TDV sağ 160x600
TRT mobil


TÜRKİYE'DE TOPLUMSAL SÜRDÜREBİLİRLİK VAR MI? - II

28 Mart 2022 Pazartesi günü yazamadım. Bugün telafi etmeye çalışacağım.

İSTİKRARSIZ BÜYÜME SÜRECİ

28 Mart 2022 Pazartesi günü yazamadım. Bugün telafi etmeye çalışacağım. Bahsettiğim yazımda toplumsal sürdürülebilirliğin üç bileşeninden bahsetmiştim. Dilerseniz hatırlayalım:

“Bir toplumun yapısal temellerini oluşturan üç bileşen vardır: üretim tarzı, kurumlar ve toplumsal zihniyet. Bir toplumun sürdürülebilir olması için bu bileşenlerin birbiriyle uyumlu olması ve bu bileşenler arasındaki ilişkilerin dünden bugüne ve bugünden yarına bir süreklilik arz etmesi gerekir. Bu yüzden toplumsal sürdürülebilirliğin üç temel bileşenini şu şekilde sıralayabiliriz: Milli değerleri ayrıştırmayan bir toplumsal süreklilik, istikrarlı ve adil bir iktisadi büyüme ile kapsayıcı kurumlar.”

O yazının devamında Türkiye’de toplumsal sürekliliğin kırılması ve kimlik çatışmasına neden olan etkenleri incelemiştik.

Bugün Türkiye’de toplumsal sürdürülebilirliğin önünde engel olan ve diğer iki bileşenle bağlantılı olan iki etkenden biri olan istikrarsız büyüme sürecinden bahsedeceğim. Bir sonraki yazım ise kurumların kapsayıcılığının azalması üzerine olacak.

 İSTİKRARSIZ BÜYÜME SÜRECİ

Toplumsal sürdürülebilirliğin önemli unsurlarından biri de istikrarlı ve adil büyüme sürecidir. İstikrarlı ve adil büyüme sağlanabilirse iktisadi sürdürülebilirlik için önemli bir temel de oluşturur. Ancak toplumsal sürdürülebilirliğe etkisi toplumda vatandaşların birbirine duyduğu güven ve sisteme duyduğu aidiyetle ilgilidir. Kapitalizmin tarihine baktığımızda iktisadi krizlerin gerçekleştiği dönemlerde orta sınıfların zayıfladığı, toplumun ortak değerlerine duyulan sahiplik hissinin azaldığı, radikal görüşler etrafında oluşan kitle hareketlerine zemin hazırlandığı görülmektedir.  Bu yüzden istikrarlı ve adil büyüme toplumsal sürdürülebilirlik için temel bileşenlerden biridir. Ancak iktisadi büyümeyi belirleyen temel iktisadi etkenler, bunların gelişim ve birikim süreçlerini belirleyen şartlar daha ayrıntılı olarak iktisadi sürdürülebilirlik başlığı altında incelenir. Ben burada sadece Türkiye’deki büyüme sürecini ele alacağım.

Türkiye’de büyüme sürecini incelemek için ister istemez verilerle ilgilenmeniz gerekir. Türkiye’de GSYİH için uzun dönemli tek bir seri bulunmamaktadır. 8 ilâ 10 yıllık aralarla seriler değişmektedir. Bu yüzden uzun dönemli bir seriye ulaşabilmek için cari GSYİH verilerini TÜFE enflasyonuna göre deflate edilip enterpolasyon yöntemiyle birleştirmek gerekir. GSYİH verileri üç ay arayla yayınlandığı için TÜFE serilerini de üç aylık seçmek gerekir.  Bu iki veri kümesini kullanarak reel milli gelir verisi oluşturulur. Bu işlemi yaparken GSYİH’nin içinde oluşan enflasyon etkisi arındırılır.

Reel milli gelir serileri oluşturulduktan sonra büyüme oranlarının hesaplanması söz konusu olacaktır. Burada büyüme oranının farklı yöntemlerle hesaplanabileceğini belirtelim. Burada çok ayrıntılı teknik bilgiler vermek istemiyorum. Birazdan bahsedeceğim reel büyüme oranları reel GSYİH’nın üç aydan üç aya yıllık büyüme oranlarıdır. Ben TÜİK arşivinden elde ettiğim verilerle 1988 ilk çeyrekten 2021 son çeyreğe kadar 34 senelik bir dönem için üç aydan üç aya yıllık büyüme oranlarını ürettim. Bu büyüme oranlarını aşağıdaki grafikte görmektesiniz:

Türkiye’de ele aldığımız 34 sene içinde ortalama büyüme oranı yüzde 3,61 olarak hesaplanmıştır. Bu dikkat edilirse yıllık büyüme oranı değil ama üç aydan üç aya yıllık büyüme oranıdır. Yine istatistiklere göre bu büyümenin standart sapması da yüzde 6,84’dir. Bunun anlamı şudur: 34 senelik üç aylık 136 verinin yüzde 95’i yüzde – 3,23 ve yüzde +10,46 arasında gerçekleşmiş. Herkesin anlayabileceği gibi bu yüksek bir istikrarsızlığı göstermektedir. Yukarıdaki grafikte büyüme oranları ve yüzde -3,23 ile yüzde +10,46 değerleri verilmiştir. Ele alınan bu süreçte 1994, 2001, 2008 ve 2018 krizleri görülmektedir. Bu krizlerin dip noktaları bandın altında yer almaktadır. Aynı zamanda 1991 Birinci Körfez Savaşı ve 1999 Rusya Krizi’nin etkileri de büyüme değerini bandın altına indirmiştir. 2018 sonrasında Pandemi krizi ve uygulanan popülist politikaların etkisi aşırı istikrarsızlık üretmiştir. Bunu da, grafikte net olarak görmektesiniz.

