettirmek mizacınıza ters olsa bile gereklilik yararımız içinse devam edebiliriz. Ancak bu devamlılığın temelinde ne aradığımızı neyi ortaya koymak istediğimizi iyi bilmeliyiz. Bunun için de her şeyde olduğu gibi önce kendimizi tanımalıyız. Uzlaşmak, karşı tarafın üstünlüğünü kabul etmek değildir. Ya da bir yenilgi de değildir. Uzlaşma eşit adımlarla mesafeleri yakınlaştırma çabasıdır. Ama ne için; insanlık için. İnsan olduğumuzun bilincinde selamı kesmemektir. Kızgınlığımız olabilir. Hatalar yapılmış olabilir. Ama ve lakin insan hata yapacaktır. Burada olgun olan, kendini bilen karşı tarafa yakınlaşma ile hatasını anlamasını ve mahcubiyetini idrak etmesini sağlanacaktır. Uzlaşma bu nedenle pasif bir davranış değildir. Geriye çekilme değildir. Zamana yayarak kendi davranışlarınızın sadeliği, iddiasızlığı üzerinden karşı tarafa ayna olabilmektir.

Faydalı savaş

Uzlaşma kültürü ile hayatına devam eden insan mı olmak isteriz? Ya da köprüleri yıkıp giden mi olmalıyız? Birincisi kulağa daha cana yakın geliyor. İkincisi ise öfke ile kalkıp zararla oturan kişinin akıbetini anlatıyor. Ancak bazen birincisi ilk seferde işe yaramayabilir. Hemen de pes etmemek lazım. Çünkü uzlaşma zamana yayılan bir eylemdir. Uzlaşarak aslında kalbimize şunu söylüyoruz; “kendini sakinleştir, değiştiremeyeceğin şeyler için bu kadar kendini yıpratma ama kendini de karşı tarafa ezdirme, bırak zamanla o görsün sen ona ayna ol”. Uzlaşma herkesin yararınadır. Çünkü dünya birilerinin hırslarında eriyip giderken altta kalıp ezilenler masumlar olacaktır. Yüksek ahlaklı kişi bu durumda uzlaşmaya yakın duracaktır. Kendi için değil mazlumlar için. Bir de kendi içindeki haklılığını kanıtlamak için karşı tarafla savaşa girmemek için. İnsan kendini insan etmek için savaşırsa bu faydalı bir savaştır. Ama karşı tarafı ezmek için yani intikam maksadıyla yapılacak savaşta herkes yok olacaktır.  

Satranç

Uzlaşma bir satrançtır. Hamleyi yirmi beşinci adımı görerek yaparsın. Uzlaşmanın bir dili vardır ve bunun dili kalbîdir. Çünkü söz kalpten çıkar. Beyinden çıktığı söylense de beyin sadece mekanizmayı işleten motordur. Bazen bir ateşkes dünyanın gidişatını olumlu yöne doğru çekecekse bunu başlatan neden biz olmayalım? Uzlaşma bilgelerin işidir. Uzlaşmak, tarafı veya tarafları masaya çekebilmektir. Bunun için de basiret ve feraset lazımdır. Sözle uzlaşma olması için söz, kişinin içini anlamla doldurmalı. Söz ve vücut bu satrançta birleştiği zaman zekânın adımlarıyla, hata korkusu olmadan yakınlaşma için harekete geçilmiş olur. Uzlaşmak güven temeline bağlıdır. Birçok başarısız girişim olabilir ancak zamanla tekrarlanan girişimler yanlış anlamaları azaltacaktır. Bu da sözün uzlaşmadaki zaferi olacaktır. Böylesine söz, retorik veya metaforları ve sembolleri ortadan kaldırır ve yalın güvenilir bir uzlaşmaya kapı açar. Söz gücünü hakikate ulaşmak için uzlaşmaya doğru bir adım atmıştır. Bunun anlamlı sonuçları her iki taraf için de olacaktır. Ama bizim için önemli olan bu adımı atan ilk kişi olarak uzlaşma fırsatından insanlığı mahrum etmemektir.

