DIŞLAMA ETKİSİ: BÜYÜME RAKAMLARI NE DİYOR?

2019 yılı üçüncü çeyrek (Temmuz – Ağustos – Eylül aylarına ait) büyüme rakamları açıklandı.

Büyüme düşük de olsa uzun bir aradan sonra tekrar pozitif değere ulaştı. Bu rakamlar ne anlam ifade ediyor? Kriz bitiyor mu? Kamu harcamasında gaza basılmasına rağmen bu neden belirgin bir etki yapmıyor? Bu soruları cevaplayacağım.

DIŞLAMA ETKİSİ

Makro iktisatta kısa dönemde kamu harcamalarında (veya yatırım dışında herhangi bir harcama bileşeninde, DMD) gerçekleşen bir artışın yatırım harcamalarında aynı miktarda veya daha az miktarda bir düşüşe yol açması “dışlama etkisi” olarak tanımlanır. En yaygın dışlama etkisi mekanizması faizler üzerinden işler. Kısaca açıklayayım: Kamu harcamalarında bir artış çarpan etkisi yoluyla milli gelirde bir artışa yol açar. Milli gelirdeki artış ise para talebinde bir artışa ve dolayısıyla piyasa faizlerinde bir artışa yol açar. Faiz artışı ile orantılı bir miktarda da yatırım talebi düşer. Bu mekanizma bizim ders kitaplarımızda bulunan basitleşmiş ve statik analizdir. Yani kamu harcamaları, milli gelir faiz oranı ve yatırım dışında diğer her şey veri kabul edilir. Sonuçta kamu harcamasından beklenen milli gelir arttırıcı etki hiç olmaz veya beklenenin altında olur. Eğer yatırımlar kamu harcamalarındaki artış kadar düşerse milli gelirde hiçbir artış olmaz. Bu duruma da “tam dışlama etkisi” adı verilir.

Öte yandan açık ekonomide kamu harcamaları sonucunda ikinci bir dışlama etkisi daha gerçekleşir. Eğer serbest/dalgalı kur rejimi uygulanıyorsa ve ekonomi sermaye hareketlerine açıksa, kamu harcamalarında bir artış ilkönce milli gelir ve para talebini, daha sonra da faizleri yükseltir. Yükselen faizler yukarıda anlattığım ilk dışlama etkisiyle yatırımda belli bir düşüşe yol açtığı için milli gelir istenilen ölçüde artmaz. Öte yandan yüksek faizler içeriye sıcak para girişine yol açar ve bu da döviz piyasasında arz fazlası yaratır. Döviz bolluğu kurların düşmesine ve dolayısıyla net ihracatın da azalmasına yol açar. Bu da hem milli gelirde hem de faizde düşüşle neticelenir. Sürecin sonunda her şey başladığı yere döner. Ancak sadece ihracat azalmış ve kamu harcamaları artmıştır. Buradaki durum kamu harcamalarının ihracatı tam dışlamasıdır. Eğer sermayenin tam hareketliliği söz konusu değilse, yani idari veya iktisadi nedenlerden dış fonlar ülkeye beklenen ölçüde girmiyorsa, o takdirde, döviz kurundaki düşüş net ihracatta “tam dışlama etkisi” yaratacak kadar olmaz.

2019 III. ÇEYREK BÜYÜME RAKAMLARI

2019 yılı üçüncü çeyrek (Temmuz – Ağustos – Eylül aylarına ait) büyüme oranları geçen hafta açıklandı. Buna göre GSYİH 2018 yılı üçüncü çeyreğine göre %0,95 artmıştır. Öte yandan tüketim yüzde 1,5 artarken büyümede aslan payı yüzde 7 ile kamu harcamalarında gerçekleşmiştir. İhracat ve ithalatın her ikisi de büyürken, ithalat ihracattan daha fazla büyümüştür. Bu da net ihracatın azalması, yani cari açığın büyümesi anlamına gelmektedir. Son olarak yatırımlar yüzde 12 oranında küçülmüştür.

Milli gelirdeki artış oranı 0’a yakındır. Hem de kamu harcamalarının yüzde 7 oranında büyümesine rağmen. Bunun sebebi yukarıda bahsettiğim dışlama etkisidir. Milli gelir az da olsa büyüdüğü için her ne kadar “dışlama etkisi” çok büyük olsa da, bir “tam dışlama etkisi” söz konusu değildir. İsterseniz bu sürecin nasıl çalıştığını inceleyelim.

