KÖTÜ DEĞİL

Ümit G. CEYLAN 17 Haz 2021

Hayat hepimiz için sürprizlerle doludur. Kim diyebilir ki yarın hayatımız bundan daha iyi veya daha kötü olmayacak.

Hayat hepimiz için sürprizlerle doludur. Kim diyebilir ki yarın hayatımız bundan daha iyi veya daha kötü olmayacak. Aslında kötü kelimesini isteyerek kullanmadım. İnsanlar kötü kelimesini her olan biten için o kadar çok kullanıyorlar ki zorlaya zorlaya zihinlerini bu bakış açısına göre şekillendiriyorlar. Bu kadar çok kullandığımız şu kelimeye Divanu Lûgati’t-Türk’te bir bakayım dedim de olur olmaz zamanlarda ağzınıza almayın hiç. Bir kere belden aşağı anlamları var ve en masumu da ‘sıra itibariyle en son gelen’ manasını taşıyor. O yüzden biz dilimizi ‘kötü’ bir dil kullanmaktan arındırmaya özen gösterelim. Bunu alışkanlık haline getirdiğimiz halde öncellikle başımıza gelen olaylar karşısında sükûnetimizi korumaya başlıyoruz ve bu giderek olumlu bir anlayışa dönüşüyor. Çevremizde gördüğümüz her olup bitene tepki göstermeden önce bir an duruyor ve iyi tarafını düşünmeye, görmeye başlıyoruz.

Ne kadar erken o kadar iyi

Tabii bu dediğimizin bir alışkanlık haline gelmesi için en olağan olanı, çocuk yetiştirirken edindiğimiz tavırlardır. Sonradan bir alışkanlığı kırmak ve iyi yöne yönlendirmek çok zor oluyor. Tıpkı taşı ikiye yarmak kadar zorlaşıyor ve ilişkilerde çok zor durumlar yaşanabiliyor. O yüzden ağaç yaşken eğilir diye boşuna denmemiş. Çocuklarımıza daha en küçük yaşlarından itibaren iyi bakmayı kazandırabilmek için önce biz ebeveynler aynaya bakmamız lazım. İşin en zoru ve can alıcı noktası da bu. Eğer anne ve babada bu konuda farkındalık oluşmamışsa o çocuk belli bir yaşa geldiğinde hayatı ya gri görecek ya da siyah beyaz. Çocukların her davranışında onlarla konuşarak iyi ve kötü kavramlarına gidecek yolu anlatmak lazım. Çocuk anlamaz daha konuşmayı bilmiyor denmemeli. O yaşın da anlayacağı bir dil var. Hiçbir şey bilmiyorsak dahi gönül dilini kullanabiliriz. Bazı şeyler kitapta bulunmaz ama şifahi kültürümüzün ana kodlarında vardır. Oraya bakmak yeterli olacaktır.

Gri bir renk midir?

Gri rengi severim. Çünkü net bir hüküm vermez. Bu net biri olmadığımız anlamına getirilmesin. Hayatta mutlak iyilik ve mutlak kötülük yoktur. Hepsi iç içe geçmiştir. Bir insanın iyi taraflarını çıkarıp görebilmek var ya da sadece kötü tarafını görebilmek var. Böyle bir bakış karşımızdakini sadece siyah veya sadece beyaz olarak görmeye yol açar. İnsan için bu bir yanılgıdır. Sonra da sizi ‘ben neden hep insanlar hakkında yanılıyorum’ demeye getirir. İnsanların siyah ve beyazdan oluşan bir karışım olduğunu kabul edersek daha az yorulur, üzülür ve temkinli, öğretici bir duruşumuz olur. Öğretici kelimesini özellikle kullandım. İnsan davranışlarını ancak insan eğitir. Allah’ın Rab sıfatının bir tecellisi biz insanlarda vardır. O yüzden hareketlerimizi karşımızdakinin tavrına göre ayarlamak, set çekmek, gerektiğinde uyarmak kişiye bir mesaj vermek demektir. Bu mesajı alan alır, alamayan yolunu değiştirir. Evet! Bu yüzden gri, bir renktir.

Neden o kelimeyi kullanırız?