ÜRÜNLERİN ÜZERİNE YAZILSIN

Dünya Çocuk Hakları Günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım olarak ilan edilmişti. 1989 yılında BM Genel Kurulu 'Çocuk Haklarına Dair Sözleşme' imzaladı. O tarihten itibaren 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları günü olarak kutlanıyor. Buna rağmen çocuklar ölüyor, şiddete maruz kalıyor. Binlerce çocuk savaş yaşanan ülkelerde kayıp. Bir de Afrika ve Asya’da çocuk işçiler var. Zor şartlarda karın tokluğuna, baldırı çıplak çalışan çocuklar. Özellikle elmas ve elektronik cihazlardaki kobalt için eziyet çeken çocuklar. Bu markalar kimin? BM’lere üye olan ülkeler değil mi? Bu batının kendi çelişkisi insanı çileden çıkarır. Benim bir önerim var. Biliyorum çocuk işçi kullananlar ‘bu ürün için çocuk işçi çalıştırılmıştır’ ibaresi kullansınlar diyeceğim ama kullanmayacaklar. ‘Bu ürün için çocuk işçi çalıştırılmamıştır’ ibaresi kullanılsın o zaman. Uluslararası bir standart olan çocuk işçi çalıştırmakla ilgili SA 8800 ile bunu tescil etsinler. Ama bunu batılı firmalar yapmayacak. O ürün hangi ülkede çıktıysa o ülkenin bağımsız akreditasyon kuruluşu yapacak. Hadi bakalım. Ekoloji için bu kadar çığırtan Greta Thunberg bari el atsa da anlasak samimiyetini.

SU DAMLASI

Aziz ol güzel insan; su gibi aziz. Kurak toprakları, çorak yürekleri yeşert. Düştüğün yer bereketlensin. Çiğdemler açsın, gonca güller filizlensin. Bir damlası bile aziz olan su misali berrak dimağın, şifa olsun insanlığa. Katreden ummana doğru meşakkatli yolculuğun kutlu olsun. Yüzü saydam su gibi, gözleri mavi su gibi, yüreği de temiz su gibi. Karasulara gark olmuş yürekler seni bekliyor. Sen sevgiyle sula kimsesizlerin yurdunu. O yurda akarsu gibi ak. Ak ki senin geldiğini görenler ayakta beklesin, bir yudum suyundan testilerine doldurmak için. Dualarımız hep hayırdan yana. Şerden yanan dilleri suyunla söndür. Su damlası gibi silinmez iz bırak. Sen tahirsin su yolları açılsın, kara elmasın yurduna kadar. İnsanlık abı hayat suyunu bekliyor. Susamışlara bir damla diye yalvaran, dudağı çatlamışlara Nebi’nin yüzü suyu hürmetine Rabbim su damlalarını inci taneleri gibi dizsin. Nisan yağmurları ilmini arttırsın. Sulardan bir ırmak ve gökte duran bulutlardan bir yastık. Seni “eeee eee mavişim” diye diye büyüten ananın şükür gözyaşlarıdır bu satırlar.

SUNA YILDIRIM

SIRAT KÖPRÜSÜ

“Bir gün bir insan tanıdım, sonra da kendimi tanıdım. İşte o zaman başladı benim değişim ve dönüşümyolculuğum” diyordu Avrupa’daki bir Türk kadını. Bugünkü yazımın kahramanı hayat hikâyesinden çok etkilendiğim değişim ve dönüşümüne bizzat şahit olduğum o kadın aslında. Avusturya’da aynı kaderi paylaşan binlerce kadından sadece birisi. Vatanından ayrı bir ülkede yaşamak, bir kadın için çok zordur. Böyle kadınlar gelin gittiği evde bir hizmetçi muamelesi görürken kişilik hakları ihlal edilir. Kazançları birdir ve para için gelin ve oğul yanlarında tutulur. Dil öğrenmek için izin almak gerekir ama para gidecek diye ona da izin vermezler. Çalışmak istersin ama gözü açılır diye izin etmezler. Arkadaş ya da eş dost çevresi olmaz, olamaz. Aile sırlarını ve yapılanları anlatır, korkusuyla yalnızlaştırılır. Buraya gelir gelmez hemen çocuk sahibi olunur. Sözümona ailenin temellerini sağlamlaştırmak maddi ve manevi anlamda birlik imajı oluşturmaktır.

