TDV Gazetebirlik


"TÜRKİYE, DIŞ POLİTİKADA ÇOK AKTİF BİR TUTUM İZLEMEYE BAŞLAMIŞTIR"

Aynur İMRAN 08 Ara 2020

Avrupa Birliği (AB) Türkiye'ye yaptırımda bulunur mu? Eğer öyleyse ne gibi yaptırımlar olabilir?

Son günlerde Türkiye, Avrupa Birliği, özellikle Fransa tarafından ciddi açıklamalarla yüz yüze kaldı. 11-12 Aralık’ta Türkiye ile ilgili konunun tartışmaya çıkarılması, Macron’un Türkiye’ye yaptırımlar uygulanması için diğer Avrupa Devlet başkanlarını araması da bu işin planlı olarak olarak yapıldığını, Türkiye’nin bilerek hedef alındığının bir göstergesi oldu. Son dönemler AB-Türkiye ilişkileri konusunda Doç. Dr. Mehmet Bardakçı ile konuştuk, baskı ve Türkiye açıklamalarının sebeplerini konuştuk.

Avrupa Birliği (AB) Türkiye’ye yaptırımda bulunur mu? Eğer öyleyse ne gibi yaptırımlar olabilir?

AB içinde, 10-11 Aralık 2020’de yapılacak yılın son AB zirvesinde Türkiye’ye yaptırım kararı alınması yönünde baskı giderek artıyor. Bunun temel sebebi Türkiye’nin AB üyesi olan Yunanistan ve Kıbrıs’ın deniz alanlarında AB’ye göre yasal olmayan doğal gaz arama faaliyetlerinde bulunması. Zaten AB, Şubat 2020’de Türkiye’ye küçük ölçekli de olsa yaptırıma başlamıştı. Brüksel, devlet şirketi Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nda (TPAO) çalışan iki düşük düzeyli yetkiliye Kıbrıs açıklarında doğal gaz arama faaliyetlerinde bulundukları için AB’ye seyahat yasağı ve AB’de mal varlıklarının dondurulması şeklinde yaptırım uyguladı.

Son zamanlarda AB-Türkiye arasındaki gelişmeler de yaptırım sürecini hızlandırdı. 26 Kasım’da Avrupa Parlamentosu (AP) büyük bir çoğunlukla Türkiye’ye karşı sert yaptırımlar uygulanması talebinde bulundu. AP’nin aldığı bu kararın AB’de herhangi bağlayıcılığı olmasa da Ankara’ya karşı yaptırım isteyen grubun elini güçlendirdi. Türkiye’nin 15 Kasım’da Kuzey Kıbrıs’ta Maraş’ı kullanıma açması ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıs meselesinin Güney Kıbrıs’la Kuzey Kıbrıs’ın iki ayrı devlet olarak ayrılmasıyla çözülmesini söylemesi Güney Kıbrıs’taki Rumlarda tepkiye yol açtı. Rumlar, Fransızları ve Yunanları da yanlarına alarak Türkiye’nin cezalandırılması için kampanya başlattılar. Türk ve Fransız liderlerin Fransa’nın Müslümanlara dönük politikaları konusunda giriştiği söz düellosu ilişkilerin daha da sertleşmesine yol açtı.

Yunanistan ve Kıbrıs Türkiye’ye sert yaptırımlar uygulanmasına çalışıyorlar. Bu ülkeler Fransa, Avusturya ve Slovenya’nın desteğini almayı başardılar. Yunanistan, Türkiye’ye silah satışının yasaklanmasını istiyor. Hükümet tarafından henüz desteklenmese de SYRIZA partisi, Yunanistan karasularının şimdiki 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarılmasını istiyor. Bu, Türkiye’yle savaşa davetiye çıkarmak demek. Bilindiği gibi Türkiye, 1995’te aldığı kararla bunu bir savaş sebebi (casus belli) sayacağını ilan etmişti. AB’nin Türkiye’ye uygulamayı düşündüğü yaptırımlar arasında ekonomiyi hedefleyenler de var: gemicilik, bankacılık ve enerji sektörünü ilgilendiren Türkiye’nin hidrokarbon arama faaliyetlerini sınırlandıran tedbirler.

