TRT_Buyuk


İYİ NİYET YETERLİ MİDİR?

Ümit G. CEYLAN 21 May 2020

Niyetimiz amellerimizin oluş şeklini belirler.

Her şeye Besmele ile başlanmasının bir nedeni vardır. İlkesel olarak Besmele ile başlanan her işte iyi niyet esastır. Aklımıza her geldiğinde, her işe başlarken Allah’ın insana verdiği kudreti doğru, iyi ve güzel fiilerde kullanmak için niyet ederiz. Yaradanın isteği de kullarından hep iyilik, güzellik ve doğrulukta yürümeleridir. İyi niyet esasında bu kavramları içinde barındırır. İnsan hayatı boyunca yaptığı tüm amellerden sorumludur. Sorumluluk olmasaydı Allah cennet ve cehennemi yaratmazdı. İşlediğimiz bütün iyi ya da kötü fiillerin karşılığı bumerang gibi bizi bulur. Bu yaptıklarımıza karşılık alacağımız doğal tepkilerdir. Naslara muhatab olan insanın vicdanı hazırlanan bir odun ateşinde yanmak gibidir içimizin yanması, vicdanımızdan dolayı içimizin sızlaması. Vicdanların azap çekmesi cehennemi yaşamaktır adeta. İnanan insan sorumluluk bilincini en üst seviyede tutar. Ne zaman ki gaflete düşer, vicdan uyarır ve sızlar. Bu onun hem inancından hem de fıtratındandır. İyi niyet Besmele’yle beslenir ve Besmele’yle güçlü bir irade oluşturur.

Bilinçli niyet

Niyetimiz amellerimizin oluş şeklini belirler. O yüzden niyetlerimizi sorgulamayı kendi içimizde vicdan terazisinde tartmayı öğrenmeliyiz. Her fiilimizi Allah’a yüklemek bizi sorumluluktan kurtarmaz zaten adalet kavramına da ters düşer. İyi niyetle birini öldürmeyiz. Öyle değil mi? Bu bizi cezadan kurtarmaz. Niyet zeminde iyilik üzerinde kurgulu olsa dahi sadece kendini düşünerek veya niyetinin hâlisliğine sığınarak başkalarına olan sorumluluktan kaçamayız. Zira insanoğlu toplumsal bir varlıktır. O yüzden iyi niyetle hareket etmenin kendisine avantaj sağlayacağını düşünen kişi, uzun vadede toplumsal bilinçle düşünmediği için yanlışa düşecektir. İyi niyet besleyelim ama, inancımızın ve kültürümüzün bütününde içinden çıkılmaz bir yanlışlığa düşmeyelim.

İyi düşün iyi olsun

İnsanın düşüncelerinin niyetini sorgulaması için kendi içine samimiyetle bakması gerekir. Kendine fırsat tanıması kendi duygu ve düşüncelerini tartacak bir refleksi hayatında alışkanlık haline getirmelidir. O yüzden eğitim metodları içerisinde denir ya ”iyi düşün” diye. Karşındaki sana küfür bile etse sen ona, onun yaptığıyla karşılık verme. Ama bu gereğini yapmamak, romantik ve kendini kaybetmiş bir iyilik içinde olmak anlamına gelmemelidir. Büyük resimde evet her şey benim hayrımadır dememiz gerekir. Ama küçük resimde de muhatabınız bize karşı veya topluma karşı işlediği bir kötülüğün karşılığını da almalıdır. Bu konuda kanunlar, toplumun bizatihi kendisi tepkisini ortaya koyacaktır. Çocuğumuza bile gerektiğinde onu uyarıyor ve hatta onunla irtibatımız arasına bir mesafe koyarak mesajımızı veriyoruz. Çünkü çocuk bu; olgunlaşacak. Olgunlaşma yolunda terbiye etmek içinde çocuklarımızı bilinçli hareket etmeye yöneltecek şekilde davranış kazandırmalıyız. Ana fikirde iyilik içinde olmak ve iyiliği bütün varlıklara yansıtmak gerekiyor. Pozitif düşünce de bizim mutluluğumuz ve huzurumuz içindir.

Ne şiş yansın ne kebap

İletişim, hayatı yönetebilmek demektir. Hayatın her alanında var olduğumuza göre insanlarla özellikle de iş hayatı, komşuluk, akraba ilişkilerinde gemisini yürüten kaptan olmak için yanlışları ve doğruları göz ardı edemeyiz. İyi niyetle yapmıştır! Diyerek olayların üzerini örtbas edemeyiz, görmezden gelemeyiz. Tutarlı bir iletişim içinde olabilmek için sezarın hakkını sezara vermemiz gerekir. Özellikle de eğer bir iş yerinde yönetici isek kurumsal anlamda kolayımıza öyle geliyor diye canım sende idare et diyemeyiz. Hak’kın mutlaka yerini bulması gerekiyor. Ne şiş yansın ne kebap mantığı ile idarecilik yapmak tutarsız bir insan profili çizdirir. Karizmayı da çizdirir. İyi niyet kavramını da suiistimal ettirir. Günümüzde doğru olan bir şey saptırtılabiliyor, ters yüz edilebiliyor, yanlış olan bir şey de allanıp pullanıp önümüze konabiliyor. Bütün savaş algılar, imajlar üzerinden yapılıyor. Her taraf kirlenmiş ve çöplük halini almıştır. İyi düşünelim; korona ekselansları boşuna teşrif etmemiştir dünyaya. İbret alınacak çok şey var. En basit örneği hepimiz evlerde hapisiz ve bir dede torununa sarılamıyor. Ancak dede torun birbirlerine uzaktan sevgisini gösterebiliyor. Allah hidayet versin bütün insanlığa ve esirgemesin bizlerden merhametini vesselam...

