TÜRKÜ OLMAK

Türküler; bizi genetik mirasımızla buluşturan, âlemdeki yolculuğumuzu hatırlatan, sevdamızı ve inancımızı dile getirerek gönül telimizi titreten müzik türleri arasında başı çeker.

            Ruhumuzun derinleşerek kendi gerçeğine yol almasında, yeryüzündeki yolculuğumuzun farkına varmamız ve kendimizi bilme arayışında müziğin, çok güçlü bir kılavuz olduğuna ve temel kişilik özelliklerimizin, tercih ettiğimiz melodileri belirlediğine değinmiştik.

            Türküler; bizi genetik mirasımızla buluşturan, âlemdeki yolculuğumuzu hatırlatan, sevdamızı ve inancımızı dile getirerek gönül telimizi titreten müzik türleri arasında başı çeker. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle Anadolu’nun romanını yazmak isteyenlerin izleyeceği yoldur türküler.

Duygu kökenli insanımız için türküler adeta hakikatin elçisi, kalbin ince sızısı, toplumun ortak kahramanlığı, sevinci ve kederidir… Söz, ses, melodi ve ahenk uygun yerde buluşur da anlam arayışında mesafe almamızı, Nimri Dede’nin ifadesiyle insan olmaya talip olmamızı sağlar.

            İkilik kinini içimden atıp,

Özde ben bir insan olmaya geldim.

Taht kuralı ariflerin gönlünde,

Sözde ben bir insan olmaya geldim. (Nimri Dede)

Kendisine, öz kimliğine, insan olma sevdasına tutulmuş bireyin, paslanan gönül ve kalp evinin yeniden inşasının harcıdır türküler. Ezgilerin nameleriyle asıl menzilimize ilerlemek için yol olan ve bilginin yanında irfanı da öğreten türküler. Söz ustası ve türkü aşığı Neşet Ertaş’ın (1938-2012) ifadesiyle kötü insanların türküleri yoktur.

Yakın zamanda aramızdan ayrılan türkü dostu, Şair Mehmet Ragıp Karcı (1945-2020), icra edilen sözler manzumesinden ibaret görmediği türküyü, üzerinde yaşadığımız toprağın, irfanı, ahlakı, inancı ve melalini (hüzün)  hesaba katma işi olarak ifade etmiştir.

HÜZÜN İHTİYACI

İnsanın, korku ve ümit arasında kurduğu denge, ruh ve beden sağlığı açısından önemlidir. Modern psikoloji de sanal dünyanın insanı sürekli mutlu hissettirme çabalarını değil, gerçek yaşama sevinci için dengeli bir hayatı öne çıkarmaktadır. Dolayısıyla insan ruhunun; neşe, keyif, mutluluk yanında acı, üzüntü, feryat ve kederini ifade etmeye, yaşamaya da ihtiyacı vardır. Zira belirli düzeydeki endişe ve korku, davranışlarımızdaki aşırılığı düzeltecek, belirli düzeydeki ümit ise takıntı geliştirmemizi önleyerek yarınlara hazırlanmamızı sağlayacaktır.

Tam da bu noktada türküler, dünyanın varlığını değil, kara toprağı yâr seçen Âşık Veysel’in hayat yolculuğu misali içimizde var olan sıkıntı ile buluşmamızı, yaşamla dertleşmemizi ve hüznümüzle dost olmayı sağlar.

Uzun ince bir yoldayım,

Gidiyorum gündüz gece.

Bilmiyorum, ne haldeyim?

Gidiyorum gündüz gece. (Âşık Veysel)

Türkünün sesi ve melodinin ahengi, yaşam kederimizi canlı tutmaya, endişemizi yönetmeye, bizi kendimizle hesaplaşmaya ve eğriliklerimizi düzeltmeye davet eder. Her insanın gönlünde yer alan asıl, saf, temiz ve bozulmamış melali üzerinden, varlıktan uzaklaşıp gerçek Dost’a yönelme arzusudur bu. Nesimi’nin dediği gibi nereden geldiğimizi, nereye ait olduğumuzu, özlemini duyduğumuz asıl sılaya olan muhabbeti canlı tutmamızı ve teslim olabilen bir insanı kâmil olmamızı sağlar türküler.

Bir acayip derde düştüm herkes gider karına,

Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına,

Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına,

Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem. (Nesimi)

Bazen ılık bir esinti, bir yağmur dinginliği, çağlayan ırmak ya da buzu delerek ışığa kavuşan kardelen… Bazen sade, samimi ve kötülükten uzak bir yürek… Bazen geçmiş, bazen gelecek… Bazen de karşı çıkışı seslendirir türküler.

Başın öne eğilmesin,

Aldırma gönül aldırma.

Ağladığın duyulmasın,

Aldırma gönül aldırma. (Sabahattin Ali)

Geçmişin samimi yaşam motiflerini bugüne taşıyarak anı yaşatan ve bizi yarına hazırlayan türkülerin bir hikâyesi vardır. Bunun içindir ki türkü üretilmez, türkü söylenmez, türkü yakılır.  En derin acıyı dile getirir de dağları inleten ananın feryadına dönüşür türküler. Ve elimizde kırmızı gül ile hiç dinmeyecek sızımızla başa çıkmamızı sağlar türküler.

Kırmızı gül demet demet,

Sevda değil bir alamet,

Gitti gelmez ol muhannet,

Şol Revan'da balam kaldı. (Kaynak: Muharrem Akkuş-Nida Tüfekçi)

BİR DÖRTLÜĞÜN GÜCÜ

Türküler, bireyde olduğu gibi toplumsal ruh bütünlüğünün, ahengin, birlik ve beraberliğin de harcıdır. Bunun içindir ki dijital dünyanın unutturmaya çalıştığı konulardan birisidir yerel ezgiler. Bedensel hareketi ve hazzı öne çıkaran, sözlerin içini boşaltan, duygudan ve keder ihtiyacından uzak, elektronik aletlerin gerçek olmayan sesleriyle avutuluyor dünya insanı. Konfüçyüs’ün dikkat çektiği gibi toplumları bozmak için onların sesine farklı sesler katma çabasıdır bu. Ortak bir toplumsal idrakin oluşmasında bir dörtlüğün gücünü ölçemeyiz bile. Yemen Türküsünü hatırlayalım mesela.   

Havada bulut yok bu ne dumandır,

Mahlede ölü yok bu ne figandır,

Şu Yemen elleri ne de yamandır. (Derleyen: Muzaffer Sarısözen)

Aşkı olmayanın kalbinden şüphe edilirmiş ya. Asıl mesele var olanlar üzerinden var olmayana sevdalanmaktır. Leyla ile Mecnun gibi. Zira türküler; ahlakı, adaleti ve merhameti öğretir, muhabbet, dürüstlük gibi insani değerleri düşündürür. Bazen de benlik atına binmiş gönlün haddini bildirir.

Gönül çalamazsan aşkın sazını,

Ne perdeye dokun ne teli incit.

Eğer çekemezsen gülün nazını,

Ne dikene dokun ne gülü incit. (Âşık Hüdai)

Bazen de bir marş formatına girer de bir toplumun varlığının, birliğinin, bütünlüğünün ses ve notalarla örülmüş kalesine dönüşür.

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak. (Mehmet Akif Ersoy)

            Ve nihayet asıl mesele insanın ta kendisi, ömrün özeti olan türküleri okumak ve dinlemek değil, asıl mesele türkü olabilmektir.