ÖZGÜRLÜK MÜ, BAĞIMSIZLIK MI?

İktisattaki en çok tartışılan önermelerden biri "bir toplumun bütün bireylerinin tam bir özgürlük içinde hareket ettiği durumda o toplumun olabilecek en yüksek refah düzeyine erişeceği" önermesidir.

Son günlerde Osmanlı’nın son dönemini, ıslahat çabalarını ve yıkılışını okuyorum. Tabii ki Jön Türkler ve İttihat ve Terakki bu tarihte önemli bir yere sahip. Gözlemlediğim en önemli nokta, Türk siyaseti ve iktisadiyatında temel çelişkilerde son 150 senede değişen hiçbir şeyin olmadığıdır. Nasıl mı? Şöyle özetleyelim: İktidarı belli bir süre elinde tutanlar “Bağımsızlık ve milli beka” çığlıkları atarak otoriter yönetim sevdasına düşmektedir. Tam tersi muhalefet ise “özgürlükler” temalı nutukları ile matbuat ve meydanları inletmektedir. Muhalefetteyken “herkesi kucaklayacağını, bütün özgürlüklerin teminatının kendisi olduğunu” söyleyen politikacılar, iktidarı ele geçirince “öyle her türlü özgürlüğün çok da iyi bir şey olmayacağını, devletin ve milletin bekası için vatandaşın fedakârlık yapması gerektiğini” söyleyedururlar. Bu durum ideolojisiz siyaset sebebiyledir. Bizde siyaset “devletin imkânlarını elde etmek ve kendi güç ve servet halesini oluşturmak için” yapılır. Aslında, Türkiye’de sosyal bilimcilerin çok geç yetişmeye başlaması nedeniyle ortaya çıkan kavram kargaşaları bu çarpık yapının temel sebebidir. Bugün özgürlük ve bağımsızlık kavramları ile iktisadi kalkınma ilişkisini inceleyeceğim.

İktisattaki en çok tartışılan önermelerden biri “bir toplumun bütün bireylerinin tam bir özgürlük içinde hareket ettiği durumda o toplumun olabilecek en yüksek refah düzeyine erişeceği” önermesidir. Bu önermenin doğru olduğunu düşünenler, serbest piyasa kanunlarının hiçbir engellemeye tâbi olmadan uygulandığı durumda o ekonominin istikrarlı ve düzenli bir büyüme trendini tam istihdam şartlarında tutturabileceğini söylerler. Tabii ki bu özgürlükler tanımlanmıştır: Girişim özgürlüğü, inanç ve düşünce özgürlüğü, sözleşme özgürlüğü. Kıta Avrupası toplumlarında liberal olarak bilinenler bu özgürlüklerin güvencesini oluşturacak, asayişi ve güvenliği sağlayacak ve uzlaşmazlıklarda hakem rolü oynayacak minimum bir devletin varlığını kabul ederler. Geri kalan her şey bireylere bırakılmalıdır. Bunlar Kıta Avrupası toplumlarında siyasetin sağ kanadını oluştururlar. Öte yandan Anglo-Sakson toplumlarında ise siyasetin merkezinde bu liberal düşünce bulunur. Kıta Avrupası’nda marjinal addedilen anarko-liberaller ise Anglo Sakson toplumlarında siyasetin sağ kanadını teşkil ederler. Bunlara göre devlet, adalet dâhil hiçbir yerde olmamalıdır. Polisin yerine özel güvenlik kurumları, mahkemelerin yerine arabulucular almalıdır.   

İktisadi olarak bu fikirlerin arka planında tam rekabetçi piyasa varsayımı vardır. Bütün ulaştıkları bu siyasi sonuçlar, aslında tam rekabetçi piyasalar varsayımına dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Hâlbuki kapitalist üretim biçimi ve onun yarattığı sanayi toplumu tam rekabetçi piyasaları değil, aksine dev firmaların yer aldığı tekelci ve oligopolcü piyasaları besler. Tam rekabet ancak dışa kapalı tarım toplumlarında geçerli olabilir. Tam rekabet ve kapitalizm konusunu başka bir yazıya bırakalım. Ancak şunu söyleyelim ki, eğer farz-ı muhal, kapitalist bir ekonomide tam rekabet piyasaları hasb-el kader gerçekleşirse, firma kârları minimum, mal fiyatları minimum, işsizlik sıfır düzeyinde ve gelir dağılımında adalet de tam tesis edilmiş bir şekilde gerçekleşir. Gerçekte olmayan ve olmayacak bir ihtimali sanki gerçekmiş gibi kabul edip bütün teorilerini ve siyasi düşüncelerini buna dayandırırlar. Batıda özgürlükle anlaşılan, aslında, bireyciliktir. Toplum içinde bireyin kendi yaşamına dair kararları kendi özgür iradesiyle alabildiği bir durumdur. “Yassah hemşerim!”in en aza indiği bir toplum.