Böyle başlar ithal gelinin Avrupa’daki hayat hikâyesi. Aile yapısını ayakta tutabilmek için direnir o kadın her olumsuzluğa “Aile kutsaldır “ diyerek çocuklarını babayla büyütmek için direnir. Fiziksel ve psikolojik şiddet bile görür. Hiçbir dert ortağı olmaz; çünkü izin verilmez dışarı çıkılmasına. Biriyle özel konuşacak fırsatları da olmaz, oldurulmaz. Zaten onlar dertlerini hiçbir kimseye, hatta yakınlarına bile anlatmazlar. Kimse üzülmesin isterler. Bu yüzden de sorun çözme yetenekleri gelişmiştir. Güçlü ve ayakta durabilmeleri bu yüzdendir. Kendi dertleriyle dertlenmeyi iyi bilirler. Ayrıca ihtiyaçları karşılanmamıştır hiçbir zaman. Alan almış satan başından savmıştır. Onlara göre onun hiçbir özel ihtiyacı yoktur ve olmamalıdır. Bu yaptıklarının üzerine bir de zulüm görürler. Ahh ahhhh… Yok olmuş bir nesil aslında bu nesil. Gerek ekonomik anlamda gerek kendi ayakları üzerinde duramama korkusuyla her şekil şiddete maruz kalsa da, hala evliliği ayakta tutma çabasındadır bu nesil. Ama kıymeti bilinmez.

Avusturya’da biraz olsun gözünü açmış, çocuklarını zar zor büyütmüş yuvaya verebilmiş, artık kendi ayaklarının üzerinde durabilme adına iş arama çabasına girmiş birçok kadının ilk iş hayatı çoğunlukla temizlikle başlamıştır. Çünkü Almancası yoktur. Bu durumda iyi bir iş bulmak zordur. Bazıları kendini geliştirmede büyük bir mücadeleye girer. Kimisi başarır ve kimisi umudunu kaybeder, olduğu yerde kalır.

Avusturya’da yasayan her gurbetçi kadın, eşit koşullarda bir yaşamının olmadığını bilir. Buradaki Türk kadınlarımız öğrenilmiş çaresizlikten kaynaklı olsa gerek ki; kendi kendilerini daha da fazla ezerler. Gariptirler, kimsesizdirler, eşi dostu, akrabası olan bile aslında yalnızdır. Bu yüzdendir ki; birçoğu değişim ve dönüşüm yolculuğuna girmiştir. Doğal olarak korona salgını ile birlikte herkes bir içe dönüş yolculuğu yaşamaya başladı. Sırat köprüsünden geçilir böyle zamanlarda. Bir yolculuğa çıkılır ama sonu cennet mi, cehennem mi bilinmez. Fakat yönümüz hakikat olunca Allah var gam yok deriz.

İşte! Bir kadın düşünün yıllarca duyguları bastırılmış, kimsesi olmadığı için her duygusunu içinde yaşamış. Acı çekmemek için ruhsuz bir yaşamı bedenine kabul ettirmiş ve bu onun savunma mekanizması olmuş. Çünkü onu anlayan, destek olan, duygularını okşayan, ihtiyaçlarını karşılayan olmamış, sadece evlilik dâhilinde çıkar ilişkisi yaşanmış, sadece faydalanmak için bu yolda ilerlenmiş ama tam kadının ihtiyacı olduğu anda, kendi kaderine terkedilmiş. Ne dramatik! Evlilikte bir söz vardır ya hani; hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde hep yan yana olacağına dair söz verir eşler birbirine. İşte o sözün hikmetini, tabiri caizse düşününce anlıyorsunuz. Oysa kadınının isteği sadece sevgidir. Çünkü sevgi; tek kelimeyle mucizedir.

