TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİLERİ ÜZERİNE

Balkanları kısmen dışarıda bırakacak olursak Rusya'nın sıradan bir komşu olmadığını görüyoruz.

Değişik adlarla da olsa aynı coğrafyada yer alan Türkiye ve Rusya, İbn-i Haldun’un “Coğrafya Kaderdir” sözünü doğrularcasına kaderlerine razı olmuşlar ve ilişkilerde kimi zaman savaşların, kimi zaman gerginliklerin, kimi zaman dostlukların hüküm sürdüğü bir süreci günümüze kadar getirmişlerdir. Temel neden iki ülkenin jeopolitik olarak birbirlerine rakip olmaları ve iş birliği yapılabilecek alanların aynı zamanda iki ülkenin siyasi alanlarının doğrudan etkisi altında olmasıdır. Bu nedenle ilişkiler sıklıkla milli menfaat ve milli hedef anlaşmazlıklarına sahne olmaktadır.

Balkanları kısmen dışarıda bırakacak olursak Rusya’nın sıradan bir komşu olmadığını görüyoruz. Gürcistan’da Güney Osetya ve Abhazya’da, Ermenistan’da, Dağlık Karabağ’da, Irak ve Suriye’de Rusya ile komşuyuz. Karadeniz ve İran ile Rusya’nın yakın ilişkilerini de dikkate aldığımızda Rusya tarafından adeta çevrelenmiş olduğumuzu görüyoruz. Hiçbir NATO ülkesi NATO’nun birinci tehdit olarak belirlediği Rusya ile bu şekilde bir komşuluk ilişkisine sahip değil. Olsaydı kıyametler kopradı zaten. Gece-gündüz sürekli alarm halinde olurlardı. Bugün Türkiye için kolunu kıpırdatmayan NATO, Baltık ülkelerinin serzenişleri ile nasıl Rusya’ya karşı bir Baltık Planı hazırlamış ise bir başka NATO ülkesinin de benzer talebi ile karşılaşması halinde aynı şekilde hareket edeceğinden şüphemiz olmamalıdır.

AYNI İTTİFAK İÇİNDE OLMAMIZA RAĞMEN

Karşılıklı ilişkileri gerginleştiren nedenler elbette mevcuttur. Suriye’de Astana, Soçi gibi mutabakatlar ile iş birliği, Dağlık Karabağ’da ateşkesin korunması için oluşturulan izleme merkezinde ortak hareket, Türk Akımı-2 doğal gaz boru hattı gibi örneklerde sağlanan iş birliği farklı bir bölge veya konuda iki ülke arasında anlaşmazlığa dönebilmektedir. Aynı ittifak içinde olmamıza rağmen başta ABD olmak üzere bir kısım NATO ülkeleri ile yaşadığımız sorunların fayda-maliyet analizini yaptığımızda Rusya ile ilişkilerin daha iyi durumda olduğu söylenebilir. Elbette iş birliği olan alanlar olduğu gibi Türkiye’nin bekası açısından öncelikli tehdit olan PKK terör örgütü ile ilişkisini devam ettirmesi, bu konuda Türkiye’nin hassasiyetini dikkate almaması, Kırım’ın işgali, Çeçenistan, Ukrayna, Libya, Suriye gibi konularda da birçok ayrı düştüğümüz noktalar da bulunmaktadır.