Türkiye’ye karşı silah ambargosu uygulanması gibi sert yaptırımlara karşı çıkan ülkelerse Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan ve Malta. Bulgaristan da Türkiye’yle sıcak ilişkilere sahip ve bu gruba dahil edilebilir. Türkiye’ye yaptırıma karşı çıkan ülkelerin temel gerekçeleri ekonomik nedenler ve Türkiye’yle iyi işleyen göç (geri kabul) anlaşması. İtalya’ysa Libya’daki çıkarları nedeniyle bu ülkede aktif bir politika izleyen Türkiye’yle iş birliği yapmayı gerekli görüyor.

AB, Türkiye gibi büyük ve önemli ve pek çok konuda iş birliğine ihtiyaç duyulan bir ülkeye yaptırım uygulamanın kendisine de zarar vereceğinin farkında olduğu için mümkün olan en az yaptırımı uygulamaya çalışacaktır. O yüzden 10-11 Aralık’taki Zirve’de sert yaptırım taraftarı ülkelerle yaptırım yapmak istemeyen ülkeler arasında bir uzlaşma olacak ve herkesin bir ölçüde gönlünü yapacak bir orta yol bulunacaktır. Eğer Zirve’den yaptırım kararı çıkarsa bu küçük ölçekli bir yaptırım olacaktır. Şubat ayındaki yaptırımlara benzeyen yaptırımlar (yani düşük düzeyli devlet yetkililerine uygulanan AB’ye seyahat yasağı ve mal varlıklarının dondurulması) ve bunların biraz daha üstünde yaptırımlar uygulayabilir AB Türkiye’ye. Çünkü, AB derecelendirilmiş bir yaptırım sistemi uyguluyor. Aşama aşama yaptırımları artırıyor uzlaşmazlık konusunun niteliğine göre.

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecinin durdurulması teklifi var. Bu gerçekçi mi? Böyle bir karar alınırsa Avrupa Birliği neler kaybedecek, Türkiye neler kaybedecek?

Bunu en çok dile getiren ülke Avusturya. Avusturya’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı bu olumsuz tavrı hiç değişmedi. Türkiye, aday ülke ilan edilmeden önce de katılım müzakereleri sırasında da Viyana, hep Türkiye karşıtıydı. Avusturya, bütün AB ülkeleri içinde Türkiye’nin üyeliğine en az desteğin olduğu ülke olarak öne çıkıyor.

Türkiye’nin AB üyelik sürecinin durdurulması her iki taraf için de zararlı sonuçlar doğuracaktır. Böyle bir durumda Türkiye’nin en çok zarar göreceği alanlardan birisi ekonomi olacaktır. AB, Türkiye için en önemli turist, direkt yabancı yatırım, kısa vadeli finansman ve teknoloji kaynağıdır. AB, aynı zamanda Türkiye’nin en önemli dış ticaret ortağıdır. Türkiye’nin adaylık statüsünün iptali durumunda bu konularda Türkiye’nin olumsuz etkilenmesi muhtemeldir. Türkiye’nin AB adaylığı uluslararası yatırımcılar için önemli bir çıpa işlevi görüyor. Adaylık, uygun bir yatırım ortamına sahip olduğu konusunda Türkiye hakkında uluslararası yatırımcılara önemli bir güvence sağlıyor. Türkiye’nin AB’yle 2005 yılında müzakere sürecine başladığı dönemde Türkiye’ye giren direkt yabancı yatırım (dyy) – ki bunun yarıya yakını AB’den geliyor – hızlı bir artış göstermiş ve yıllık 15-20 milyar dolar mertebesine çıkmıştı. Fakat, 2016’dan sonra dyy inişe geçti. 2019’da Türkiye’ye 8.4 milyar dolar dyy girdi. Türkiye’nin AB üyelik süreci ortadan kaldırılırsa bu miktar daha da düşecektir. AB’nin güvencesi böylelikle tamamen ortadan kalkmış olacaktır o zaman. Bunun yanında, son yıllarda kırılgan hale gelen Türkiye ekonomisindeki enflasyon, işsizlik gibi diğer makroekonomik göstergeler daha da bozulacaktır. Hem psikolojik nedenlerle hem de yabancı yatırımın azalmasının oluşturacağı eksi istihdam gibi nedenlerle. Türk bankaları dış piyasalarda daha yüksek faizlerle borçlanacaklardır. Bu da hem enflasyonu körükleyecek hem de yüksek yatırım kredi faizi nedeniyle yatırım ortamını bozacaktır. Türkiye’nin AB’den tamamen kopmasının Türk Lirası’nda devalüasyona yol açma riski de vardır. Çünkü Türkiye’nin AB adaylık süreci jeo-politik ve ekonomik riskleri azaltan bir tampon işlevi görmektedir.