Öte yandan “bağımsızlık” kavramı, genelde hem sağ muhafazakârlar tarafından hem de merkez sol partiler tarafından önemsenir. Bağımsızlık, bir milletin kendi geleceğine yönelik kararları kendi milli iradesi ile alması, dış dünyanın milli kararları en az etkilemesi olarak tasvir edilebilir. Elbette bağımsızlık milliyetçilik ve milli devletle de örtüşen bir kavramdır. Genelde batı toplumlarında bağımsızlık kavramı çok önemsenmez. Çünkü bir ülkenin dış dünyanın etkilerinden bağımsız olması demek dış borç yükünün yönetilebilir olması, milli sermaye ve servet birikiminin tamamlanmış olması ve güçlü bir orduya sahip olunması anlamına gelir. Bu ise gelişmiş Batı toplumları için bir problem değildir, bu şartlar çok önceleri sağlanmıştır. Öte yandan hemen hemen bütün İslam ülkeleri, Latin Amerika ve Asya’daki gelişmekte olan ülkeler için bağımsızlık her daim tehlike altındadır. Çünkü bu ülkeler –istisnalar dışında- hem iktisadi hem de siyasi olarak dışa bağımlılık hastalığından mustariptirler. Bu yüzden bu ülkelerde iktidara gelen partiler farklı nüanslarla da olsa er ya da geç milliyetçi, bağımsızlıkçı ve özgürlükleri kısıtlayan bir politikaya dönerler. Eğer bu ülkelerde demokratik yönetimler varsa, bu sefer, milliyetçi ve bağımsızlıkçılığın yanına popülizm de eklenir. Öte yandan muhalefetteki parti de, (sağ veya sol olsun, fark etmez, DMD), dış dünyayla entegrasyonu, özgürlükleri ve insan haklarını savunan bir pozisyon alır. Üç örnek vereyim: İttihat ve Terakki iktidara gelene kadar Balkanlar’daki Sırp, Bulgar ve Yunan eşkıyasıyla teşrik-i mesai eylemiş, halkların kardeşliği sloganları atmış, Ermeni terör örgütleri Taşnak ve Hınçak’la birlikte “takılmışlardı”. Ne zaman iktidara geldiler, “Kızıl Sultan” diyerek hakaret ettikleri Sultan Abdülhamit’in mutlakiyetçi rejimini aratan bir otokratik yönetim kurdular. İkincisi CHP’dir. Tek parti döneminde ve daha sonra demokratik dönemdeki az sayıda iktidarlarında hemen tutucu, milliyetçi ve bağımsızlıkçı bir tutum almışken, muhalefetteyken Kürt milliyetçileri, kendilerine “sol-liberal” olarak tanımlayan devlet düşmanları, gözden çıkarılmış cemaatler, Ermeni Soykırımı’nın var olduğunu savunan vatansızlar ve sair bilumum ne kadar aymaz varsa onlarla teşrik –i mesai içine girmişlerdir. Üçüncü örnek de AK Parti’dir: Muhalefette ve iktidarını kalıcılaştıramadığı ilk iktidar dönemlerinde AB’ciler, NATO’cular, sol liberaller, “soykırımcılar”, “çözümcüler” ve benzeri gruplarla yamalı bir ittifak içinde idiler. Ne zaman iktidar tam anlamıyla AK Parti’nin eline geçti, o vakit, II. Mahmut’un, Sultan Abdülhamit’in, Atatürk ve İsmet Paşa’nın bağımsızlıkçı ve milliyetçi politikalarına döndüler. Bunun sebebi, bizde siyasetin ilkeler bazında, bir ütopyayla belirlenen somut idealler çerçevesinde değil, gücün elinde olup olmamasına bağlı olarak belirlenmesidir. Olmaz ya, çok küçük bir ihtimal hasb-el kader, CHP iktidara gelse tekrar çatık kaşlı ulusalcı politikaları ihya edip etraflarındaki “hamiyet-i vataniyeden” yoksun yukarıda saydığı grupları hemen kapı dışarı ederler.

Bağımsızlık ve özgürlük birbirinin karşıtı mıdır? Yani ya özgürlük ya da bağımsızlık mı diyeceğiz? Hayır, ben öyle düşünmüyorum. Bir ülkenin bağımsız olabilmesi için kaynaklarının çarçur edilmeyip, milli faydayı sağlamak amacıyla kullanılması gerekir. Bunun için de iktidarın gücünün tek tek vatandaşların ve bütün halinde milletin özgürlüklerini sınırlamaması gerekir. Böylece toplum siyasi iktidarı denetler ve yanlış adım atmasını engeller. Öte yandan bağımsızlık olmazsa özgürlük hiç olmaz. Bir zamanlar –şimdi iktidar piramidinde önemli bir yere çıkmış olan- bir ağabeyim, “Dündar, ne gerek var milli devlete? Soykırımı tanısak, PKK’ya özerklik versek, İstanbul Singapur gibi bağımsız bir şehir olsa fena mı olur?”, demişti. Şimdi ise diyor ki. “Gelmiş geçmiş en milliyetçi hükümet şimdiki hükümettir. Osmanlı’yı yeniden kuracağız!”. Şaka gibi…

“O ağabeyimiz bunu demişse, sen diyorsun Hocam?” diye sorarsanız cevap vereyim: Hem bireylerin özgürlüklerini, hem de milletin ve devletin bağımsızlığını savunmak gerekir. Çünkü bireyleri özgür olmayan milletler bağımsız olamaz, devletleri bağımsız olmayan bireyler de özgür olamazlar. Bağımsızlık ve özgürlük birbirini tamamlar.

SON SÖZ:  Demokrasilerde fikirler ile iktidar değişir. Bizde ise iktidar ile fikirler değişir.