BÖYLECE BİTTİ

Buruk bir Ramazan ayı geçirdik ve buruk bir bayram geçireceğiz. Sevdiklerimizden uzak. Her bayram sabahı camiye giden erkeklerimizi beklemeyeceğiz bu bayram sabahı. Karantinadan bayram mesajları göndereceğiz ellerimizden düşürmediğimiz telefonlardan. Büyüklerimizle, sevdiklerimizle görüntülü bayramlaşabileceğiz. Mezarlık ziyareti de yapamayacağız bu bayram. Dualarımızı uzaktan göndereceğiz ebedi aleme göçen canlarımıza. Çocuklar harçlık toplayamayacak. Kapı kapı gezen çocuklar da olmayacak. Bu bayram kırmızı rugan ayakkabılar giyilmeyecek. Şekerler, lokumlar alınmayacak. Kolonyayı ise virüsten korunmak için almıştık o da öylece köşede duracak. Böylece bayramı da göndereceğiz. Allah bugünümüzü aratmasın. Gelecek seneye Ramazan ayını daha güzel ve coşkulu karşılamayı ve hep beraberce oruçlarımızı açıp, Bayramı da aynı coşkuyla kutlamayı nasip etsin. Bütün duamız sağlık, huzur, mutluluk ve idrak genişliği içindir. Bayramınız kutlu olsun.

BAHAR GELMİŞ BAYRAM GELMİŞ

Uyan ey İnsan! Dışarıdan gelen sese bir kulak ver. Kalk artık gaflet uykusundan. Aylar geçti sen hala derbedersin. Şaşkınlıktan kurtul, içindeki ümide sarıl yeniden. Bak bahar gelmiş, bayram gelmiş. Hiç olur mu? Her şey öylece durur mu? Hele bir aynayla yüzleş. Sen aynı mısın? Çizgilerin yol olmuş sana, ama bakmakta tereddüt edersin. Korkma! Bu bahar senin de baharın. Bu bayram senin de bayramın. Senin de yeşerecek bahçendeki çiçeklerin. Senin de coşacak gönlündeki yaşam pınarın. Sen kırma içindeki umutları. Taşı hep umutla dolu sözleri. Heybeni geniş tut, çiçekler bekliyor kucağını.

ÇOBAN’NIN BAYRAMI

İki yıldır, masallardaki saray seyreder gibi seyrediyordu uzaktan Gölova’yı. Kıyıları dalgalarıyla öpen göl gördüğü en güzel manzaraydı. Belki de bu yüzden adamıştı iki yılını. Kardeş Afganistan’dan iltica edip Van’a yerleşen çocukluk arkadaşıyla. Kolay bir iş değildi çobanlık etmek, davarı sürüye katıp upuzun yol gitmek, ekine zarar vermeden hayvan otlatmak. 

Ağzı dili olmayan hayvancağızları güderdi de kendini biraz zor. Yedi boğazdan sorumluydu, kendi boğazını dar tutup kuruşu kuruşuna para pul biriktirirdi. Dört çocuk, bir hanım, yaşlı ana ve babası. Hepsini düşünürdü de en çok küçük kızı Peri aklına gelirdi. Daha yedi yaşındaki kızına ayrılırken söz vermişti, her akşam çoban yıldızına bakıp birbirlerine selam göndereceklerdi. Gönderdi de iki koca yılın hiç bir gününü aksatmadan, yağmurlu günlerde de çoban yıldızını gördüm sayarak selam edip durdu.

Epeydir aklında izin alıp yuvaya gitmek vardı ama yerine kimseyi koyamadığından gidemedi. Çobana cenaze, bayram olmazdı. Evdekilerin özlemi kör bir düğüm olup boğazına yapıştı yapıştı...

Komşu sürüyü otlatan çocukluk arkadaşı, mal sahibinin davarlarını sattığını kendisine epeyce para verdiğini ve bugün yarın evine gideceğini söylemişti. O akşam çoban yıldızıyla uzun uzun konuştu.

“-Peri, kızım imkân olursa bayram harçlığımdan sana bir çift kırmızı ayakkabı göndereceğim. Ayrılırken ayacıkların otuz üç numaraydı, şimdi otuz beş olmuştur ama ben sana otuz altı alayım, büyük gelsin küçük olmasın küçüğe çare yok. Kız çocukları kırmızıyı severler, bizim toprak yollarda giyilecek bir ayakkabı değildir ama yine de alacağım.”

