ÖZGÜVEN Mİ, ZÜPPELİK VE PAÇOZLUK MU?

Dr. Can CEYLAN 05 May 2021

Maddî zorluklar sebebiyle şatosunu ve topraklarını satmak zorunda kalan soyluların mülklerini, yâni "soyluluk sıfatı"nı satın alan ve ama soylu olanların nasıl yaşadığını bilmeyenlerin, soyluların gözündeki durumunu özetleyen bu tâbir giderek bir kimlik hâline gelmiştir.

Aslında bahsetmek ve eleştirmek istediğim tavrı “özgüven” olarak tanımlamak, bana pek de doğru gelmiyor. Özgüven, kişinin kendisine olan güveni sağlam temellere dayandırmasıyla, bu güveni kazanmak için emek sarfetmesiyle, hatâlarından ders almasıyla, mücâdelelerinde üstün gelmesiyle, kendini sürekli geliştirmesi ve güncellemesiyle elde edilir. Ancak sâhip olduğu şeyi özgüven zannetmesine rağmen aslında ukalalık, bilmişlik, burnu büyüklük, elitçilik, züppelik yapanlar maalesef çoğunluktadır. Dahası, bunu bir kültür yâni yaşam şekli hâline getiren topluluklar ve milletler vardır. Bir de bu milletlerden olmayıp onlara aşağılık kompleksi ile özenenler vardır.

Bu yazıda eleştireceğim özgüveni, aşağıda açıklamaya çalışacağım sebepler yüzünden kısaca züppelik olarak tanımlamak istiyorum. Züppelik olarak tanımlanan tavrın kaynağı Avrupa’dır. Avrupa’da Sanayi Devrimi sonrası oluşan zengin sınıfın, yâni burjuvazinin “asiller” diye tanımlanan sınıfa mensup kişiler gibi yaşamak istemesi ama bunu nasıl yapacağını bilemeyip sâdece parasıyla durumu idâre istemesi sebebiyle oluşan gülünç duruma “snopluk” denir. “Snob” kelimesi Fransızca “Sans noblesse” (asil olmama) ifâdesinin kısaltmasıdır.

Maddî zorluklar sebebiyle şatosunu ve topraklarını satmak zorunda kalan soyluların mülklerini, yâni “soyluluk sıfatı”nı satın alan ve ama soylu olanların nasıl yaşadığını bilmeyenlerin, soyluların gözündeki durumunu özetleyen bu tâbir giderek bir kimlik hâline gelmiştir. Maalesef aynı gülünç davranış biçimi, hızla sanayileşen ve kısa zamanda zenginlerin ortaya çıkmasına şâhit olan toplumların hepsinde görülmektedir. Türkiye’de de azımsanmayacak sayıda züppe olduğunu gözlemlemek hiç de zor değildir.

Kalıcı züppelik

Bir Karadeniz türküsünde “Nenen çarık giyerdi, bunları unuttun mi?” dediği gibi, bir nesil önce köyde yaşayanların kısa zamanda zenginleşip özendikleri şehir hayâtıyla karşılaştıkları kültür şokuyla içine düştükleri züppelik belki de diğer züppelik çeşitleri arasında en mâsum olanıdır. Bir nesil içinde yaşanan şok, en fazla iki nesilde atlatılır ve daha sonraki nesiller, züppeliği dışarıdan görebilme imkânı bulur ve bundan kurtulurlar.

Ancak züppeliğin en tehlikeli olanı nesiller geçse de atlatılamayan ve içinden çıkılamayan olanıdır. Bunun tehlikeli olmasının sebebi, gözlemlenmesi zor ve dışarıdan özgüven gibi görünmesidir.

Bu züppelikle birçok alanda karşılaşmak mümkündür. Akademiden medyaya, spordan siyâsete, sağlıktan sanata kadar hemen her alanda görebiliriz. Ama hepsi bir yana akademik alandakiler gemi bir hayli azıya almışlardır. Belki ben de aynı alanda olduğum ve örneklerini çokça gördüğüm için bana öyle gelebilir. Fakat akademik alandan çıkıp medyada ve sosyal medyada boy gösterenleri aklınıza getirdiğinizde siz de bana hak verirsiniz.

