KORONAVİRÜS, İKİNCİ "BÜYÜK KAPATILMA" MI?

Dr. Can CEYLAN 18 Mar 2020

Ancak ister gönüllü, isterse hükûmet karârıyla oluşan "evde durma durumu" karşısında benim aklıma Michel Foucault'nun "Büyük Kapatılma" kavramı geldi.

Devletimizin ve Sağlık Bakanlığımızın aldığı tedbirlerle diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha güvenli ortamlarda geçirdiğimiz Koronavirüs (COVID-19) salgınına biraz da sosyolojik açıdan bakalım. Buna ister “Amerika’nın Çin’e oyunu”, ister “tuvalet temizliği eksikliği” olarak bakalım, geldiğimiz noktada insanların evlerinden çıkma konusunda kısıtlandığı bir süreç yaşıyoruz.

Çok şükür biz Türkiye olarak ülkece toplu karantina uygulama aşamasında gelmedik. Virüsün çıkış yeri olan Çin’de bile vakaların azalmaya başlaması, tehlikenin azalmaya başladığını gösteriyor. Ama okulların tâtil edilmesiyle başlayan sosyal tenhâlık, artık sokaklardaki insan sayısındaki azlıkta ve İstanbul’da trafik sıkışıklığı olmamasında iyice kendini belli eder hâle geldi.

Ancak ister gönüllü, isterse hükûmet karârıyla oluşan “evde durma durumu” karşısında benim aklıma Michel Foucault’nun “Büyük Kapatılma” kavramı geldi.

Birinci “Büyük Kapatılma” nedir?

Şimdiki karantinadakinin aksine herkesi değil, toplumun belli kesimini hedef alan “büyük kapatılma”, 1656 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te “Genel Hastane”nin (Hospital General) açılmasıyla başlamıştır. O zamâna kadar günümüzdeki anlamıyla bir hastane, hapishâne bulunmuyordu. Zanlılar suçları hakkında hüküm verilene kadar bir yerde tutuluyordu. Hüküm verilince ya idam ediliyor, ya da kürek mahkumu olarak veya dayak ile cezâlandırılıyordu. Hastaların da sürekli tedâvi gördüğü hastâneler Avrupa’da yoktu.

Ancak bu “genel hastane” denilen yerin amacı, hastaları iyileştimek, suçluları gözaltında tutmak değildi. Bu yüzden hiçbir ayrım yapılmadan hastalar, suçlular, akıl hastaları, sakatlar, dilenciler kolluk kuvvetlerince toplanıp buraya tıkıldılar. O zaman nüfusu 300 bin olan Paris’te 6 bin kişi buraya dolduruldu. Günümüzde Türkiye’deki mahkum sayısının 280 bin olduğu düşünülürse, 1656 yılındaki 6 bin mahkum, şu anda sâdece İstanbul’da yaklaşık 400 bin kişiye karşılık gelecek kadar büyük bir rakamdır.

Genel Hastane adlı uygulamayla “mahallenin delileri”, çalışmak istemeyen “dilenciler”, komşusu tarafından bakılan “hastalar” sosyal hayattan temizlenmiş(!) oldular. Böylece herkes çalışacak ve ortada kötü örnek kalmayacaktı.

Panoptikon

Foucault, bu büyük kapatılmayı anlatırken fiziksel olarak gerçekten inşa edilmemiş, ama konunun vahâmeti anlatan Jeremy Bentham’ın ideal hapishane olarak tasarladığı “panoptikon”u kullanır. Herkesin tek bir merkezden gözlenmesi fikrini hayâta geçirmek için tasarlanan bu hayâlî binâda mahkumların her hareketi onların görmediği biri/birileri tarafından tâkip edilir.

Jeremy Bentham’ın tasarladığı ama hiç inşa edilmemiş olan bu yapı, günümüzde sosyal medya ile sanal olarak gerçek hâle gelmiştir. Parmağımızın hareketiyle yaptığımız her şey bir yerlerde tâkip edilmektedir.

Tek ayrım: Sağlıklı-hasta

Foucault’un anlattığı “Büyük Kapatılma”da insanlar “deli-akıllı”, “suçlu-mâsum”, “sağlam-sakat” olarak sınıflandırılırken koronavirüs sebebiyle yaşadığımız “ikinci Büyük Kapatılma”da hiçbir ayırım yapılmamaktadır. Şüpheliler ondört günlük karantina ile daha büyük bir kapatılma yaşarken, enfekte olanlar ise kapatılmanın ötesinde toplumdan soyutlanmaya mecbur bırakılmaktadır. Evden çıkmaması tavsiye edilen insanlar, kendisinden başka herkesin potansiyel hasta olma ihtimâline şartlandırılmaktadır. Sanal alışveriş, sanal para gibi alıştığımız teknolojik aygıtlar da bunu yapılabilir ve yaşanabilir bir seçenek olarak göstermektedir.

Elbette bu işin şakası olmaz, hafife almaya gelmez. Ateşin küçüğü olmadığı gibi mikrobun da azı çoğu olmaz. Ama konunun bu kadar abartılması ve tüm dünyâ medyasının tek gündemi hâline getirilmesi bana sosyolojik olarak bâzı oyunların oynandığını düşündürmektedir.

Yine Avrupa, işin ucu kendisine dokunduğu ve rahatı tehlikeye girdiği için, 1656’da yaptığı gibi kalıcı sosyolojik kalıplar ortaya koymaktadır. İnsanlar, en önemli özgürlüklerinden biri olan seyahat hakkından kolaylıkla vazgeçebilir hâle getirilmekte ve daha büyük kapatılmaların provası yapılmaktadır.