Türkiye’de net olarak görebileceğiniz bu istikrarsız büyüme sürecinin toplumsal sonuçları şu şekilde özetlenebilir: Birincisi düzenli aralıklarla gerçekleşen ekonomik krizlerle bölünen büyüme süreci büyüme performansını düşürmektedir. Yıllık bazda Türkiye’nin uzun dönem büyümesi yüzde 5’tir. Normal şartlarda üç aydan üç aya yıllık büyümenin de yüzde 5 civarında olması gerekirdi. Ancak 1987’den bu yana istikrarsız büyüme süreci aynı zamanda büyüme ortalamasının da yüzde 5’ten düşük olmasına sebep olmuştur denebilir. İkincisi, istikrarsız büyüme süreci sektörler arası orantısız büyüme, kaynak tahsisinde etkinsizlik ve gelir dağılımında adaletsizliğe yol açar. Üçüncüsü, 34 yıl gibi uzun bir müddet istikrarsız büyüme devam ederse toplumun bel kemiği olan orta sınıflar zayıflar, orta sınıfların toplum içindeki oranı ve ağırlığı düşer.

“Pekiyi, istikrarsız büyüme sürecinin sebebi nedir?” sorusunu nasıl cevaplayalım? Türkiye’deki istikrarsız büyüme sürecinin birbirini destekleyen birkaç sebebi vardır: Osmanlı’dan bu yana kronik halde bulunan tasarruf ve sermaye birikimi yetersizliği, kronik cari açık ve doğal sonucu yüksek dış borç, sermaye malları ve yüksek teknolojili mallarda dışa bağımlılık ve genelde iç talebi arttırmaya yönelik popülist politikalar.

Daha önce bu köşede yayınlanan birçok yazıda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen en büyük yapısal sorunun tasarruf ve sermaye birikimi yetersizliği olduğundan bahsetmiştim. Birçok tarihsel sebepten Türkiye’de sermaye birikimi yetersiz kalmıştı. Türkiye’nin kapitalistleşme sürecinde ihtiyaç duyduğu yatırımları karşılayacak kadar yeterli tasarrufu olmayınca, yatırımlar zorunlu olarak dış borçlanma problemini doğurmuştur.

Cari açıklar dış borcun ana sebebi olarak bilinir. Temelde doğrudur da. Ancak cari açığın sebebi de, önünde sonunda, tasarruf yetersizliğidir. Bu durum iç talebin iç finansman kaynaklarından daha hızlı büyümesine yol açar, takiben ithalat ihracattan daha fazla olur, bu da cari açığa yol açar. Yani tasarruf yetersizliği cari açığa, cari açık da dış borç birikimine yol açar. Türkiye’nin büyüme sürecinin istikrarsız olmasının, düzenli aralıklarla krizlere girmesinin en önemli sebebi dış borçların sürdürülemeyecek seviyelere çıkmasıdır.

Cari açığın yüksek olmasının sebebini sadece tasarruf yetersizliğine bağlayabilir miyiz? Hayır. Yüksek cari açıkları kalıcı hale getiren bazı teknik şartlar vardır: sermaye malları ve yüksek teknolojili mallarda dışa bağımlılık. Bu ise hem sanayi devrimini kaçırmış olmamızdan kaynaklanır, hem de kapsamlı kalkınma planlarından uzak serbest piyasa ekonomisine dayalı ekonomik yapının da sonucudur. Bu iki kalemde dışa bağımlılığı ortadan kaldırmadan cari açığı düşürmek hem çok maliyetli olacak hem de çok zaman alacaktır.

Son olarak, tarihten beri sırtımızda taşıdığımız bu temel sorunlar üzerine ülkedeki siyasi iktidarların iç talebi şişirerek içeride kısa süreli sahte refah dönemlerine yol açan ve akabinde yapısal sorunlar temelli ekonomik daralmaları daha da şiddetlendiren popülist politika uygulamaları eklenince, yukarıdaki grafikte görülen istikrarsız büyüme sürecini daha iyi anlarız.

Daha istikrarlı bir büyüme süreci için ne yapmalıyız? Kısa ve uzun vadede açıklayayım.

Kısa vadede ilk önce enflasyonu kontrol altına alıp yüzde 10’lar seviyesine çekecek bir istikrar programı zorunludur. Dış ve iç yatırımcıların güveni arttırılıp Merkez Bankası ve Hazine’nin ekonomideki otoritesi ve kredibilitesi de arttırılmalıdır. Uzun dönemde kronik cari açık ve dış borç problemlerinin çözülmesi için sağlam bir kalkınma planı yapılmalı, planlı ekonomi uygulamasıyla birlikte sanayi ve tarım sektörlerinde hem verimlilik hem de üretim kapasitesi arttırılmalıdır. Bunun için en önemli hedeflerimizden biri de makine teçhizat üretiminde net ihracatçı olmak ve yüksek teknolojili sektörlerde de üretim hacmimizi arttırmak olmalıdır. Bütün bunlar olurken, hükümetlerin para basarak veya borçlanarak iç talebi şişirmesine dayalı popülist politikalardan daha rasyonel ve mazbut iktisat politikalarına geçmeliyiz.

Sonuç olarak, bu hedeflerimizi gerçekleştirmek için kapsayıcı kurumlara ihtiyaç duymaktayız. Pekiyi, Türkiye’de kurumlar ne kadar kapsayıcıdır? O da Pazartesi’ye kalsın.

Hepinizin Ramazan’ı mübarek olsun.