WebDetayEmin
EminEvimMobil


FATİH DE LANETLENENLERDEN MİYDİ?

Siz hangi dini bilgiye dayanarak bir vakfın vakfiyesinin bozulmasını Allah'ın lanetine gerekçe olacağını söylüyorsunuz? Kimse kendini Allah yerine koymasın… Bu sözlerden dolayı Sayın Ali Erbaş'ın tövbe etmesi gerekir.

Bizim memleketimizde siyasi içerikli tartışmalar, eğer biraz dışarıdan bakarsanız, gayet komik ve eğlendirici tartışmalardır. Son 15 günün konusu da Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş’ın Ayasofya minberinde elinde kılıçla okuduğu Cuma Hutbesi sırasında söylediği sözlerdir. Sayın Erbaş hutbede mealen “İslam dininde vakıfların dokunulmaz olduğunu, vakıflara dokunanın yanacağını ve vakıfların vakıf senedine uymayacak şekilde kullananların lanetlendiğini söyledi.” Memleketimizde bu şekilde kışkırtıcı sözlerin gazına gelmeye çok mütemayil insanlar da hemen salvoya başladılar: “Diyanet İşleri Başkanı istifa etsin, Atatürk’e lanet okudu.” Karşı tarafta ise meramını doğrudan söyleyemeyen iktidar yanlıları bin dereden su getirerek kıvırtmaya çalıştılar. Hâlbuki çoğu da bal gibi hutbede söylenen sözlere katılıyorlardı. Pekiyi, ben ne düşünüyorum? Bana göre bu tartışma baştan sakıttır. Sayın Erbaş’ın “vakıfların İslam’da dokunulmazlığı” ve “vakıflara dokunanın lanetlendiği” yönündeki ifadeleri yanlıştır, dine dayanarak bu sözleri etmesi de caiz değildir. Tabii ki, her insan dünyevi bir amaçla bu düşünceyi söyleyebilir, ama dinde olmayan bir şeyi (vakıfların dokunulmazlığı) varmış gibi gösterip sonra da sadece Allah’ın takdirinde olan bir meselede (lanetlenmek) bir garip âdemoğlu olarak hüküm vermek hududunu aşmak, kendini (hâşâ) Allah yerine koymaktır. Mesele dini açıdan bu durumdayken, Osmanlı tarihi açısından nerededir? Osmanlı tarihinde vakıfların sosyal ve iktisadi faydaları nedeniyle yeri çok önemlidir. Ancak, vakıflar aynı zamanda, belli dönemlerde “paralel devlet yapılarının” temelini teşkil ettiği için Osmanlı yönetimi bunlara el koymuştur. Bu kişilerden biri de Fatih Sultan Mehmet Han’dır.

Bugün ilk önce İslam’da vakıfların dokunulmazlığı fikrinin yanlışlığını anlatacağım. İkinci olarak her dünyevî meselede Allah’ın lanet edeceğini beklemenin ya din tahrifçiliğini ya da dinî cehaleti gösterdiğini vurgulayacağım. Sonrada Osmanlı tarihinde vakıflara değineceğim.

İSLAM’DA VAKIFLARIN DURUMU

Ben ilahiyatçı değilim ve bu yüzden işi ehline bırakalım. TDV İslam Ansiklopedisi Vakıf başlığı altında Hacı Mehmet Günay’ın yazdığı maddeye atıfta bulunalım:

“Sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamındaki vakıf (vakf) kelimesi terim olarak “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi” şeklinde özetlenebilecek hukukî bir işlemle kurulan ve İslâm medeniyetinin önemli unsurlarından birini teşkil eden hayır müessesesini ifade eder… Ebû Hanîfe’ye göre vakıf, vakfedenin mülk bir aynı mülkiyetinde tutarak menfaatini fakirlere veya bir hayır cihetine tasadduk etmesidir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed vakfı, “menfaati insanlara ait olmak üzere mülk bir aynı Allah’ın mülkü olarak temlik ve temellükten ebediyen alıkoymak” şeklinde tanımlar. Ebû Hanîfe’ye göre vakıf işlemi bir tür âriyet niteliğindedir ve vakfedilen malın mülkiyeti hükmen vakıf yapanda kalmaktadır. İmâmeyn’e göre ise bunlar vakfedenin mülkiyetinden çıkıp Allah’ın (kamunun) mülkü haline gelmektedir. Hanefî doktrininde ve Osmanlı uygulamasında doğurduğu sonuçlar bakımından daha çok İmâmeyn’in tarifi benimsenmiştir… Kur’ân-ı Kerîm’de vakıf kavramını ve kurumunu doğrudan çağrıştıracak bir ifade yer almamakla birlikte Allah yolunda harcama yapmayı, fakir, muhtaç ve kimsesizlere infak ve tasaddukta bulunmayı, iyilik yapmada ve takvâda yardımlaşmayı, hayır ve yararlı işlere yönelmeyi öğütleyen birçok âyet Müslüman toplumlarda vakıf anlayış ve uygulamasının temelini oluşturmuştur. … ” (https://islamansiklopedisi.org.tr/vakif)

Yani, Kur’an – ı Kerîm ve Sünnet – i Nebevî’de açıkça belirtilmeyen, tanımlanmayan, hukuki varlığı hakkında mezhepler arası uyuşmazlıklar bulunan, hatta Hanefî fıkhında İmâm-ı Azâm ve iki büyük öğrencisi İmam-ı Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed arasında fikir ayrılığı bulunan bir meseleden bahsediyoruz. Kim nerede söylemiştir vakıflar dokunulmazdır diye? Kime göre bunu söylüyorsunuz?

Kendiniz Diyanet İşler Başkanı olarak içtihat mı yaptınız? Oysa sizin uzmanlık alanınız fıkıh değil, dinler tarihidir. Hatta Hristiyanlık üzerine yazdığınız eserleriniz İslam fıkhı üzerine yazdıklarınızdan kat be kat fazladır.

ALLAH’IN LANETİNE KİMLER UĞRAR?

Haydi, bunların üzerinde durmadık, es geçtik diyelim. Bir vakfın vakfiyesindeki şartların gerçekleşmesini engellemek nasıl Allah’ın lanetine vesile olsun ki? Allah’ın lanetine uğramış topluluklar Kur’an’da zikredilir:

Bunlar “yaptıkları yüksek binalar, inşaatlar ve gökdelenlerle övünen, kibirlenen Âd Kavmi, Allah’ın nimetine nankörlük eden Semûd Kavmi ve Benî İsrail, eşcinselliği bütün topluma zorla dayatan Lût Kavmi, üçkâğıtçılığı, sahtekârlığı ve ticarette yaptığı hileyle meşhur Medyen ve Eyke Kavmi, tek adam rejimi kurup başlarındaki zorbaları tanrılaştıran Firavun ve Nemrud Kavmi, tefecilik ve beyaz kadın ticareti ile geçinen Ebû Leheb ve Mekke Müşrikleridir.”

Siz hangi dini bilgiye dayanarak bir vakfın vakfiyesinin bozulmasını Allah’ın lanetine gerekçe olacağını söylüyorsunuz? Kimse kendini Allah yerine koymasın… Bu sözlerden dolayı Sayın Ali Erbaş’ın tövbe etmesi gerekir. Çünkü kimse Allah’ın kitabında olmayanı Allah’ın kitabında varmış gibi söyleyemez, bundan dini hüküm çıkaramaz. Bu sözleri söyleyenin ya dinde reforma ve tahrifçiliğe niyetlendiğine ya da cehaletine hükmedilir. Ben, iyi niyetli olarak bakıyorum ve ikinci seçeneğin doğru olduğuna inanıyorum.