Yol olur

Koronavirüs sebebiyle alınan tebdirlerin hepsinin tamâmen gerekli olduğundan hiçbir şüphem olmamasına rağmen, toplum artık küresel olarak bâzı durumlara şartlandırılmaktadır. Auguste Comte ve Saint Simon’un, sanayileşme ile ortaya çıkan toplumsal sorunlara çözüm bulmak için kurduğu Sosyoloji, şehir nüfusu ve sanayileşmiş toplumu muhatap alırken, artık milyonlarca insanın yaşadığı şehirler, terk edilmiş kasaba görüntüsüne bürünmüştür.

Koronovirüs, köyüne geri dönemeyen sanayileşmiş şehir insanının, mümkün olan en az fiziksel temas ile yaşaması gerektiği şartların ilk adımını attıran sebep olarak târihe geçecektir. Bundan sonraki her salgın, bize koronavirüs önlemlerini hatırlatacak ve toplum buna karşı bir savunma sistemi geliştirme gereği duymadan, telefonla verdiği siparişlerle idâme ettirdiği bir hayat yaşayacaktır.

“Ev-ofis” değil “ev-hapishâne” ve “ev-hastane”

Sanayi toplumu ile ortaya çıkan “işyeri” ve “ofis” anlayışı, “evden çalışma” kültürüyle değişmeye başlarken, süreç birden evlerin hapishâne hâlini almasına dönüşmüştür. İnsanların en mutlak özgürlük alanı olan evler, zorunlu olmadıkça çıkılmayan “gönüllü hapishâne” ve “ev-hastane” hâline gelmektedir.

Yaşlı ya da emekliliğinde dünyâyı gezmeyi ve dev turist gemilerinde tâtil yapmayı hayal edip gençliğinde canla başla çalışanlar artık, virüsler yaşlıları daha çok etkilediği için evlerine kapanıp, “zengin ama canı sıkılan insanlar” hâline gelecek ve gençken yaşlılık için çalışma dürtülerini de kaybedecekler.

İnsanlar depreme karşı güçlendirdikleri evlerini, artık yiyecek ve sağlık ürünü deposu olarak dekore etmeye başlayacak. Bir tıkla dünyânın diğer ucuna sesini ve görüntüsünü ulaştıranlar, karşı komşularıyla “camdan cama” iletişim kuracak.

Kozmopolitlerin sonu

Kültürel gelişmenin ve icatların birinci şartı olan farklı kültürlerin bir arada bulunması, târih boyunca kozmpolitlerle sağlanmıştır. Sanayi devriminden de önce Atina, Bağdat, Horasan, Endülüs-Toledo, İstanbul bunun örneği iken, günümüz kozmopolleri hâlâ keşif ve icatlar için önde gelen yerlerdir. Bunun da birinci şartı, “göç alma” sürecidir. Dışarıdan göç alan şehirler, insanların kendilerini güvende hissettikleri ve huzur buldukları yerlerdir. Şimdi kendi âilesinden olsa bile yurt dışından gelen kişiyle ondört gün temas kurmayan insanların bilinçaltında “yabancıyı dışlama” dürtüsü yeniden canlanacaktır.

Böylece milyonlarca insanın yaşadığı kozmopoller bir süre sonra kendini yenileyemeyen toplum yapısıyla başbaşa kalacaktır. Evden yapılan alışverişler, sinemaya gitmeden evden seyredilen filmler en fazla bir nesil içinde birçok patolojik durum ortaya çıkaracaktır. Bu durum, zâten “kişisel gelişim tuzağı” içinde debelenen bireyi zamanla kendine de yabancılaştıracaktır. Kendine yabancılaşmış birey de, kendini “sâhil kasabasına yerleşme”  hayâliyle bile avutamadan “zenofobi” (yabancı düşmanlığı) içinde sosyal ölümü bekleyecektir.

Bilim insanlarının görevi

Bilim, şu anda alınan tebdirle insan hayâtını kısa vâdeli olarak kurtarmıştır. Ama bilimin görevi uzun vâdede daha ağır ve daha zordur. Her ilacın yan etkisinin kaçınılmaz bir gerçek olması gibi, bu bilimsel tedbirlerin de sosyolojik yan etkileri, yukarıda saydıklarım gibi olacaktır.

Burada özellikle sosyal bilim insanlarına düşen başlıca görev, bugüne kadar yazılanları mutlak doğru kabul etmeden, yeni duruma yeni teşhisler koymak ve yeni çözüm yolları bulmaktır. Bugün evinde durmaya rıza gösteren insanlar, koronavirüs tehdidi ortadan kalkınca bu günlerin hikâyesini çözüm sunan ağızlardan dinlemek isteyecektir ve bu en doğal hakkıdır.  

Bir sosyal antropolog olarak bu “İkinci Büyük Kapatılma” hamlesine karşı en akıllı tepkinin, ne temizlikten ne de samimiyetten vazgeçmeden sosyal hayâta ve insanlararası ilişkilere daha çok önem vermek olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca unutmamalıyız ki, hastalıklar mutlak surette yok edebileceğimiz sorunlar değildir. Olmayan “kişisel gelişim mükemmeliği” gibi hastalıksız bir hayâtında da hayâl olduğunu unutmamalıyız.