Vize konusu da diğer olumsuz etkilenecek mesele olacaktır. Şu anda dahi Brüksel-Ankara arasında bu konuda ilerlemede büyük güçlük yaşanmaktadır. Türkiye’nin AB adaylığı sona erdikten sonra AB yetkililerinin bu konuda adım atması için teşvik edici bir durum kalmayacaktır. Unutmamak gerekir ki, göç ve göçmenler konusu AB’de hem elitlerin hem de halkın üzerinde uzlaştığı kutsal bir alan gibidir adeta. Yani, AB’ye istenmeyen bir şekilde yabancı girişinin engellenmesi için AB yüksek vize duvarlarıyla korunmuştur.

Türkiye’nin AB adaylığının iptal edilmesi AB için de zararlı sonuçlar doğuracaktır. Bunların başında göç gelmektedir. Türkiye, 2016’da yapılan geri kabul anlaşmasıyla birçok yasadışı göçmenin Avrupa kıtasına girişine set çekmiştir. Türkiye’nin AB adaylık sürecinin iptali durumunda Türkiye, AB’yle geçmişte olduğu gibi göç konusunda iş birliği yapmak için önümüzdeki yıllarda çok istekli olmayacaktır. Kıbrıs meselesinin çözümü de bu durumdan olumsuz etkilenecektir. AB’yle bağları kopan bir Türkiye’nin Kıbrıs’ta bir çözüm konusunda isteği azalacaktır. Bu da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın çıkarlarına ters düşecektir. Türkiye böyle bir durumda ya KKTC’nin bağımsız bir devlet olarak uluslararası toplum tarafından tanınması ya da Tayvan’laşması (uluslararası tanınma olmadan devletlerle direkt olarak siyasi ve ekonomik ilişkiye girme) yolunda adımlar atacaktır. AB’den kopmuş bir Türkiye bölgesel güvenlik sorunlarında AB’yle iş birliğine daha az istekli olacak ve kendi ulusal çıkarlarının peşinde daha fazla giden bir ülke olacaktır. Bu da doğal olarak Türkiye’nin etrafındaki bölgelerde şimdi olduğu gibi AB’yle daha fazla çatışan bir ülke olmasını sağlayacaktır.

Türkiye, Almanya’ya samimiyet testi göstermesini teklif etti. Almanya’nın tutumu nasıl olacak?

Almanya, Türkiye ve AB arasındaki yaptırım krizinde arabulucu ülke konumunda. Berlin, Türkiye’ye yaptırım uygulanması taraftarı değil. Türkiye’nin AB’deki en önemli ticari ortağı Almanya. Almanya’nın Türkiye’de çok sayıda direkt yatırımı var. Yanı sıra, Almanya’da yaşayan 3 milyona yakın Türk, iki ülke arasında belli bir kültürel bağ oluşmasına yardımcı oluyor. Bunun yanında, Türkiye’yle AB arasında 2016’da yapılan geri kabul anlaşması iyi işliyor ve bu anlaşma Almanya Şansölyesi Angela Merkel tarafından kotarıldı. Önemli ölçüde bu anlaşma sayesinde Türkiye üzerinden Avrupa’ya giden Suriyeli göçmen sayısı büyük ölçüde azaldı ve bu AB başkentlerinde büyük bir rahatlama yarattı. Çünkü, göç meselesi AB içinde büyük bir bölünme ve krize yol açmıştı. Bu gibi nedenler dolayısıyla Almanya, Türkiye’yle uzlaşma yolunun sonuna kadar açık tutulmasını istiyor. Fakat, son haftalarda Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını isteyenlerin sesi daha fazla yükselmeye başladı.