Acaba bir olayın ve olgunun nedenini araştırıp düşünür müyüz? Yoksa çaresizce bir ezber makinasına bağlanmış gibi sadece yapar, söyler miyiz? Ezber bir düşünme biçimi değildir. O yüzden kötü diye yargıladığımız her şeyin iç yüzünün ne olduğunu bilmiyor, anlamıyor ve onu iyiye dönüştürmek konusunda bir çabamızın olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Oysa amaç hep iyiye doğru gitmektir. İnsanları ve olayları kötüye boyamadan önce düşünme ve yargılama mekanizmamızı geliştirmeyi özellikle genç arkadaşlarıma tavsiye ediyorum. Tabii burada amacımız kötüyü yargılamak ve idam etmek de değildir. Amacımız her olayın içinde ders alınacak bir tarafı görebilmektir. Amacımız kötüyü görmezlikten de gelerek iflah olmaz bir iyimserlik ve meczupluk ta değildir. Amaç her şeyi yerli yerine oturtmak ve hakkaniyetli davranmaktır vesselam.

İKLİM

Çevre konusu şu son günlerde gündemin en başköşesinde yer alıyor ve uzun süre de böyle kalacak gibi gözüküyor. Bugün 17 Haziran Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Haftası. Kuraklık da bu yıl etkili oldu. Nereden bakarsak bakalım denizlerimizin kirliliği nasıl canımızı yaktıysa kuraklık da başka bir felaket. Haziran ayı bitmek üzere ve biz İstanbul’da hala üzerimize kalın hırka almadan balkona çıkamıyoruz. Üç gündür de yağmur yağıyor. Bir yandan yağmur yağmasına seviniyoruz ama uzmanların dediğine göre bu mevsimdeki yağmurlar aslında sıcaklık artışlarından kaynaklanan buharlaşmadan dolayı oluşan yağışlar. Olması gereken bize okulda öğretilen, ilkbahar ve sonbahar aylarında yağmur yağmasıydı. Fakat bu sonbaharda yağması gereken yağmur yağmadığı için buğdayda çok düşük ürün alınabildi. Anlaşılan bu işler böyle giderse mutfak masraflarının artacağını göz önüne almak zorundayız. Ya da hep dediğim gibi herkes bir şekilde küçük tarım işletmecisi olacak. Bugün değilse bile çocuklarımız veya torunlarımız için bu kaçınılmaz olacak. Yoksa kitlesel açlıklar önümüzdeki 50 yılda olası görünüyor. Allah encamımızı hayır eylesin.

Aşı yoğunluğu

Öte yandan aşı seferberliği hızla sürüyor. Ancak devlet hastanelerindeki uzun kuyruklar göze çarpıyor. Özel hastanelerden de randevu alınabildiğini hatırlatmak isterim. İnternetten randevu alınırken bu seçenek size sunuluyor ve ücretsiz olduğu da belirtiliyor. Sanırım dikkatlerden kaçıyor. Büyükşehirlerdeki bu yoğunluğu özel hastanelerden randevu alarak dağıtabiliriz.

ANNEMİ

Bak şuna! Nasıl da bakmış bana, sana, ona, buna. Körebe oyunu oynayalım: Yok! Saklambaç: Yok. Yakartop: Yok. E ne istiyorsun kuzum sen!

-“Annemii”

Hüzün dolabından fırlarcasına yüzüme yapışan o iç yakıcı kelime; “Annemi”. Nasıl cevap verilir şimdi buna? Topu alıp evirsem çevirsem. Oyuna döndürsem kanar mı acaba? Annesine kanamadan, onu bırakmış bir çocuğun susuzluğunu ne giderir ki? Ne zor bir oyun bu. Hem de en zoru. Ah çocuk. Vah çocuk. Kimin koynunda hangi masalın kahramanı olmak istersin? Yitik bir ülkenin kahramanı mıdır yoksa çocuklar? Babalar bilemez ki! Onlar da annelerinin çocukları. Onlar da yitik ülkenin kahramanı, tüm erkekler gibi. Saklanamazsın da sen şimdi bir türlü. Seni ne bir perde arkası ne bir masa altı ne bir döşek üstü yorgan saklar. Bütün mahalle bilir: “Bu o çocuk. Yitik ülkenin çocuğu”. Etiketlenmişsin, alnında yazar annesizliğinin yoksunluğu. Oysa koca dünya her an yeniden yaratırken; sen çocuk yalnız değilsin. Seni dünyaya gönderen Allah seni yalnız bırakmaz. Hepimizin tek sığınağı O’dur. Mağaradaki Hazreti İsa’yı koruyan, Nil nehrine bırakılan Hazreti Musa’yı bir kadına emanet eden, Hazreti İbrahim’i ateşten alan ve önce yetim sonra öksüz kalan Hazreti Muhammed’i büyüten yüce Allah’tan başkası değildir. Ey insanlar çocuklara sahip çıkın. Horlamayın. Bilin ki yetim, öksüz kalmış bir çocuk hepimizin emanetidir. Bu bize Allah’ın buyruğudur.

