DEMOKRASİ DEYİNCE "ÇÖZÜM" MÜ AKLA GELİYOR?

Son hafta içinde iktisadi politikalarda değişimle birlikte, yargı bağımsızlığı ve yargıda reform beklentileri de seslendirilir oldu.

Memleketin idari sorunları olduğu aşikârdır. Buna geçen yazıda değinmiştim. İdari sorunlar sadece ekonomide değil aynı zamanda adalet mekanizmasında da sıkıntılara yol açıyor. Son hafta içinde iktisadi politikalarda değişimle birlikte, yargı bağımsızlığı ve yargıda reform beklentileri de seslendirilir oldu. AK Parti’nin yüksek tepelerinden bazı isimler bazı özel davalarda uygulanan tutuklu yargılanma meselesini öne çıkararak lafı –ima yoluyla da olsa- yeni bir çözüm sürecine getirdiler. Memleketimizde bu tür iddiaların her daim alıcısı da olmuştur. Bazı liberal sol – o da ne demekse- kalemşorlar, beyazlatılmış aydınlatılmışlar, vatansızlar ve bir takım endişeli muhafazakârlar “yeniden çözüm süreci” sloganlarını atmaya başladılar bile. Burada bugün bazı sorulara cevap vermeye çalışacağım. Düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğünün bir sınırı var mıdır? Demokrasi ile idare edilen milli ve üniter bir devlette etnik problemler olur mu, olursa nasıl çözülür? PKK Kürtleri temsil eder mi? Devlet eşkıya ile pazarlık yapar mı?

DÜŞÜNCE VE DÜŞÜNCEYİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN BİR SINIRI VAR MIDIR?

Demokrasiler diğer yönetim biçimlerine göre düşünce özgürlüğü açısından farklılaşırlar. Vatandaşlar hükümetleri rahatlıkla eleştirebilir, farklı görüşleri özgürce savunabilirler. Çünkü demokrasinin temeli farklı görüşlerin halk önünde seslendirilmesine ve vatandaşların da bu fikirlerden hangisini kendine yakın görüyorsa onu desteklemesine dayanır. Ancak dünyanın her tarafında düşünceyi ifade özgürlüğünün belli sınırları vardır. Bu sınırlar ülkelerin kendine özgü sebepleri yüzünden farklılaşırlar. Örneğin Almanya’da en fazla takip edilenler ırkçılardır. Bunun sebebi geçmişlerindeki Nazi yönetimi felaketidir. Fransa’da Fransız İhtilali’nden bu yana Cumhuriyet için en önemli tehdidin dincilik olduğu görüşü hâkimdir ve bu yüzden laikliği çok sıkı kurallarla koruma altına alırlar. Fransa’nın da dâhil olduğu bazı ülkeler “sözde Ermeni Soykırımı’na” karşı görüş bildirmeyi de suç kapsamına almışlardır. Bu tür düşünceyi ifade özgürlüğünü sınırlamalar modern devlette Anayasa ve Kanunlara dayanır. Bizde de 1980 öncesinde Komünizmi, Sosyalizmi ve İslamcılığı savunmak, bu yönde görüş beyan etmek Anayasa’nın 141, 142 ve 163’üncü maddeleri gereği yasaktı. Sonradan bu maddeler kaldırıldı.

İdeal bir demokraside farklı siyasi görüşleri savunmak –bize çok ters gelse de- serbest olmalıdır. Ancak buradaki kritik nokta savunulan görüşün Cumhuriyet ve Demokrasi’yi ortadan kaldırmaya yönelik olması, ırk, din ve dil ayrımcılığını teşvik etmesi ve terörü / şiddeti savunması olmalıdır. Çünkü demokratik rejimin kendi varlığını savunması da gereklidir. Eğer bir kişi veya kurum şiddeti, terörü, iç savaşı ve halk ayaklanmasını desteklemeden –çok aykırı da olsa- bazı siyasi görüşler savunuyorsa bu cezalandırılmamalıdır. Ancak bu kişi veya kurum şiddeti, terörü, iç savaşı ve halk ayaklanmasını destekleyen görüşler dile getiriyorsa buna göz yumulamaz. Demokrasinin kendini ve milleti savunması gerekir.

DEMOKRASİLERDE ETNİK PROBLEMLER OLUR MU, OLURSA NASIL ÇÖZÜLÜR?