1921 yılında iki ülke arasında imzalanan dostluk anlaşmasının 100’üncü yılına ulaştığımız bugünlerde, SSCB Başkanı Stalin’in bu anlaşmayı yok sayarak Kars ve Ardahan’ı talep etmesi, boğazların kontrolünün Rusya ile birlikte yapılması konusunda ki ısrarlı talebinin Türkiye’nin batı ülkelerinin yanında yer almasında ve dolayısı ile NATO’ya girmesinde önemli rol oynadığı bir gerçektir. Stalin’in bu tür bir zorlamasının olmaması ve 1921 tarihli anlaşmanın yürürlükte olması halinde günümüzde Türkiye-Rusya ilişkilerinin farklı bir seviyede olacağını değerlendirebiliriz. NATO, Varşova Paktını getirmiş ve 1991 yılına kadar süren bir soğuk savaş dönemi yaşamamıza neden olmuştur. 2’nci Dünya Savaşı sırasını ve sonrasını en iyi şekilde değerlendiren ABD, ekonomisinin bütün çarklarını tam istihdam yaratacak şekilde işler halde tutmayı başarmış, Hitler’in Avrupa ve Rusya’yı işgal sırasında verdiği zararı ve ortamı çok iyi değerlendirmiştir. Rusya’nın ekonomik durum başta olmak üzere her alanda Hitler’in işgalinin yol açtığı zararın yaratmış olduğu ortamı, Avrpa ükelerini kontrolü altına alabilmek için bir fırsat olarak görmüş, Marshall Yardımı adı altında Türkiye dahil birçok Avrupa ülkesine maddi yardım ile 2’nci Dünya Savaşında kullanılmış askeri araç, silah ve malzemeleri  vermiş, ancak bu araç ve silahların parasını, verdiği yardım parasından geri aldığı gibi, yedek parça, bakım ihtiyacı gibi nedenlerle bu ülkeleri kendisine daha çok bağlı hale getirmiştir. Böyle bir ortam içinde, Rusya’nın baskısı altında kalan Türkiye, çareyi Başta İngiltere olmak üzere batılı ülkelerde aramış, girişimler sonucu Stalin Rusya’sı bu taleplerinden vazgeçmiş, ancak bu durum Türkiye’yi batı ülkelerinin yanına itmiştir.

MÜTTEFİK ÜLKELERİN YANINDA GİRMESİ İÇİN

Stalin’in bu taleplerinde, 2’nci Dünya Savaşına müttefik ülkelerin yanında girmesi için yapılan bütün girişimlere hayır diyen Türkiye’yi Hitler karşısında verdiği can ve mal kayıplarının bir yerde nedenlerinden biri olarak görmesi rol oynamıştır.

Bu süreç, Türkiye açısından tam anlamı ile ABD’nin kontrolü altına girmesine, ABD orijinli darbe, demokrasi kesintileri, krizlerle dolu yıpratıcı yılların başlamasına neden olmuştur. 2’nci Dünya Savaşına girmeyerek elde edilen kazanımlar; darbeler, ülke içi ideolojik gruplar arasında yaşanan çatışmalar ile adeta yok edilmiştir.

Rusya, ekonomik alanda kalkınabilmesi için Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren Türkiye’ye destek olmuştur. Günümüzde de nükleer santral yapımı, S-400 Yüksek İrtifa Hava Savunma Sistemi vb. konularda da bu iş birliğinin yansımalarını görmekteyiz.

Suriye’de ortak devriye faaliyetlerinin icrası, müşterek harekat merkezlerinde yürütülen faaliyetler, S-400 eğitimi Türkiye ile Rusya Silahlı Kuvvetleri arasında ki iş birliğinin artmasına önemli katkı sağlamıştır. Bu faaliyetlere, Dağlık Karabağ’da tesis edilen müşterek ateşkes izleme merkezi çalışmalarını da eklemek gerekmektedir. Günümüzde, NATO ülkeleri arasında Rus  Ordusunu en iyi tanıyan ülke olarak Türkiye gösterebilmek mümkündür.

Günümüz Rusya’sının saldırgan realizmi uyguladığı, güvenliğini tehdit eden her unsura karşı askeri gücünü çekinmeden ve etkin bir şekilde kullandığı görülmektedir. Bu hareket tarzını, Putin’in “20 nci yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi SSCB’nin çökmesidir. Bir daha asla Rusya’nın çöküşüne izin vermeyeceğim” demesi ve ulusal güvenlik stratejisini bu esasa dayalı olarak oluşturmasında görebiliriz.

RUSYA ARTIK AKDENİZ’DEDİR

Rusya, artık Akdeniz’dedir. Çar Petro’dan beri var olan hayalini gerçekleştirmiştir. Yine Putin’in ifade ettiği “Rusya’nın güvenliği Akdeniz’den başlar” görüşünü de gerçekleştirmiş gibidir.

Bu gelişmeleri dikkate aldığımızda Rusya ile iş birliğine dayalı olarak sürdürülen faaliyetleri stratejik ortaklık seviyesine çıkarmanın gerekli olduğu düşünülmektedir. Bu durum her iki üke arasında ki ilişkilerin güçlenmesine ve bir formal yapıya dayalı olarak gelişmesine katkı sağlayabilecektir. Bu ise bölgeye barış ve istiktat getirebilecektir.