Bastırılmış bütün duygular zamanla hastalıklarla kendini gösterir. İşte o zaman her şeyi anlarsın. Sevgisiz geçen zamanına acırsın. Sonrası tükenmişlik, depresyon ve çöküş... Tam umutlarını yitirdiği zamanda, bir el desteğiyle düştüğü yerden kalkar ve gözünün önündeki perde aralanırcasına hayatı yeniden doğmuş gibi yaşamaya başlar. Artık yıllardır ağlayamayan kadın, içten gülemeyen kadın, hatta sinirlenemeyen, tepkilerini bastırıp bu duyguları unutan kadının yeniden aktif duyguları yeşermeye başlar. Sevdiğini ve sevildiğini anlamaya başlar. Meğer ne kadar ruhsuz bir yaşayan ölü gibiymişim der. Şimdi ağlayabiliyor, gülebiliyor ve hislerini daha iyi tahlil edebiliyor. Bu bir iç muhasebedir. Mademki Allah şah damarımızdan bize yakındır, asla bize yalnızlık yoktur. En zor anda bir dost belirir ve yalnızlığımızı gideriverir. Çünkü bütün yalnızlıklar izafidir. İçe dönüklük kendini yeniden keşfetmektir. Sonrası mutluluk ve huzurdur. Gönül dostu bütün insanlara selam olsun...

BATI BASININ KATAR ÜZERİNDEN SALDIRISI

İngiliz basınının başından beri Katar’daki Dünya Kupası ile ilgili yanlı haberleri iyice aptalca bir hal aldı. Dünya Futbol Kupası pazar günü Katar’da başladı ama anlaşılan Müslümanlar ve İslam ile ilgili saçma sapan yazıların ardı arkası durmayacak. Daha başlamadan garip haberlerle dünya kupasının Katar’da düzenlenmesinden duyulan rahatsızlığı batının ırk, etnik ve din üzerinden karalamaları devam edecek gibi görünüyor. Fransız medyasında yer alan kapakta, kara çarşaflı kadınları modern gökdelenlerin kenarında gösterilmesi, futbol topunun da orta yerde sekmesi ve kapağa “Katar ve dekor” diyerek dalga geçilmesine ne demeli! Bir başka İngiliz medyasında (metro.uk) yer alan şu ifadeye bir bakalım.

‘Katar, kendisini yabancılara kucak açan bir ülke olarak göstermeye çalıştı, ancak geleneksel Müslüman değerleri güçlü olmaya devam ediyor ve ülkenin İslam hukukunun veya Şeriat’ın yorumuna dayanan yargı sistemi, savcıları ve polisi kayırma eğilimi nedeniyle Batılı eleştirileri üzerine çekti’.

Diğer başka bir İngiliz medyasında (The Telegraph)

“Kocamın elini tutamadım, erkek meslektaşımla kafede oturamadım” diyen anlamsız bir yazı ile Katar üzerinden Müslümanları güya komik duruma düşürüyor.

Tüm bu ve benzeri haberlere bakınca batının içinden koparamadığı ırkçılık hastalığı ile medyası üzerinden tüm dünyayı zehirlemeye devam etse de bir şey elde edemezler. İslam’a bu denli, İslam’a ilgiyi çoğalttığını kendileri de biliyorlar. Bütün saldırganlıkları bu yüzden.

ARTI EKSİ

Artı

Öğrenci dediğin

Komşumun okula giden iki çocuğu var. Kızı ilkokul dörde gidiyor. Çok çalışkan ve disiplinli. Kendisi için soru hazırlıyor kağıtlara. Sonra yine kendisi cevap veriyor hazırladığı sorulara. Sanki ders çalışmayı oyun ve eğlence haline getirmiş. Hazırlarken bile zevkli bir oyun bu diyor bize. Kendi yazıyor, kendi oynuyor. Bir senaryoda rolünü oynar gibi. Bu arada ağabeyi orta üçe gidiyor. Dikkatsiz. Derslerle arası yok. Ders çalışmaktan haz almıyor ve önemini kavrayamıyor. Kardeşi ona ders fişleri hazırlıyor. Makasla kestiği renkli kartlara sorular yazıp ona ders çalışma oyunu hazırlıyor. İki farklı kişilik ama kardeşinin ağabeyini düşünmesi ve onu dert edinmesi takdir edilecek bir durum doğrusu.