DOÇ. DR. IŞIL İLKNUR SERT

17.06.2021

Bu eğitim ve öğretim yılında da dersler neredeyse bitiyor, karneler verilecek. Bu yıl yaşanan pandemi her alanı olduğu gibi eğitim sistemini de çok etkiledi. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) yetkilileri ellerinden geleni yaptı. Öğretmeninden öğrencisine, velisinden okul yöneticisine kadar herkes ter döktü. Eksikler, zorluklar oldu ama aşılmaya çalışıldı. Yeni dönemde belki de yüz yüze eğitime geçilecek. Yaşanan gelişmeler onu gösteriyor ki bu yaz ve sonbaharda aşılama daha hızla ilerlemiş olacak ve okullar açılabilecek. Peki öğrencilerin okullarda olmadığı bu dönemde devlet okullarında var olan ya da olması planlanan okul kütüphaneleri için bir şeyler düşünüldü ya da yapıldı mı? Sürekli yeni kararlar alınırken, haftalık ders programı devamlı değişirken, çok zorlu bir dönemden geçerken okul kütüphanelerini düşünmek neredeyse imkansızdı. Yani cevap yine “ne yazık ki hayır”. Pandemi döneminde de okul kütüphanelerini düşünmek aklımıza bile gelmedi.

Gelişmiş ülkelerde okul kütüphanesinin önemi ve değeri tartışılmazdır. Ülkemizde ise okulun, öğretmenin, sınıfın eksikliğinin hissedildiği bir eğitim sistemi içinde okul kütüphanesini düşünmek bir lüks olarak görülebilir. Zaman zaman bunu dile getiren yetkililerle de görüşmüşlüğüm vardır. Ama ben de tüm meslektaşlarım da her okulda bir okul kütüphanesi olması gerektiğini ve bunun bir lüks olmadığını düşünüyoruz. Tabii ki ideal olana ulaşmadan önce alternatif sistemler geliştirilecektir. Önceden belirlenmiş bölgelere örnek okul kütüphanelerinin kurulması, buralara mutlaka mesleki eğitim almış bir Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü mezununun atanması, çevre okullarla ortak çalışmalar yapılması uzun zamandır meslektaşlarımız arasında dile getirilen bir çözümdür. Ancak yıllardır bu bile yapılamadı.

Bir iki hafta sonra LGS, bir süre sonra da PISA sonuçları açıklanacak. Sonra tüm yetkililer televizyonlarda “çocuklarımız okuduğunu anlamıyor”, “yeni nesil sorularını anlamayan bir nesille karşı karşıyayız” diye konuşacaklar. PISA sonuçlarındaki minicik rakam yükselmeleri bizi biraz umutlandırsa da istediğimiz eğitim atağını gerçekleştiremediğimizi görüp yine hayıflanacağız ve bu dönem de böylece kapanacak. Sonraki yıl yine aynı döngüyü yaşayacağız. Bence bunun çözümü, okullarımızda basılı ve elektronik kaynaklarıyla hizmet veren okul kütüphanelerinin kurulması ve hakkıyla işletiliyor olmasıyla mümkündür.

Size daha acı olan bir şey söyleyeyim mi? Elimizde hazır kurulu olan okul kütüphanelerini bile değerlendiremiyoruz.

Çok beğendiğiniz, LGS ile çocuklarınızı yerleştirmeye çalıştığınız ve “nitelikli okul” olarak adlandırılan bu eğitim kurumlarının kütüphanelerine bir bakın. Çoğunun okul kütüphanesi darmadağınık, kütüphanecisi yok. Bir öğretmen ya da bir müdür yardımcısı kütüphane ile ilgileniyor. Ama kütüphaneci olmadığı için yaşayan bir organizma durumunda değil kütüphane. Bu durum, nitelikli bir okul için kabul edilemez. Standartlara uygun kurulmuş, kütüphanecisi olan bir okul kütüphanesinin gerekliliği ne zaman “nitelikli okul”un nitelikleri arasına alınacaktır?