Kamu harcamalarındaki artış hem milli geliri hem de faizi arttıracak bir etkiye sahiptir. Bu durum parasal genişleme olmaması şartına bağlıdır. Nitekim Merkez Bankası 2018 Eylül ayından 2019 Eylül ayına kadar sıkı para politikası uyguladığı için böyle bir durumdan bahsedilemez. Artan faizler nedeniyle firmalar kredi bulmakta zorlanmıştır. Bu durum kamu bankalarının fedakârca kredi genişlemesine gitmesine rağmen gerçekleşmiştir. İşte, yatırımlardaki daralmanın temel sebebinin bu yüzden, kredi piyasasının daralması olduğunu düşünüyorum. Bu ise tam olarak yukarıda anlattığım ilk “dışlama etkisinin” bir örneğidir.

İkinci dışlama etkisine, yani kamu harcamasının ihracatı dışlamasına gelince… Hatırlayacaksınız Dolar kuru 2018 yıl sonunu 5,78 TL’da kapatmıştı. Bugün, aradan bir sene geçtiği halde, dolar kuru hâlâ bu düzeyin altındadır. Hem de, bu olgu, ortalama yüzde 17’lik bir TÜFE enflasyonu ve 120 milyar dolarlık kısa vadeli dış borç ödemesi varken gerçekleşmiştir. Yani özetleyecek olursak, yukarıda anlattığım ikinci mekanizma uyarınca, hem yüksek faize gelen sıcak para hem de Merkez Bankası’nın kamu Bankaları üzerinden yüklü miktarda döviz satışıyla dolar kuru bir sene boyunca yükselmemiş ve dolayısıyla reel döviz kuru düşmüştür. Bu da net ihracatta bir daralmaya ya da cari açıkta bir artışa yol açmıştır.

İki dışlama etkisinin toplam neticesi, milli gelirde ihmal edilebilecek oranda bir artış olurken, milli gelir bileşenlerinden kamu harcamalarındaki artış hem yatırımları hem de ihracatı dışlamıştır. Daha öncede burada yazdığım gibi, dalgalı döviz kuru rejiminde maliye politikası milli gelir üzerinde etkinsizdir.

VERİLERİ NASIL YORUMLAMALIYIZ?

Türkiye’nin Sultan Abdülmecit’ten bu yana (belli istisnai aralıklara rağmen) değişmeyen genel problemi iç talebe dayanan büyüme modelidir. Tasarruflar yapısal olarak yetersiz olduğu için yatırım ve tüketim taleplerinin karşılanması dışarıdan alınan borçlarla karşılanmaktadır. Yatırım ve tüketim talepleri yeterince büyümüyorsa, bütün Türk hükümetlerinin geleneksel uygulaması, bu talep yetersizliğinin kamu harcaması yolu ile giderilmesidir. Bu da 5-6 sene süren hızlı büyüme, görece ucuzluk ve refah dönemlerinin arkasından 2-3 senelik durgunluk ve daralma dönemlerine yol açmaktadır. Temelde, genişleme dönemleri yurt dışından para akışının olduğu dönemlere denk gelirken, daralma dönemleri de yabancı kredi musluklarının kapandığı dönemlere denk elmektedir.

Dış borçla finanse edilen iç talebe dayalı büyüme modeli, bütün gelişmekte olan ülkelerde, uyuşturucu bağımlılığı benzeri bir bağımlılık yaratmaktadır. Eğer sağlıklı bir ekonomi kurmak istiyorsak, ilk önce acı ilacı içip kısa dönemde cari dengeleri yerini oturtmak, daha sonra da stratejik bir sanayi ve ticaret politikası yardımıyla ihracata dayalı bir büyüme modeline geçmek zorundayız. “Hocam, bu kadar kolaysa, niye hükümetler bu yolu benimsemiyor?” Çünkü, demokratik ülkelerde siyasetçiler uygulayacakları ekonomi politikasının siyasi maliyetlerine karşı çok duyarlıdır. Dış borçla finanse edilen büyüme kısa dönemde vatandaşın üzerinde hiçbir olumsuz etken bırakmadığı gibi, dahası, sahte bir refah algısına da sebep olur. Bu durumda iktidar partisinin oy kaybı önlenmiş olur. Ancak borçların ödenme vakti geldiğinde, işte o zaman, kriz dediğimiz olgu ile karşılaşırız. Onun için siyasetçiler seçim zamanını çok iyi ayarlayıp, seçimi kriz ve acı ilaç öncesinde yapmaya çok dikkat ederler.

SON SÖZ: Borç yiğidin kamçısı değidir, aksine borç yiyen kesesinden yer.