Almanya Şansölyesi Merkel’in diğer AB liderlerine sunduğu “pozitif siyasi AB-Türkiye gündemi” Ekim ayının başındaki AB Zirvesi’nde diğer AB liderlerince kabul edildi. Buna göre Türkiye’nin gerginliği azaltması karşılığında Türkiye-AB gümrük birliği Türkiye’nin talepleri dikkate alınarak güncellenecek, Türk vatandaşlarına vize serbestisi müzakere edilecek, 2016’da yapılan göç anlaşması revize edilecek, Doğu Akdeniz’de sorunların ele alınacağı bir uluslararası konferans toplanacak.

Türkiye, Merkel’in sunduğu pozitif gündemin gereğini yapmak üzere Akdeniz’den gaz arama gemisini zirveden on beş gün önce geri çekmişti ve hükümet, Türkiye’deki gayri-Müslim azınlıklarının liderleriyle görüştü. Ankara, güven artırıcı önlemler ve Yunanistan’la karasuları konusunda müzakereler için hazır olduğunu söyledi. Hükümet, gerginliğin azaltılması için Brüksel’e AB yetkilileriyle görüşmek üzere bir heyet yolladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin yerinin Avrupa olduğunu vurguladı. Diğer taraftan zirveden sonra Oruç Reis, Doğu Akdeniz’e tekrar gönderildi. Yanı sıra, 15 Kasım’da Erdoğan’ın Maraş’ı ziyareti ve iki devletli çözümü savunmasıyla AB’yle gerginlik yeniden tırmandı. 10-11 Aralık’taki AB Zirvesi’nden on gün önce 30 Kasım’da Türkiye gaz arama gemisi Oruç Reis’i Doğu Akdeniz’den geri çağırdı. Bununla birlikte 22 Kasım’da Doğu Akdeniz açıklarındaki Almanya-Türkiye arasındaki gemi krizi, yaptırım taraftarlarının sesini daha da yükseltmelerini sağlarken Almanya’nın arabuluculuk rolünü zorlaştırdı.

Avrupa Birliği’nin böyle bir baskı yoluna girmesinin ana sebepleri olarak neleri söyleyebilirsiniz?

Son yıllarda Türkiye, dış politikada çok aktif bir tutum izlemeye başlamıştır. Bu yüzden birçok yerde Türkiye ve AB’nin çıkarlarının çatıştığını görüyoruz. Türkiye ve AB’nin birçok yerde karşı karşıya gelmeleri ve AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamaya çalışmasının temel nedeni olarak AB ve Türkiye’nin 2006’dan sonra gitgide birbirinden uzaklaşması ve en sonunda neredeyse sıcak bir çatışmanın eşiğine gelmesidir. 2006’dan sonra Türkiye-AB müzakereleri Kıbrıs meselesindeki anlaşmazlık nedeniyle fiilen askıya alınmıştır. Tam üyelik ihtimali ortadan kalktığı için Brüksel’in Türkiye’nin dış politikası üzerinde etkisi azalmıştır. 2016’dan sonraki gelişmeler AB-Türkiye arasındaki mesafenin açılmasına katkıda bulunmuştur. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine karşı AB ve ABD Türkiye’ye geç ve az bir destek vermişlerdir. Bu da iki taraf arasında güven bunalımına yol açmıştır. Bunun yanında, Türkiye’nin 2000’lerin başından günümüze ekonomik olarak önemli bir gelişme göstermesi, çoğunluğunu kendisinin ürettiği silah ve askeri ekipmanlarla ordusunu modernize etmesi dış politikada daha aktif bir tutum almasına yardımcı olmuştur. Bundan başka 2008-2009 finansal/ekonomik krizinden AB ve ABD’nin güç kaybederek BRIC ve Türkiye gibi BRIC’e yakın ülkelerin güç kazanarak çıkması çok kutuplu bir küresel sisteme gidişi hızlandırmıştır. Yani, Türkiye, daha aktif ve daha bağımsız dış politika izleme imkânına kavuşmuştur. 

