KÜRESELLEŞME VE GELENEKLER

Sâdece sosyal medya ve dijital teknoloji değil, evimize aldığımız masa ve sandalyenin bile aynısını dünyânın diğer ucunda görmek mümkün.

Hepinizin ağzında küreselleşme aleyhinde birçok laf var. Lafa gelince küreselleşmeyi kimse sevmiyor; hepimiz küreselleşmeden muzdaribiz. Ama iş, uygulamaya gelince küreselleşmenin dümen suyundan ayrılma gayreti göstermiyoruz.

Tabi küreselleşme de doğru bir tanımlama değil. Yâni dünyâda var olan her şey dünyânın her yanına yayılmış değil; sâdece ekonomik ve teknolojik gücü elinde bulunduran (ve bunu yapmak için de çok çalışan) birkaç ülkenin “tüketim” öncelikli “alışveriş” ile şirin gösterilen kapitalist zeminli “kültürsüz bir kültür”den bahsediyoruz. Yâni “küreselleşme” değil kendini küresel güç olarak görenlerin etkisi altına girip “küresellenme” demek daha doğru.

Sâdece sosyal medya ve dijital teknoloji değil, evimize aldığımız masa ve sandalyenin bile aynısını dünyânın diğer ucunda görmek mümkün. Hepimizin evi aynı mobilyalarla döşeniyor. Aynı kıyâfetleri giyiyoruz. “Moda” hâline getirildikten sonra ne dekolte ne de tesettür fark etmiyor. Din savaşları çıksa, düşman orduların kıyâfetlerini aynı “modacı” tasarlayacak!

Küreselleşme “aynılaşma” demektir

Bırakalım farklı dinleri, aynı din içinde bile “küreselleşme kültürü” hâkim durumda. Mesela bütün Müslümanların dünyânın her yerinde aynı kıyâfetleri giymesi gerektiğini düşünmek hiç de yabancı olduğumuz bir düşünce değil. Müslümanlığı cübbe, sarık, sakal, çarşaf zannedenler acaba İslâm’ı küreselleşmenin malzemesi yaptıklarını ne zaman fark edecekler?! Çünkü küreselleşme her şeyin ve herkesin dünyânın her yerinde aynı olması demektir. Bu çarpık anlayış, “yabancılık çekmeme” gibi bir şekilde şirin gösterilmeye çalışılmakta ve maalesef başarılı olmaktadır. Mesela her yerde “AVM” veya “Mall” denen alışveriş merkezleri “normal” hâle geldiyse, küreselleşme başarılıdır. Anadolu’nun her şehrinde evler aynı tip mimari ile yapılıyorsa, küreselleşme başarılıdır.

Hazırcılık

Farklı olmak, seçenek üretmek düşünmeyi, üretmeyi ve çalışmayı gerektirir. Bu da kolay değildir. Küreselleşmenin öncü birliği “hazırcılık” varken, kim düşünecek, kim üretecek, kim çalışacak! Bir telefonla on dakika içinde yemek geliyorsa, kim pazardan alacak ve kim pişirmekle uğraşacak!

Bu duruma psikologlar “konfor alanı” diyor. İnsanın yaratıcılığını bitiren, özgürlüğünü yok eden, ne için özgür olacağını bilmeden özgürlük ister hâle getiren bir konfor alanı. Kısacası “armut piş, ağzıma düş”. Bunun yakın bir gelecekte sebep olacağı sonuçların belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkıyor. O kadar ki, dünya nüfusunu azaltmak için ne salgın hastalıklara ne de savaşlara gerek kalmayacak. Bu konfor alanına hapsolmuş bir iki nesil sonra dünya nüfusu yarı yarıya inmiş olacak.

Hıdırellez geleneği ve duâsı

Gelelim, küreselleşmenin karşısına çıkaracağız seçeneklere. Fizik boşluk kabul etmez. Biz boşluğu doldurmazsak küreselleşme her türlü ürünüyle hazırda bekliyor. Küreselleşme karşısındaki en etkili silahımız dünyânın her yerindeki yerel geleneklerdir. Buna kısaca “kültür” diyebiliriz. Yerel kültürler yaşatıldığı sürece küreselleşme oraya giremez.

