KIRKPINAR'DAN WİMBLEDON'A

Büyük bir özlemle beklediğimiz Kırkpınar Yağlı Güreşleri'ne geçtiğimiz hafta sonu kavuşmanın mutluluğunu birlikte idrak ettik.

Büyük bir özlemle beklediğimiz Kırkpınar Yağlı Güreşleri’ne geçtiğimiz hafta sonu kavuşmanın mutluluğunu birlikte idrak ettik.

Başlangıcından bu yana 660 senelik bir maziye sahip olan yağlı pehlivan güreşlerinde bu sene de son başpehlivan (2019 Kırkpınar Başpehlivanı) Ali Gürbüz zafere ulaştı. Oldukça durağan geçen final maçında İsmail Koç’u uzatma bölümünde bastırıp puan alarak yendi ve toplamda dördüncü, üst üste ikinci kez Altın Kemer’i takmaya hak kazandı.

Bu sene Başpehlivanlık kategorisinde 54 güreşçi vardı. İlk turda bu sayı 27’e indi. Beş tanesi güreş atmadan üst tura çıktı,geri kalan 22 pehlivan arasında kapışarak içlerinden 11’ini son 16’ya taşıdı. Çeyrek final, yarı final ve final derken hem Ali Gürbüz hem de İsmail Koç, Pazar akşamüzeri altıncı güreşlerine çıkıyorlardı ve oldukça da yorgunlardı hele Ali Gürbüz yarı finalde Orhan Okulu gibi bir ustayı 70 dakika civarında bir güreşle saf dışı bırakırken çok yıpranmıştı ama hem üst düzey motivasyonu hem de tecrübesi ile galibiyeti dibine kadar hak etti. (Gerçi İsmail Koç da hem fizik hem teknik olarak gelecek 10 yıla damga vurmaya aday bir izlenim bıraktı tüm güreş severlerin zihninde ve belki bu finalikaybetti ama gönülleri kazandı.)

Tribünlerde ise maske ve mesafe konusunda her kes pek bir rahattı, aşının verdiği aşırı rahatlık inşallah başımıza iş açmaz. Tek olumlu gelişme bir görevlinin pehlivanların yağ ve terlerini sildikleri salapur bezleriyle pet su şişelerini düzenli olarak çayırlardan toplamalarıydı, gerisi bildiğimiz şark hikâyelerinden farksızdı.

Final güreşlerinin atıldığı Pazar akşamüzeri saatlerinde binlerce km uzakta başka bir gelenek daha farklı bir klasta devam etmekteydi. Wimbledon Tek Erkekler Finali’nde Sırp Novak Cokoviç, İtalyan Berrettini ile oynuyor ve 3-1’le şampiyonluğa ulaşıyordu. 134 yıllık bir gelenekle, (bizim Kırkpınar’ın beşte biri kadar bir geçmişe sahip olsa da)dünyanın en iyi pazarlanmış ve organize edilmiş spor aktivitesi olarak ayrı bir ağırlığı vardı elbette.

Yağlı güreşle tenisi mukayese edecek değiliz elbette. Hem hedef kitleleri, hem standartları, hem de şartları birbirinden oldukça farklı. Başka-başka dünyalara aitler ama bizim de hem organizasyonda hem de sunumda bu kadar “domestic” olmamıza gerek yok ki.

Çayırda güreş tutarken başka kategorilerden güreş tutan pehlivanların üstüne yuvarlanan mı ararsınız, rakibini mağlup ettikten sonra taraftarlarıyla çayırda zafer turu atan pehlivanlar mı dersiniz, ne bayrak töreni, bayrak törenine benzeyen, ne kamera açıları sahaya hâkim olan bir organizasyona da mahkûm olmayaydık iyiydi. Televizyon başında reklam arası güreş seyrederken saçını-başını yolan biz izleyiciler bol bol DMax’ın kulaklarını çınlattık. Bu kadar mı kötü yönetilir? Bu kadar mı ilgisiz kuruluşların reklamları sırf üç-beş kuruş için seyircinin üzerine boca edilir? Ne inek sağma makinesi reklamı kaldı muhatap olmadığımız ne bademli kurabiye reklamı, bir de çayırda sağa sola serpiştirilmiş onlarca siyasi içerikli afişle üç gün geçirdik ya helal olsun bize.

Elin oğlu Süper Bowl’da bir saniyelik reklam için milyon dolarlar fatura ederken hem malına prestij katıyor hem de görüntü kirliliğinden koruyordu seyircisini.

Ez cümle bu türden spor organizasyonlarına “pazarlanacak mal” olarak bakmaya başlayıp ona göre donanmadıktan sonra bu şikâyetlerimiz daha sürer gider. Neyse onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Haydi hayırlı bayramlar olsun hepimize…