OSMANLI’DA VAKIFLAR MESELESİ

Bizde genel olarak sağ düşünceli münevverler / aydınlatılmışlar “serbest piyasa ekonomisini” ve “özel mülkiyeti” sanki Allah’ın emriymiş gibi kutsallaştırırlar. Hâlbuki torunları olmakla övündüğümüz Osmanlı Medeniyeti 1850’ye kadar toprakta özel mülkiyetin değil kamu mülkiyetinin (yani bir nevi Komünizmin) olduğu bir ekonomik sisteme sahipti. Bizzat cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han’ın hayata geçirdiği ilkelere göre ekilebilir (yani katma değer üretebilir) bütün araziler devlete aitti. Padişahlar bile tahta çıktıklarında kendilerine tevdi edilen arazilere (Has diye bilinen en yüksek gelirli ve en kıymetli araziler) malik değillerdi. Ölünce bütün bu araziler devlete kalırdı. Padişahın sadece bir oğlu tahta çıkacağı ve diğerleri – yine Fatih Kanunnamesine göre- “nizam-ı âlem için” boğdurulacağından onlara kalacak miras bir mesele değildi. Yeni Padişaha yeni haslar verilirdi. Ancak ya Padişah kızı ve eşi olan Sultanlar, onlar ne olacaktı? Padişahlar, onları takiben Paşalar, Ağalar kendi tasarruflarına verilen arazileri vakfederlerse, o takdirde, bu arazilerin mülkiyeti devlette olmak kaydıyla kira ve üretimden kaynaklanan gelirlerini mirasçılarına bırakabilirlerdi. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu: Hem Hanım Sultanlar, Sultanzadeler, Paşazadeler ve Ağazadeler babalarından belli bir gelir – hem de büyük bir gelir – miras alabiliyorlardı, hem de o dönemde olmayan sosyal devletin vazifesini gören ve topluma sosyal hizmet üreten kurumlar oluşturuluyordu. Ayrıca vakıf mallarından vergi de tahsil edilemiyordu. Burada kritik nokta vakfın yönetiminin kimin elinde olduğuydu. Vakıfların yönetimi el değiştirebilirdi. Osmanlı yönetiminde – özellikle iktisadi buhranlar sırasında – Vakıfların yönetimi tarikatların eline geçebiliyordu. Yani belli bir müddet sonra Devlet bir bakıyordu ki, ekilebilir ve dolayısıyla vergi kaynağı olan arazilerin önemli bir kısmı Tarikat şeyhlerinin eline geçmiş. Örneğin böyle bir duruma Fatih zamanında rastlıyoruz. Cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han, Anadolu’da ve Rumeli’de iyice bitleri kanlanan ve büyük miktarda ekilebilir araziyi vakıf adı altında eline geçiren tarikatların vakıflarına el koymuş ve devletleştirmişti. Çünkü bu vakıflardan vergi tahsil edilemiyordu ve devletin ciddi bir nakit sıkıntısı vardı. Bu duruma o dönemin “cinci hocaları” çok bozuldular ve bir ihtimal Fatih’in zehirlenmesini organize edenlerle iş birliği içindeydiler. Nitekim Fatih’in oğlu İkinci Beyazıt’ın ilk yaptığı iş de bu vakıfları tekrar tarikatlara vermek oldu. Bir başka örnek de Atatürk’tü. Cumhuriyet kurulduğunda ekilebilir arazinin yüzde 60’ı vakıfların ve vakıfların da yüzde 90’ı tarikatların

elindeydi. Atatürk, Fatih gibi vakıfları devletleştirdi. O zamana kadar “Paşa Hazretleri!” diyerek Atatürk’ün karşısında temenna eden bu “cinci hocalar”, servet ellerinden gidince Atatürk’ü “Deccal” ilan ettiler.

FATİH DE LANETLENMİŞ MİDİR?

Şimdi Sayın Erbaş’a son bir soru soruyorum: Acaba zât-ı âlilerinin kıymetli içtihadına göre “dokunulmaz” olan tarikat vakıflarını devletleştiren Fatih de “Allah’ın lanetlediği” kimselerden midir? Bu durumda Fatih ve Atatürk’ün durumlarındaki benzerliği nasıl yorumlarsınız?