Eksi

Kiracılarla kim ilgileniyor?

Son yedi senedir en az on kez aşağıdaki komşumun boruları patladı ve bizzat kendisi tamir ettirmek zorunda kaldı. Bina en az otuz beş senelik. Bu durumda tesisat da haliyle eskimiş. Sadece tesisat olsa iyi. Dairenin birini defalarca su basmış bu yüzden kapılar yarı bele kadar çürük, mutfak, banyo çok eski. Hadi bunları geçtik kombi zaten Nuh’u nebiden kalmış. Sıcak su problemi yaşanıyor dairelerde. Değişmesi gerekiyor. Ancak öyle anlamsız bir yönetmeliğimiz var ki; kiracı çıkıp da yeni kiracı gireceği zaman ev sahibi kombiyi değiştirmek zorunda. Çünkü bu yönetmelik şu anki kiracı girdiğinde yokmuş. Ev sahibi ancak alacağı kirayı biliyor. Onun dışında insani yaşam şartları sağlanmış mı? Ne ev sahibinin umrunda ne de kanunlarımızın. Bir an evvel kiracılarla ilgili detaylı konulara el atılacak yönetmelikler devreye girmeli. Çok merak ediyorum gerçekten. Bu konularda ülkemizde karar mercileri yok mu? Veya kiracıların durumlarını insani standart seviyesine çekip, kontrol eden bir mekanizma yok mu?

DİVAN EDEBİYATIMIZDA ELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ

Meyân-ı güft ü gûda bedmeniş îhâm eder kubhun

(Mayası bozuk olanlar, söz esnasında farkında olmadan kabahatlerini ima ederler)

Şecaat arz ederken merd-i kıptî sirkatin söyler

(Nitekim Çingene beyi de, kahramanlığını anlatmak için hırsızlıklarını örnek verir)

Koca Râgıp Paşa’nın (18. yy’da yaşamış devlet adamı, şair) gazelinden alınmış bu beyitler hafta sonu sosyal medyada çok konuşuldu. Prof. Dr. Aslı Baykal’ın paylaşımı olan bu satırlar, kimi neyi hedef gösteriyor merak edenler bakabilir. Ancak ben konunun başka bir tarafıyla ilgiliyim. Divan edebiyatının ince söz söyleme sanatında ileri seviyeyi yakalamış olması o zamanki toplumun genel kültür seviyesi ile konuları anlayış ve kavrayışındaki ince üslubu ortaya çıkarıyor. Birilerine doğrudan doğruya hırsız ve benzeri lakırtılarla laf edebilirsiniz. Ancak bir söz inceliği içinde karşı tarafa ayar vermek gerçekten de o dönemin yazar ve düşünürlerinin üstün zekâ ile söz söyleme kabiliyetini ortaya çıkarıyor. Ağızını bozmadan, karşı tarafı düşündüren ve kafa çalıştıran bu beyitleri bir sanat ruhu içinde adeta musıki ile söyler gibi gerekli mesajı karşı tarafa göndermişler. Neredeyse insanın içine ince ince işleyen ve belki de utanmaya sebep olacak derecede mahcup bırakan böylesine bir edebiyatı, eleştiri kültürü içinde konuşuyor olmak toplumun bugün geldiği noktayı da daha iyi açıklıyor. Çünkü seviyeyi bozmadan eleştirmek günümüzde artık neredeyse imkânsız gibi. O yüzden eski edebiyatımızın tozlu raflarına tekrar bakıp, oradan kişiliğimize göre beyitler çekip toplumla paylaşmakta fayda var.