Hakikaten gönlüne düşen olmuştu, Yanında çalıştığı sürü sahibi çobanlarına, bayram vesilesiyle hatırı sayılır bir harçlık vermişti. Hak etmişti çünkü: Yaralanan koyunların yaralarına bakmış, onları en iyi şekilde yaymış,  çobanlığı, işini kutsalı olarak gördüğünü göstermişti. O gece köy kahvesinde şehre her gün giden minibüs şoförüne bir kırmızı rugan ayakkabı bir de dokuz on yaşında bir kız çocuğuna uyacak beyaz bir elbise sipariş verdi, biraz da leblebi, şeker ailesine. Sevincinden uyuyamadı sabaha kadar. Sürüsünü dağlara sürüp dönene kadar en uzun gününü geçirdi. Kendinde kendine yetecek kadar kendi kalmış mıydı?

Karanlık çöktüğünde çoban yıldızıyla selamlaşıp vardı köy kahvesine. Yarım saat kadar bir bekleyişin ardından şoför elinde poşetle girdi kapıdan. Ne güzel siparişin dışında çobanın çok sevdiği kızına iki de kırmızı yıldız şeklinde parlayan lastikli tokalardan almıştı şöför amcası. Utanmasa ağlayacaktı. Ama ağlamadı da gözlerinin dolduğunu hem arkadaşı hem de şoför görmüştü. Ne güzel yetişmişti, yarın yola çıkacak arkadaşına. Bir kız vardı ve küçüktü kıskançlık etmezdi ağabeyleri... ne biriktirdiyse onu da koydu paketine. Arkadaşıyla vedalaştı.

Bayram sabahı, sürüsü önünde düştü dağlara. İsli demliğinde çayını kaynatıp içerken gök yüzüne baktı, çok garip hala parlıyordu çoban yıldızı. Bu ne büyük sevinçti Yarabbi demek Peri hediyelerini almıştı, gözyaşları gölü kıskandıracak güzellikte birer kristal olup parlayarak aktı yanaklarından...

Tüm hediyelerin yerine ulaştığı güzel bayramların olsun sevgili okur, kendine yetecek kadar kendin kalabildiğin nice güzel bayramların olsun. Sürüden ayrılmış kuzuların, sürü güden çobanların dilinden kutlu olsun. 

HACİVAT VE KARAGÖZ REPLİKLERİ

Mehmet Akyıl

Sabredelim... Dua edelim!..

Bütün cihan şu malum bulaş virüsün tasallutu altında. Bütün insanlık tedirgin. Şu korona denilen mendebur sanki demoklesin kılıcı gibi başımızın üzerinde sallanıp duruyor. Her an yeni dalgalanmalar gelebilir. Sürüsüyle insanımız telef olabilir. Bu arada Karagöz öfleyip püflemektedir;

- Öf, püf, öf, püffff!. Ne zaman normale döneceğiz Hacivatım

Karagöz’ün öflemesine püflemesine karşı balkondan Hacivat söze girer.

- Niye öfleyip duruyorsun dostum? Sıcaklar mı vurdu zatialinizi?

Karagöz asabidir, bağırarak konuşmaktadır. Sanki dövecek gibi;

- Sıcaklar bastırdı Hacivat’ım. Deniz mevsimi başladı. Ooooh ne güzel serinleriz denizde değil mi?

Hacivat Karagöz’ü anlar fakat ona sabretmesini tavsiye eder her dellendiğinde.

- Sıcaklar bastırdı ben de farkındayım.  Bilim adamları kademe kademe norlmalleşeceğiz diyor. Ve ekliyor bir şartla. Koronanın canına okuyuncaya kadar sabredeceğiz.

Karagöz’de sabır taşı çatlamıştır; sabır, sabır, sabır!.. Nereye kadar sabır der içinden ve girer söze;

- Korona insanlığın canını okuyup gittikten sonra biz sağ selamet olursak, ancak tatil yaparız be Hacivat’ım!..

Hacivat Karagöze ders verir gibi tavır takınır;

- Karagöz’üm bir bilim adamı formülünü verdi bize ve “MİM” dedi. “MİM” demek Maske demek, İzolasyon demek ve Mesafe demek. Senin anlayacağın maske takacağız, evde kalıp  izole olacağız, bir de korunaklı mesafede olacağız.

Karagöz herkes bu kuralı yerine getirecek de biz normale döneceğiz, tatil yapacağız, denizde çimleneceğiz. Ölme eşeğim ölme, der kendi kendine.

- Hacivatım anladım ben mevzuyu. Benim korkum bu mendebur virüs bilinmiyor, belirsizlik var. Bir de korkuyoruz yaaaahuuu!.

Bunun üzerine Hacivat Karagöz’e bir şeyi hatırlatır;

- Karagöz’üm korkunun ecele faydası yoktur.

Hacivat Karagöz’e bin tekerleme öğretir. Bu tekerlemeyle sohbetlerini nihayete erdirirler.

“Tedbir alalım, tevekkül edelim, takdir Allah’tan...  Sabredelim, dua edelim korunalım koronadan!”