Bugüne dek köy okullarında da dezavantajlı bölgelerde de okul kütüphanesi kurmaya ve yaşatmaya çalışan herkese teşekkür ediyorum. Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümlerinin öğrenci kulüpleri de bu iş için canla başla çalışıyorlar. Ancak gerçek şu ki, kurduktan kısa bir süre sonra oraya ziyarete gidildiğinde karışmış bir koleksiyon, kaybolmuş kitaplar ve düzensiz bir kütüphane ile karşılaşılıyor. Kurup bırakmak çare değil. O kütüphaneyi yaşatacak kişilerin orada görev alması gerekiyor.

MEB’in “1000 meslek lisesine 1000 kütüphane” gibi projeler ve z-kütüphaneler ile iyi niyetli bir çaba içinde olduğunu düşünüyorum. Ancak bu çabalar sorunu kökünden çözemiyor. 2001 yılında yayımlanan Okul Kütüphaneleri Yönetmeliği Madde 7 gereğince “kitap sayısı 3000’i aşan okul kütüphanelerine bir kütüphaneci atanır.” Kütüphanecinin atanamadığı durumlarda ne yapılacağı da o maddede yazar. Ancak 3000 kitabı aşan koleksiyona sahip birçok okul kütüphanesi bugün hala bir öğretmenin özverili çabalarına ihtiyaç duymaktadır.

Türkiye’deki birçok özel okulda bilgi okuryazarlığı eğitimi verilen, modern ve standartlara uygun okul kütüphaneleri var. Ama devlet okullarında bu sayı çok az. İyi örneklerden biri İstanbul’daki Prof. Dr. Mümtaz Soysal Sosyal Bilimler Lisesi Kütüphanesi. Hem 30 bin kitabı aşan koleksiyonu hem de Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü mezunu kütüphanecisi ile örnek bir devlet okulu kütüphanesi. Bu seviyeye, okul yönetiminin ilgisi ve desteği ile erişti. Neden bu okulumuzdaki gibi bir yapılanma başka okullar için de örnek olmasın? Zira en zor olan okul yönetimini ikna etmek. Yönetim uygun bulunca hemen harekete geçiliyor ve şartlar zorlanarak böylesi bir okul kütüphanesi kurulup yaşatılabiliyor. Bence bu şartları zorlayacak kişiler ise velilerdir.

O halde bugün son sözüm velilerimize: Çocuğunuzun okulunda kütüphane var mı? Bunu sorgulamaya başlarsanız, nelerin değişeceğini görebilirsiniz. 

HAK MI HAKSIZLIK MI?

BBC tarafından yapılan bir habere göre iş teorisyenleri, bağlantısızlık veya ulaşılmama hakkı diye çevirebileceğimiz yeni bir tartışma içerisine girmiş durumdalar. Ulaşılmama hakkı “İşin ana saatleri dışında işten gelen iletişimlere yanıt vermeme ve cezalandırılmama hakkı” olarak açıklanıyor. Ulaşılmama hakkı ilk olarak 2016'da Fransa'da gündeme gelmiş bir kavram. Salgın döneminde ise iş hayatında gün geçtikçe ağırlığını hissettiren esneklik, çalışanlar için başlangıçta çok cazip gelmişti. Ancak madalyonun öteki yüzü pek de öyle sayılmaz. Bu durum aynı zamanda çalışana her an ulaşabilen patronları da doğurmakta.

Son yıllarda sık sık gündeme gelen bu hak tartışması, salgın dolayısıyla artık tartışılması bir kenara hukuki olarak bir düzenleme getirilmesini şart görüyor. Çünkü çalışanlar aynı maaşla daha fazla emek sarf etmeye başladıklarında bu çalışanı suistimal etmek olur. Elbette bu hak son bir buçuk yıldır hayatımızın tam ortasına yerleşen Covid-19 nedeniyle yalnızca evde çalışanlar içinmiş gibi algılanabilir. Ancak evde çalışanlar ile beraber ofiste çalışanları da içine dâhil eden bir yapısı var bu hakkın. Özellikle uluslararası çalışan kişilerin ulaşılmama haklarının saat farkları dolayısıyla daha karmaşık olduğu kesin.

RTÉ News'e konuşan İrlanda Başbakanı Leo Varadkar, bu konuda çok ilginç bir cümle kurmuş insanların “evlerinden ücretsiz olarak çalışmaya zorlandıklarını” ve yasanın bunu değiştirmek için bir adım olduğunu söylemiş. Bu hak ile alakalı kuralların herkesi kapsayan bir yaklaşımı olursa daha adaletli olacağını vurgulamış uzmanlardan biri.

