SERBEST PİYASA EKOMİSİ EFSANESİ

Nobel İktisat ödülleri ile ilgili yazımda, bu seneki ödül sahiplerinin fakirliğin "piyasa mekanizması yoluyla" giderilebileceğini savundukları, fakir ülkelerin fakirliğinin milli devlet politikaları, kültürel yapı ve benzeri iktisat dışı etkenlerle belirlendiğini iddia ettikleri ve fakirliğin giderilmesi için emperyalist Batı'nın yardımına muhtaç olduklarını belirttiklerini yazmıştım.

Hâlbuki küresel eşitsizliğin ve yaygın fakirliğin birinci sebebi hâkim iktisadi düzendir. Bir iktisatçının küresel ilaç, silah, petrol ve finans kartellerini hiç dikkate almadan, emperyalist güçlerin örtük veya açık askeri ve siyasi müdahalelerine hiç değinmeden, Batı sömürgeciliği tarihine hiç atıf yapmadan bu gibi görüşleri savunabilmesi ilk bakışta herkese garip gelecektir. Ama… garip gelmesin. Bu gibi iktisatçılar içinde bulundukları camianın, ekmek yedikleri siyasi ve iktisadi ilişkilerin ve çocuktan beri kendilerine öğretilen önyargılı görüşlerin kısıtlayıcı etkisi altındadırlar. Yine de, bu görüşlerini en azından teorik olarak savunabilecekleri bir mazeretleri de bulunmaktadır: Serbest Piyasa Ekonomisi.

Benim yaş grubum (1974 doğumluyum, DMD) ülkemizde serbest piyasa ekonomisi kavramını ilk defa rahmetli Turgut Özal’ın ağzından duymuştu. Turgut Özal Başbakanken birçok medya organında ekonomide gelişmenin özel sektör eliyle olacağı, devletin bu girişimcilerin önünde engel olduğu, devletin çeşitli ürünleri üreterek piyasada kaynak israfına yol açtığı, işsizliğin ve fakirliğin sebebinin devletçilik olduğu, hatta son Komünist ülkenin Türkiye olduğu yazılıp çizilmişti. Mucizevi ve her derde deva ilaç ise özelleştirmeydi. Her şeyi özel sektöre bırakırsak piyasa kuralları işleyecek ve Türkiye hem daha adil bir gelir dağılımına kavuşacak hem de hızla büyüyecekti. Burada ki, sihirli kavram “piyasa” idi. Turgut Özal’a göre bu yeni iktisadi rejimin adı da “Serbest Piyasa Ekonomisi” idi.

Piyasaların hiçbir müdahale olmadan kendi işleyişine bırakıldığı durumda toplumda oluşacak refah düzeyinin en yüksekte, kaynak israfı ve gelir adaletsizliğinin en düşük düzeyde olacağı yargısı egemen iktisat anlayışı olan Klasik ve Neo-Klasik okulun temel önermelerindendir. Klasik ve Neo Klasik okul yandaşları bu önermeyi ortaya atarken, piyasaların tam etkinlikle işleyişi için “tam rekabet şartlarını” varsaymaktaydılar. Eğer bu şartların hepsi – bütün piyasalarda ve bütün ülkelerde- gerçekleşirse, işte o zaman, yukarıdaki söylem haklı çıkar. Ancak eğer bu şartlar yoksa devletin hiç müdahale etmediği eksik rekabetçi piyasalar büyük ihtimalle refah üreteceğine fakirlik, eşitlik üreteceğine eşitsizlik ve adalet üreteceğine adaletsizlik üretebilir.

Nobel ödüllü meslektaşlarımız benzeri iktisatçılar “tam rekabet şartlarının” gerçekleşip gerçekleşmediğine hiç bakmaksızın, sanki “tam rekabet şartları her yer ve zamanda hâzır ve nâzır imiş gibi” kabul edip devlet müdahalesine, sanayi ve kalkınma politikalarına, hatta eğitim ve sağlık politikalarının da hepsine birden karşı çıkmaktadırlar.  Eğitim ve sağlık da dâhil olmak üzere her sektörde özelleştirmenin gerektiğini, bunun her sektörde daha kaliteli ve ucuz üretime yol açacağı temel savunularıdır. Bu görüşteki iktisatçılara göre gelişmekte olan ülkelerde devletçilik yolsuzluk ve hırsızlıklara yol açmakta, verimsiz devlet firmaları kaynakları israf etmekte, gereksiz yapılan yatırımlarla milletler borçlandırılmakta, bütün milletten toplanan vergilerle bir avuç yandaş zengin edilmektedir. Bütün bu sorunların çözümü için de, devletin ve dolayısıyla hükümetlerin, ekonomiden çekilmesini, ekonomiyle ilgili her işin “piyasa güçlerine” bırakılmasını savunurlar.