“La palabra de Dios”

Sözüm ona “bilimsel” bir yaklaşıma sâhip olduğu iddiasıyla meydana çıkanlar, yaklaşımlarının “bilimsel” yâni sorgulanabilir, yanlışlanabilir olduğunu ve mutlak, değişmez doğru olmadığını nedense bir tarafa bırakıp, hoşlarına giden, menfaatlerine uygun olan fikirleri, özgüven patlaması yâni ukalalık içinde ve züppece anlatırlar.

Bu akademik züppeler, tuttukları köşelere öyle sarılmış durumdadır ki, o köşelerin bir önceki işgâlcilerinin onlardan beklentilerini daha da ileri götürerek, kendilerinden sonra gelenlerden daha katmerli bir özgüven(!) beklerler. Belki birkaç gün veya birkaç ay içinde sonuçlanacak bir araştırma ile yerle bir olacak kişisel doğrularını “imânî” bir adanmışlıkla ve âdeta bir “la palabra de Dios” (kelâmullah) söylüyor gibi vaaz edercesine konuşurlar. Adlarının önlerine almak için her türlü tâvizi verdikleri akademik unvanların arkasına sığınarak, cesâret yoksunu savaşçılar gibi sütre gerisinden ateş açarlar. Değişmez ve sarsılmaz sandıkları bilgilerine gösterdikleri bağnazca bağlılığın kaynağı, mensubu oldukları züppe topluluğu olduğu için, bu topluluktan birinin zâfiyetini hemen giderirler, ayıbını örterler, yanlışı karşısında susarlar. Böylece aynı duruma düştüklerinde kendilerine de aynı muamele yapılmasına isteme hakkı kazanırlar.

Sesleri o kadar yüksek çıkar ki, sayılarının çok olduğu algısını yaratırlar ve çoğunlukmuş gibi yapmakta yine bir özgüven patlaması ve züppelik gösterirler. Ama bunların, kuyrukları yurt dışında hiç de dik değildir. Türkiye’nin yedek parça bağımlısı olduğu zamanlarda, siyâsetçilerimizin Avrupa’da boyunlarını bükmek zorunda kalmaları gibi, bunlar Avrupa’da her zaman süt dökmüş kedi gibidirler. Yurt içindeki kabarmalarından, yüksek perdeden konuşmalarından eser bulamazsınız. Âdeta züppeliklerini şarj etmeye gitmiş gibi, akıl hocalarının ağızlarının içine bakarlar ve ağızlarına ne konursa konsun makbul sayarlar. Bunu yapmalarının sebebi, züppeliklerinden tâviz vermek gibi bir lüks ve şanslarının olmamasıdır. Aksi takdirde o güne kadar ne kadar züppelik yapmış olurlarsa olsunlar, fişleri hemen çekilir ve bu sefer, nenelerinin giydiği çarığı bile arar duruma düşürülürler. 

Bir sonraki seviye: Paçozluk

Ortaya koyduğu tavrı özgüven zanneden züppelerin gelecekleri bir sonraki seviye paçozluktur. Artık bu seviyedeki tavrın savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Kısaca, hiçbir değer yargısı olmayan ve kendisinden üstün hatta farklı hiçbir kişiye tahammülü kalmayan kişiler için kullanılan paçoz kelimesi, bir anlamda özgüven gibi gözüken züppeliğin artık gizlenemeyen yüzüdür. Her şeyi alay konusu yapan, hakareti eleştiri zanneden ve her şeyi eleştirme hakkına sâhip olduğunu düşünen paçozlarla artık her gün karşılaşıyoruz. Birileri bunu sâdece genç kuşağa atfetse de, her yaşta olup paçozluk yapmak bir hayli yaygın hâle gelmiştir. Her eğitim seviyesinde, her ekonomik ve sosyal statüde karşımıza çıkıyor. Temelde kimlik bunalımı ve şahsiyet zâfiyeti ve eksikliğine dayanan züppelik, paçozluk seviyesine geldiğinde artık “tedaviye cevap vermeyen hasta” hâline gelmiş demektir. Fizikî bir tehdit oluşturmuyorsa kendi hâllerine bırakmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştır. Allah ıslâh etsin!