Fransa Devlet Başkanı Macron, bu süreçte tüm birlik üyelerini arayarak Türkiye’ye karşı yaptırıma destek istemiş. Fransa’nın Karabağ’da, Libya’da ve Akdeniz’de Türkiye ile karşı karşıya gelmesinin nedenleri nelerdir? Bu düşmanlık neden doğuyor?

Evet, Fransa, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Avusturya’yla birlikte Türkiye’ye yaptırım için en çok istekli olan ülke. Çünkü Türkiye ve Fransa, son yıllarda pek çok konuda karşı karşıya geldi. Fransa, Türkiye’yi Karabağ’da krizi tırmandırmakla suçladı ve bilindiği gibi Fransız Senatosu, geçtiğimiz günlerde Karabağ’ın bağımsızlık ilan etmesini destekleyen bir karar aldı. Libya’da Paris ve Ankara farklı kutuplarda yer alıyor. Fransa, General Khalifa Haftar’ı desteklerken Türkiye’yse uluslararası toplum tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekliyor. Doğu Akdeniz’deyse Fransa, Türkiye’nin karşı karşıya geldiği Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın tezlerini destekliyor. Bunun yanında, 10 Haziran’da bu iki ülke küçük bir kriz yaşadı. Akdeniz’de Türk savaş gemileriyle bir Fransız donanma gemisi arasında bir sürtüşme meydana geldi. Bunun dışında, Fransa, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu grup ya da ülkelerle iş birliği içerisine girdi. Bunlar, Kuzey Suriye’de YPG, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri. Sonuç olarak Türkiye ve Fransa’nın çıkarlarının birçok bölgede çatıştığını görüyoruz. Ekim ayı içinde Fransız Devlet Başkanı Emmanuel Macron’un ülkedeki dini aşırılığa karşı mücadele planını açıklamasına Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macron’un akli sorunları olduğuyla karşılık vermesi yeni bir krizin kapısını açtı. Fransa, Ankara’daki büyükelçisini istişare için Paris’e çağırdı. Erdoğan da buna Fransız ürünlerinin boykot edilmesi çağrısıyla karşılık verdi.

Türkiye’nin son yıllarda en çok karşı karşıya kaldığı AB ülkesi Fransa dersek yanlış olmaz. Peki bunun nedeni nedir diye sorduğumuzda karşımıza şunlar çıkıyor: Fransa, şu anda AB’nin lider ülkesi konumunda. Brexit’ten önce üç büyük AB ülkesi önemli konularda liderlik yapıyorlardı: Britanya, Almanya, Fransa. Britanya’nın AB’den çıkmasıyla birlikte Birlik’te liderlik rolü Almanya ve Fransa’ya kaldı. Britanya, askeri konularda ayrılmadan önce AB’ye önemli katkıda bulunuyordu. Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nda sonra askeri gücü törpülenmiş bir ülkedir. Soğuk Savaş sona erip iki Almanya birleşince Alman ordusu tekrar aktif hale geldi. Fakat, Almanya, uluslararası sistemde pasifist bir ülke ola gelmiştir. Berlin, daha ziyade AB’nin ekonomik lideridir. Bölgesel meselelerde sert güç kullanmak istemeyen bir ülke olmuştur. Bu yüzden AB’nin askeri liderliğini Fransa üstlenmiştir şu anda. Bunun yanında, ABD Devlet Başkanı Donald Trump döneminde NATO’nun önemi azalmıştır. Bu da bölgesel sorunlarda Fransa’nın askeri liderliğini ön plana çıkarmıştır.