TÜRKİYE SEÇİME GİDERKEN SİYASET SAHNESİ

2021 yılı yazından bu yana, Türk siyaset sahnesi "Erken seçim kapıda, baskın seçim geliyor!" sloganlarını tartıştı.

2021 yılı yazından bu yana, Türk siyaset sahnesi “Erken seçim kapıda, baskın seçim geliyor!” sloganlarını tartıştı. Muhalif kesimler erken seçimin geldiğini söylerken, iktidara yakın kesimler de bu önermeyi şiddetle reddetmekteydiler. Ben de, çeşitli zamanlarda, iktidarca uygulanan ekonomi politikasının ancak bir erken seçimle mantıklı ve uyumlu olabileceğini ifade ederek erken seçim beklediğimi söylemiştim. Aradan bu kadar zaman geçti. Artık zamanında seçim bile erken seçim sayılır. Haziran 2023’te Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri var. Şunun şurasında (Eylül ayını da sayarsak) 10 ay kalmış. Yani sözün özü, Türkiye seçim sath-ı mailine girmiştir. Bugünkü yazımda seçime doğru giderken Türkiye siyaset sahnesindeki genel durumu anlatmak istedim. Göreceğiz ki, normal bir demokraside olmayan garip tartışmaların ön plana çıktığı, halkın esas problemlerine hiç temas edilmediği ilginç bir süreç içindeyiz.

***

SEÇİME GİDERKEN TÜRKİYE EKONOMİSİ

Türkiye ekonomisi 80’li ve 90’lı yıllarda yaşadığımız yüksek enflasyon, yüksek dış ve iç açık, orta ve düşük gelirli kesimlerin alım gücü kaybı, artan yolsuzluk iddiaları, düşük katma değerli üretim gibi bir dizi iktisadi problemle bugün de karşı karşıyadır. Tabiî ki, bugünkü durumun bugüne özgü sebepleri de vardır, bunun yanında ta Osmanlı’dan bu yana çözemediğimiz ve birikmiş iktisadi sorunlar da vardır. Bugün oluşan yüksek enflasyon ve yüksek cari açık problemi temelde Hükümetin uyguladığı genişlemeci para politikasından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında Türkiye’nin yaşadığı bütün krizlerin ortak yönü olan istikrar politikası ile kur rejimi arasında uyumsuzluk da bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle belirtmek gerekirse, Hükümetin gerçekçi bir kur hedefi olmadığı gibi, kur rejimi hakkında da ciddi tutarsızlıkları bulunmaktadır. Para ve maliye politikası sadece ekonomide canlılığı korumayı, nasıl ve ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümeyi sağlamaya yönelik olarak uygulanmaktadır. Kâğıt üzerinde serbest kur rejimi vardır ama pratikte kurlar hükümetin KKM gibi sıra dışı önlemleri ile baskılanmaktadır. Bu durum aynı zamanda Hükümetin ilan ettiği ihracata dayalı kalkınma stratejisiyle de çelişmektedir. En son banka kredileri üzerinde idari önlemlerle kredi faizleri düşürülmeye çalışılmaktadır. Merkez Bankası politika faizi kriter alınırsa enflasyonla faiz arasındaki fark yüzde 66’yı geçmiştir. Bütün bunların sonucu enflasyon 9 ayda yüzde 15’lerden yüzde 80’lere fırlamış, ülkenin dış borçlanma faizlerini doğrudan etkileyen CDS primleri 250’lerden 900 tavanına doğru yükselmiş, bütçe açıkları artmış ve artmaya devam etmektedir. Buna karşılık işsizlikte bir değişim olmamakla birlikte 2022 yılının ilk iki çeyreğinde GSYİH yüzde 7 üzerinde büyüme sergilemiştir. Bu durumun gelişmesinde ikinci etken olan geçmişten bu yana gelen yapısal problemlerimizin de süreç içinde ağırlaştığı gözlemlenmektedir. Bu problemleri şöyle özetleyelim: Yetersiz sermaye birikimi, dış borca dayalı bir büyüme, üretimde enerji hammaddesi, yatırım malları ve teknolojide dışa bağımlılık. Üçüncü bir etken olarak da dış dünyada hâkim olan olumsuz konjonktürü ekleyelim: 2020 – 22 arası pandeminin etkileri, dünyada artan stagflasyon eğilimi ve ülkemiz çevresinde savaşlar ve terörizmle artan istikrarsızlık…

Bu ekonomik şartlarda kimler kazanmakta ve kimler kaybetmektedir? Kaybedenler olarak sabit gelirli çalışanlar, üretken sektörlerde yatırım yapmış sanayiciler, çiftçiler, yeni mezun nitelikli iş gücü bu durumdan ciddi olarak zarar görmektedir. Kazananlar ise döviz ve altın istifçileri, komisyoncu, aracı ve tüccarlar, bankacılık ve finans kesimi, rantiyeler, emlak komisyoncuları, bir kısım ihracatçılar ve benzeri üretken olmayan ve artı değer üretmeyen kesimlerdir.  Bu tabloyu geçen ay bizatihi Sayın Nebati de itiraf etmiştir.