Gerçekten bu böyle midir? Tabii ki, hayır. Öncelikle “serbest piyasa ekonomisi” için gerekli olan birinci koşul olan tam rekabetin sanayi kapitalizminde gerçekleşmesi mümkün değildir. İkincisi, devlet müdahalesine “yolsuzluk ve hırsızlık” sebebiyle karşı çıkmak saçmalıktır. Çünkü eğer devlet olmazsa yolsuzluk da tanım itibarıyla olmaz, ama bir devlet idaresinin ana vasfı zaten bu tür yolsuzluk ve hırsızlıkların engellenebilmesi, denetlenebilmesi ve cezalandırılmasını temin etmesidir. Eğer devletin denetim ve yargı mekanizmaları çalışmıyorsa bu iktisadi bir sorun değil, idari ve siyasi bir sorundur. Öte yandan toplum içinde kaynakların israfı ve gelir dağılımı adaletsizliği devlet üretiminden çok tekelleşme eğilimleri, eksik rekabet gibi süreçlerde karşımıza çıkar.

Sanayi kapitalizmi, doğası gereği, sermaye birikimi ve daha büyük ölçekli üretime doğru gitme eğilimindedir. Bu da zaman içinde piyasada bazı firmaların büyüyerek diğer firmaları yutmasına yol açmaktadır. Sonuç tekelci (piyasada tek bir satıcı firmanın bulunması) ve oligopolcü (piyasada az sayıda satıcı firmanın bulunması) piyasalardır. İstisnai durumlar haricinde, tekel ve oligopoller vatandaşın tam rekabete göre çok daha az miktarda malı çok daha pahalıya tüketmesine, yani milyonlarca vatandaşın cebinden çıkan ekstra paranın bir veya birkaç büyük iş adamının cebine akmasına yol açmaktadır. Bu gelir ve servet dağılımda adaleti bozar. Öte yandan dev tekelci veya oligopolcü firmalar gerek rekabet eksikliği gerekse işletmelerinin büyüklüğünden kaynaklanan teknik maliyetler sebebiyle kaynak israfına, dolayısıyla da, bütün toplumun refah kaybına yol açmaktadırlar. Yani hayat pahalılığı, işsizlik, gelir dağılımda bozukluk, kaynak israfının temel sebebi eksik rekabet piyasalarıdır.

“Pekiyi Hocam, Smith, Ricardo ve Walras gibi büyük iktisatçılar bu gerçeği nasıl görememişlerdir?” Bu sorunun cevabı bu büyük iktisatçıların yaşadığı çağla alâkalıdır. Bu çağda (18’inci Asrın son ve 19’uncu Asrın ilk yarıları) daha bir sanayi kapitalizminden bahsetmek mümkün değildi. Üretimin en iyi ihtimalle yarısından fazlası tarım üretimiydi. Tarım ürünleri piyasasında da tam rekabete uygun bir yapı bulunmaktaydı. Ancak özellikle 19’uncu asrın son çeyreği ve bütün 20’inci asır süresince tarımın payı azalırken büyük ölçekli sanayi üretimi ekonomide taşıyıcı kol haline geldi. Sanayi üretimi ise yapısı itibarıyla rekabetçi değildir, aksine tekelleşme eğilimlerini içerir.

Bugün serbest piyasa ekonomisini savunanlar argümanlarını Smith ve Ricardo’ya dayandırırlar. Ama yaşadığımız çağ bırakın ulusal tekelleri, küresel tekellerin hâkim olduğu bir çağdır. Emperyalist Batı ülkelerinin yönetimleri de, bu küresel tekellerin temsilcisi siyasi yapılardır. Böyle bir ortam, elbette ki, Smith ve Ricardo’nun hayallerini dahi göremeyeceği bir yapıya işaret etmektedir. Serbest piyasa ekonomisinin gelişmiş ve emperyalist ülkelerdeki savunucuları kendi ülkelerinin egemenliklerini sağlayan hâkim sistemi, bir Ali Cengiz oyunuyla, Smith ve Ricardo’yu şahit göstererek savunmaktadırlar. Bizim gibi ülkelerdeki serbest piyasa savunucuları ise ya maaşlı devşirmelerdir ya da dünyadan bîhaber safderunlardır.

Pekiyi, küresel sistem gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkelere ne vaat etmektedir. Bu da Cuma’ya kalsın.