Geleneklerin bozulması sâdece dinî konularda olmaz. Zâten sıra dinî geleneklere gelmişse, bozulma çoktan başlamış demektir. Anane, örf, âdet gibi birçok kelimede karşılık bulan geleneklere birçok örnek bulabiliriz. Örneğin Hıdırellez bunlardan biridir. Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar birçok farklı isim ve içerikle karşımıza çıkan Hıdırellez geleneği, üç neslin bir araya gelmesini sağlayan bir yapıya sâhiptir. Hristiyan kültürlerde ise Aya Gorgi veya Aziz George günü olarak kutlanır. Baharın geldiğini, canlılığı, yeniden doğuşu simgeleyen ve kelime anlamı “Yeşil” demek olan “Hızır” kavramı birçok kültürde kendini gösterir.

Her ne kadar bâzı bağnaz yaklaşımlar sebebiyle bunun “İslâmdışı” olduğu zannedilse de, İslâmiyet ve hatta Hristiyanlık öncesinden gelen ve İslâm’a aykırı olmayan veya İslâm’a uygun hâle getirilen motiflerle devam eden Hıdırellez bayramı neden bu kadar sessiz sedâsız kutlanır hâle geldi acaba?

Lafa gelince Noel Ağacı’na “reddiye” yazanlar, Hıdırellez gibi Hızır ve İlyas peygamberlerin adıyla anılan bu bayrama tepkisiz kalmaktadır. Şöyle bir duâsı olan bayramın İslâm’a aykırı olduğunu kim iddia edebilir:

“Allahım, yüceler yücesi isminin hakkı için Sen’den isterim. Bana helâl rızık ver. Eğer rızkımız semâda ise yere indir. Eğer rızkımız yerde ise çıkar. Eğer rızkımız uzakta ise yakınlaştır; yakında ise kolaylaştır. Rızkımız az ise çoğalt; çok ise bereketlendir.”

Bu duayı duyup ya da okuyup “âmin” demeyecek Müslüman var mıdır?

Hıdırellez ateşi

Hıdırellez deyince akla ilk gelen gül dalına çaput bağlayıp dilek tutmaktır. Bunun psikolojik bir moral motivasyondan başka hiçbir anlamı yoktur. Diğer bir Hıdırellez geleneği ise yakılan ateşin üzerinden atlamaktır.

İslâm’da Sırat Köprüsü inancı vardır. Kıldan ince kılıçtan keskin olan bu köprünün karşı tarafında cennet olduğuna inanırız. Sırat köprüsünü geçebilenler cennete ulaşırlar. Geçemeyenler de köprüden cehennem ateşinin içine düşerler. Hıdırellez ateşi, Sırat Köprüsü’nün altında cehennem ateşidir. Soyut düşünme yaşına gelmemiş çocuklara cehennem ateşini, Sırat Köprüsü’nü anlatmanın daha güzel bir yolunu bilen varsa söylesin.

Aynı zamanda ateş, arınma ve temizlenmedir. Müslümanlar olarak cehennemde ebedî kalmayacağımızı, cehennem ateşiyle günahlarımızdan temizlendikten sonra cennete gideceğimize inanırız. Hıdırellez ateşi bunu da simgelemektedir.

Hem İslâmiyet’in Hz. Âdem’den beri var olduğunu söyleyip hem bu tür geleneklerin İslâm’dan önceki döneme âit olduğunu iddia edenlerin “bidat” anlayışlarını gözden geçirmelerini tavsiye ederim.

Arap kültürünü Müslümanlık zannedip “kandil geceleri”ni bidat ilan edenlerin, küreselleşme karşısında Müslümanlığı iyice çâresiz hâle getirdiklerini hatırlatmak gerekiyor. Seküler anlayışa sâhip olanlar, küreselleşmenin hazırcılık tuzağına düşerken, “dindar” olduklarını iddia edenlerin 21. yüzyıldaki sorunlara İmam Rabbani, İmam Gazalî gibi isimlerin kendi dönemlerinin sorunlarına buldukları çözümlerle cevap vermeye çalışarak küreselleşme yer açtıklarını görmemiz gerekir.

Gelenekleri reddetme tehlikesi

Hangi tarafta, hangi niyet ve dayanakla olursa olsun, yerel gelenekleri yok etmek ve reddetmek, eninde sonunda küreselleşmeye hizmet etmektir. Bugün Hıdırellez, yarın “kırk uçurma”, daha sonra “diş buğdayı” ve kandiller. Bunlar yerel değerlerimiz olarak her kültürde benzeri olan geleneklerdir ve küreselleşme karşısına koyabileceğimiz seçeneklerdir. Yeni gelenekler icat etmemize gerek yok; var olanları koruyalım ve gelecek nesillere aktaralım yeter. Gelenekler kendi kendilerini güncelleme özelliğine sâhiptir ve bu şekilde varlıklarını korurlar.