KTO


GELECEKLE BAYRAMLAŞMAK

Bugün bayramın ikinci günü. Geçmişle yeterince bayramlaştıysak şimdi biraz da geleceğimizle bayramlaşalım.

Malum, ömrümüzün bundan sonraki dönemini gelecek dediğimiz zaman diliminde geçireceğiz. Geçmiş koridorunda beklemenin alemi yok. Arife günü ahirete göçenlerimizle bayramlaştık, birinci gün büyüklerimizle şimdi de çocuklarımızla, geleceğimizle bayramlaşmanın zamanıdır. Bayram namazları nasıl bir geleceğe sahip olacağımızın eskizi gibidir. Gençlerle yaşlılar bir aradaysa sevinebilirsiniz. Hele çocuklar da varsa içiniz biraz daha rahat edebilir.

Yaşça küçük olan kardeşlerimden gelen telefon aramaları ve tebrik mesajları artık yaşımın biraz daha ilerlediğini gösteriyor. Bunların arasında biri var ki gelecekle nasıl bayramlaşmamız gerektiğinin güzel örneklerinden biri. Çocukluğunu Almanya’da geçirmiş Ekrem Aydın’ın dilinden gurbetin nasıl memleket haline geldiğinin manzum ifadesi. Öyle şey olur mu diye itiraz etmeyin. Kalıplarınızı biraz esnetin bakın karşınıza nasıl bir manzara çıkacak. Bayram deyince memleketimiz akla gelir, çocukluğumuz. Çocukluk bir zaman dilimi olduğu kadar bir mekandır. Memleket de bir mekan olduğu kadar bir zaman dilimidir. İkisinin de içine güzel hatıralarımızı koyarız.

Ekrem’e kulak verelim mi?

“Almanya’da iki gün bayram tatili verirlerdi Müslüman öğrencilere. O iki gün sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzun gelirdi. Hele bir de bayram Perşembe’ye denk gelirse tadından yenmezdi.

Bayram sabahını zor ederdim, “sabah olsa da giysem artık şu oturma odasında asılı duran, cillop gibi ütülenmiş takım elbiseyi” diye beklerdim.

Takım elbise deyip geçmeyelim, C&A’dan alınmış, cebinden siyah at figürü çıkan, sadece düğün dernek ve bayramlarda giyilmesine izin verilen, bir beden büyük alınmış takım elbise o.

Babam genelde sabah namazını da camide kılmak için erken giderdi, ben babamın evden çıkarken getirdiği tekbir sesine uyanırdım. Ya da annem beni zorla uyandırırken duyardım o tekbir seslerini de diyebiliriz.

Babamın tekbir getirdiği saatlerde uyanamadığım için beni genelde eniştem (ablamın eşi) alırdı evden. Eniştemin tekbir getirdiği saatler diyelim. Yav belki ben eniştemin getirdiği tekbir sesini seviyorum, olamaz mı? Neyse...

Gözler şiş, parıl parıl parlayan saçlar sola doğru taranmış, olmazsa olmaz kravat takılmış, topuğa vuran rugan ayakkabılar giyilmiş tutardık eniştemle caminin yolunu.

Türkiye’de olduğu gibi, şatafatı, avlusu, şadırvanı, minaresi felan yoktu tabi bizim camilerin. Arka mahallelerde saklı, babalarımızın zor bela inşa ettiği camilerdi onlar. Genelde geç kaldığımız için mescidin üst katında bulunan bayanlar bölümüne çıkardık.

Okuldan kapı gibi iki gün izini olan arkadaşlar da tam kadro almış camideki yerlerini. Genelde en son ben gelirdim, taktığım kravattan mı kaynaklanıyor bilinmez benim girmemle kaş göz işareti başlardı arkadaşlar arasında.

Tahmini bayram hasılatı çoktan hesaplanmıştı, kimlerden ne kadar bayram harçlığı alınacak biliniyordu az çok. Önce eniştem ve babamdan başlardık, ikisi de esnaf olduğu için namazdan sonra çay içip kaçarlardı hemen. O yüzden fazla geciktirmeden hemen sıraya girilmeliydik.

Eniştem her bayram, her arkadaşıma 100’er Mark verirdi, o yaştaki bir çocuğun tek başına bitiremeyeceği bir paraydı o. Acaba camiden içeri girdiğimde kravattan dolayı üzerimde olduğunu düşündüğüm gözler, eniştemden dolayı mı üzerimdeydi? Yok canım, kravattır o, neyse...

Babam 20’şer Mark dağıtırdı. Daha sonra caminin diğer büyükleri 5’şer 10’ar Mark dağıtırdı. Kimisi bizi caminin arka saflarında gereksiz ses çıkaran çocuklar kategorisine koyup başımızı okşamakla yetinse de sevilirdik cemaat arasında.

Yanağımızın bi tarafı şeker yemekten şişmiş, cepler ise tomar tomar para dolu bayramlaşırdık camide. Saatlerce süren el öpmeler ve tokalaşmalar bitmezdi. Büyüklerin yüzündeki o sevinç, bizlere yaşattıkları o unutulmaz bayram heyecanı paha biçilemezdi.

Toplamış olduğumuz paraları bir araya getirsek küçük çaplı bir ticarethane kuracak kadar sermaye ederdi. Harcamaya kıyamazdık o paraları, harcasak da bitiremezdik zaten.

Genelde eve gelince elimizden alınır kumbaramıza atılırdı o paralar, kumbaramda param birikiyor hayali ile avunup dururduk. Halbuki evin bir ihtiyacı çoktan karşılanmış olurdu o parayla.

Ben ve benim gibi birçok arkadaşım bayramını Almanya’da bu şekilde geçirdi. Camiler oldu buluşma ve kaynaşma noktamız. Belki minareleri yoktu ama bize bu mükemmel bayramları yaşatan, bize bayramları sevdiren iyi yürekli amcaları vardı.

Çocukluğumda geçirmiş olduğum bu bayramlarının yerini hiçbir şey tutamaz. Bizden sonra gelen yeni nesillerin; camiden içeriye girdiğinde birbirine kaş göz yaptığı, bayramı dört gözle beklediği gibi, seni de bayramda görmeyi dört gözle beklediği amcaları olabilmek dileğiyle...

İyi Bayramlar...”

Ekrem’in ifade ettiği gibi dört gözle beklenen amcalar olabilirsek gelecekle bayramlaşmış oluruz. Ne dersiniz?