SEÇİME GİDERKEN SİYASİ TARTIŞMALAR

Bir demokrasi her şeyden önce büyüyen gelir pastasından kendi paylarını almak isteyen kesimlerin pazarlık ve mücadelesine dayanır. İktidarın yerine gelmek isteyen muhalefet, her şeyden önce, mevcut durumda kaybeden kesimlerin sözcüsü ve temsilcisi olmalıdır. İktidar ise teorik olarak mevcut durumdan nemalanan kesimlerin temsilcisidir. Söylemleri ve eylemleri bu temsilciliği yansıtmalıdır. Normal işleyen bir demokraside insanların neye inandıkları, ne yiyip içtikleri, nasıl giyindikleri veya hangi müziği dinledikleri siyasetin tartışma konusu olmaz. Örneğin “fakir fukaranın garip gurebanın” temsilcisi, “kimsesizlerin kimsesi” ve “sessiz yığınların sesi” olduğunu iddia eden bir siyasi hareket rantiyelere, döviz istifçilerine, komisyoncu ve aracılara ve finans sermayesine para kazandıracak politikalara öncelik vermez. 

Bugünkü siyaset esnafının sahnesine baktığımızda, tartışmalarda öne çıkan konular traji-komiktir. Birkaç örnek verelim isterseniz: Dünyaca ünlü ve akademi dünyasında yüksek düzeyde kabul görmüş bir akademisyenin “Hz. Musa’nın varlığı hakkında bir tarihi delil yok” mealinde sözleri iktidar yandaşları tarafından din düşmanlığı, millete ve inancına hakaret ve vatan hainliği olarak köpürtülürken, muhalefet cephesi de “Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganlarını patlatmaktadır. Benzeri şekilde Türk örf ve geleneklerinde pek tasvip edilmeyecek kadar giyinen (ya da giyinmeyen mi demeli, DMD) bir popüler şarkıcının dumanlı kafa ile kendi saz arkadaşlarından birine yaptığı yersiz sataşma, iktidar mahfillerinde “imam hatiplilere”, oradan Sayın Cumhurbaşkanı’na ve nihayet Türk milletine hakaret olarak telakki edilmektedir. Öte yandan muhalefet taraftarları ise adını anmadığım popüler şarkıcıyı adeta bir özgürlük kahramanı olduğunu savunmakta, kadın hakları ve düşünce hürriyetinin sembolü olduğunu iddia etmektedirler. Bu iki örnekte bunların üstüne tuz biber eken de savcıların hemen durumdan vazife çıkararak ilgili şahıslara dava açmalarıdır. Görüleceği üzere, geniş halk kitleleri son zamanların en zor şartlarında geçinmeye çalışırken iktidar ve muhalefetin kayıkçı kavgası pesten terane konular üzerinde sürüp gitmektedir.

İktidar ve muhalefetin tarz-ı siyasetinde ayırıcı bir unsur da kişi kültüdür. İktidar bütün sermayesini Sayın Cumhurbaşkanı’nın karizmatik şahsiyeti, siyasi tecrübesi ve başarılı liderliği üzerine oturtmuştur. Sadece AK Parti de değil, iktidarın diğer paydaşları MHP, Vatan Partisi ve BBP de Sayın Cumhurbaşkanı’nı siper almışlar, onun gölgesine sığınmışlardır. Bu partilerin teşkilatlarının ne doğru düzgün bir çalışma şeması vardır, ne halkla içten ve samimi bir diyalogları vardır ne de âdet yerini bulsun kabilinden bir siyaset önerileri… Bu dört partinin kurumsal olarak hal-i pür melalini yine Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözleriyle betimleyelim: “Dört dönüm bostan, yan gel yat Osman!”

İktidar böyle, ya muhalefet? Muhalefet de bütün stratejisini, eylem ve söylemlerini Sayın Cumhurbaşkanı’na düşmanlık üzerine kurmaktadır. Bütün muhalif basın Sayın Cumhurbaşkanı ne söylerse onu eleştirmekte ve tersini savunmaktadır. Birbirine birçok açıdan benzemeyen ve hele en küçük ortakları arasında sert çatışmalar yaşanan malum “altılı masa” tek bir ortak payda da birleşmektedir: Sayın Cumhurbaşkanı’nı indirmek… Ancak bunun nasıl olacağı şüphelidir. Vatandaşın hangi derdine hangi çözümler getirilmektedir? Meçhul. Altılı Masa’nın ortak dış politika, eğitim, güvenlik, şehircilik stratejisi nedir? Meçhul. Ortak bir ekonomi programı var mıdır? Meçhul. Ortak bir siyasi programları var mıdır? Evet vardır: Muhayyel güçlendirilmiş parlamenter sistem… Pekiyi, bu rejim değişikliğini gerçekleştirmek için toplam 400 milletvekilini nasıl toplayacaksınız? Meçhul. Eğer hasbelkader seçimi kazanırlarsa, kendi destekledikleri, seçimi kazanması için günlerce miting yaptıkları Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini elinden alıp Sayın Akşener’i Başbakan yapacaklarını halka nasıl anlatacaklar? Meçhul. Nihayet, böyle bir tiyatroda baş rol oynamak isteyecek bir Cumhurbaşkanı adayı var mı? Meçhul. Altılı masa sadece şunu demektedir: Erdoğan’ı göndermek için bize oy verin. Pekiyi vatandaş altılı masaya niye oy vermek istesin? O da meçhul…

Bundan önceki iki yazımda anlattığım demokrasinin sorunlarına dair görüşlerimi bu durumdan daha iyi gösteren bir örnek bulunamazdı. İktidarı ve muhalefeti ile popülistleşmiş bir siyasetten rasyonel çözümler çıkar mı? Cevap ne? Tabiî ki, meçhul…