Onlarca soru oluşuyor. Bir komşumuzun ailesiyle birlikte yaşadığı bekar oğlu uluslararası bir firmanın işlerini yürüttüğü için gece çevrim içi çalışıyor. Dolayısıyla anne, gece çalışan genç çocuğundan dolayı gündüz evde temizlik yapamıyor, misafir çağıramıyor ve anne neredeyse bir iş yerinin mutfak görevlisi gibi çalışan oğluna yemek ve çay servisi yapıyor. Ulaşılmama hakkı bir yana bir de evden çalışmanın bu yönleri de var. Hatta evde eşiyle kaliteli vakit geçiremeyen anne ve babanın çalışan oğullarından dolayı patrondan ek ücret isteyebilecekler mi? Bu esnek (!) çalışma diye adlandırılan yeni iş hayatının nelere yol açacağını henüz tam olarak bilemiyoruz. Ofislere geri dönmek isteyenler dönmeli. Evdeki şartlarını sağlayabilenler de evde çalışsın. Yoksa ulaşılmama hakkı, aile derken toplumsal anlamda da bir kaosa yol açacak bir döneme giriliyor. Kanun ve kurallar belirlenirken çok yönlü bir yapısal çalışma gerekecektir. ( Haberi yayına hazırlayan: Mürüvvet Kara)

ARTI EKSİ

Artı

Helalinden

Pazar tezgâhları vardır; domatesi, biberi değildir sattıran. Tezgâhtarın yüzünde haramı helalden ayıran bir çizgi vardır, onu görürsün. İşte bu yüzden hep o tezgâhtan alırsın. O tezgâh o pazar günü yoksa dört dolanır ‘acaba başka yere mi taşıdı tablasını’ dersin. Para üstünü verirken ‘abla helal et’ der tüm samimiyetiyle. Hatta fazladan bir iki tane domates, biber atar her seferinde ‘benden helaldir’ diyerek. İşte böyle bir tezgâhtan alırım ben her seferinde yaz ise semizotunu, salatalığı, domatesi, kış ise pırasayı, pazıyı ve o gün ne getirirse helaldir diyerek.

Eksi

Ah teyzem ah

Zayıf oldukça çelimsiz haliyle dizlerinin altında biten pardösünün boyu dikkatimi çekmişti. Titrek bacakları yalpalaya yalpalaya sağa sola savrulurken, kendini de bedeninin bu amortisör ayarına bırakmış gibiydi. Ta ki elindeki sigaranın varlığını ben kavrayıp ta onu yere fırlatana kadar şaşkınlığım önceki merhametimi bir anda siliverdi. Bir teyze bunu yapmamalıydı. Zaten inşaat hafriyatının tozu dumana katmasından dolayı perişan olan pazar yolu, insanı yorarken, içimden ah teyzem vah teyzem dedirten bu hal beni benden aldı. Yere sigara atmayın hatta içmeyin a dostlar. Lütfen.

PRENSES ÖDENEĞİ GERİ ÇEVİRDİ

Hollanda Kraliyet ailesinin en büyük veliaht Prensesi Amelia hükümetin kendisine kanunen vereceği 1 milyon 600 bin Euro’luk devlet ödeneğini geri çevirdi. Liseden bu sene mezun olan Prenses yeni koronavirüs yüzünden zor zamanlar yaşayan öğrenciler varken bu ödeneği almayı haksızlık olarak nitelendirmiş. Henüz on yedi yaşında olan Amelia bu ödeneği almayacağına dair talebini Başbakana bir mektup ile bildirmiş. Henüz Üniversite’de okuyacağı bölümü seçmemiş olan Prensesin bu davranışının insanın vicdanı ile doğrudan ilişkili olduğunu ve insanın ne dini ne ırkı ne mezhebi insan olmasının önünde bir engel teşkil etmediğini gösteriyor. Ahlak evrenseldir. İnsan doğayla uyumlu; hak ve hakkaniyet gözeterek bir yaşamı kendine amaç edinirse bu bile tek başına büyük bir örnektir. Onun zaten ihtiyacı yok ki diyenleri duyuyorum ama ihtiyacı olmadığı halde hala daha fazlasına tamah edenleri de biliyor ve görüyoruz. O yüzden elimizdekinden vererek daha çok insanla paylaşabileceğimiz çok şeyin olduğunu düşünüyorum. Herkes şöyle bir cüzdanlarını, dolaplarını ve hatta bunun da ötesinde kalbine baksın. Vereceğiniz bir sevginiz de mi yok?! Bir tebessümünüz de mi yok? Var var ben biliyorum.