Teorik olarak bir demokraside etnik problemlerin olmaması gerekir. Çünkü tanım itibariyle demokrasi kabile mensubiyeti ve etnik farklılıklara dayanmaz fakat iktisadi ve soysal sorunlara farklı bakış açılarına dayanır. Ancak bu tanım tamamen sanayileşmiş ve şehirlileşmiş bir toplum ve o toplumda tarım ekonomisinin sosyal, kültürel ve iktisadi prangalarından kurtulmuş bireyler olduğu varsayımına dayanır. Eğer toplumun bir kısmı sanayi ekonomisine, diğer kısmı da tarım ekonomisine dayanıyorsa, ülke içinde sanayileşmiş (örneğin Türkiye’de Marmara ve Ege Bölgeleri) ve sanayileşmemiş (örneğin Türkiye’de Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz Bölgeleri) bölgeler arasında ciddi yaşam tarzı farklılıkları ve gelir dağılımı uçurumu bulunuyorsa, o takdirde, geri kalmış bölgedeki insanların sisteme inancı sarsılır. Eğer bu geri kalmış bölgelerde yaşayan insanlar bir de ülkenin genelinden farklı bir dini veya etnik aidiyete mensupsa, mevcut geri kalmışlık problemi etnik bir probleme dönüşür.

Genelde gelişmiş ülkelerde etnik sorunlar o ülkenin vatandaşlarından kaynaklanmaz ama ülkeye sonradan gelen göçmenler ve mülteciler yüzünden ortaya çıkar. Öte yandan, etnik sorunlar gelişmekte olan ülkelerde yukarıda bahsettiğim ikili ekonomik yapıdan kaynaklanır. Çözüm aslında hem basittir hem de zordur. İlk önce ekonomideki bu ikili yapının ve gelir farkı uçurumunun kapanması gerekir. Bununla birlikte, herkese eğitim başta olmak üzere her alanda fırsat eşitliği sağlanmalı, vatandaşlara ortak aidiyet kazandıran bir eğitim sistemi olmalı, vatandaşların hayatlarını kendi çaba ve emekleri ile kurabilmeleri sağlanmalıdır. Bu çözümün kolay tarafı çözümün ne olduğunu söylemektir. Zor tarafı ise hayata geçirmektir çünkü bu tarz yapısal dönüşümler hem zaman hem de sabır ister. Azgelişmiş bir ülkede ise demokrasinin teorik olarak işlemesi mümkün değildir, partilerin her biri belli mezhep, aşiret veya etnik grupların temsilcisi haline dönüşür.

Milli ve üniter bir devlette herhangi bir alt dini veya alt etnik grubun kolektif haklara sahip olması mümkün değildir. Bu doğası gereği vatandaşlık kavramıyla tanımlanmış milletin köküne dinamit koymak demektir. Ancak bireysel haklar temelinde herkese düşünceyi ve inancı ifade özgürlüğü sağlanmalı, şiddeti, terörü ve kamu düzenine isyanı teşvik etmediği müddetçe her türlü düşünce özgürlüğü sağlanmalıdır. Buna rağmen ülkede eşitsizlikler ortadan kaldırılmadığı müddetçe insanların sisteme gönüllü aidiyetinin sağlanması zordur. 

YENİDEN “ÇÖZÜM SÜRECİ” BİR FELAKET OLUR

2012 yılı sonu itibariyle Türkiye Cumhuriyeti doğru ya da yanlış Çözüm Süreci adıyla bölücü terör örgütü PKK’yla bir diyalog sürecine girdi. Resmi açıklamalara göre amaç “eşkıyanın dağdan indirilmesi” idi. Süreç 2015 yılında fiyaskoyla sonuçlandı. Bunun fiyaskoyla sonuçlanacağı da, daha başlangıçta, gören gözler için açık ve netti. Çünkü bir milli devletin istek ve talepleri ile uluslararası bir suç şebekesinin istekleri birbirinden çok farklı olur. Devlet farklı bir lisanla, eşkıya da farklı bir lisanla konuşur. Kısaca PKK’yı açık ve net olarak tarif edelim.

PKK ideolojik olarak kendisini Marksist-Leninist çizgide tarif etmekte ve Türkiye Cumhuriyeti topraklarında Kürt kökenli vatandaşlarımızın çoğunluk olarak yaşadığı illerde konfedere veya bağımsız bir devlet kurmayı amaçlamaktadır. Kendi tanımlamasına göre silahlı mücadeleyi (yani devlete karşı iç savaşı, halk ayaklanmasını, masum asker ve sivillerin şehit edilmesini, ormanların yakılmasını) bir politik propaganda yöntemi olarak kabul etmekte ve bunu da tereddüt etmeden uygulamaktadır. Ancak PKK sadece bundan ibaret değildir. Afganistan’da üretilen hammaddeyle Kuzey Irak ve Suriye’de imal ettiği uyuşturucuyu Amsterdam üzerinden Avrupa pazarına aktaran, organ ve silah kaçakçılığı yapan, fuhuşu koordine eden büyük ölçekli bir uluslararası suç şebekesinin de en önemli ortaklarındandır. CIA ve Amerikan mafyasının koordine ettiği bu şebeke çok büyük para akışı demektir. Son iki üç yılda ABD ve PKK arasındaki ilişki ABD’nin paralı askeri olmaya kadar varmıştır. Uyuşturucu parasıyla ABD’de ve AB’de kim bilir hangi senatör ve parlamenterleri satın almışlardır.

Şimdi bizdeki –en iyi niyetle ifade edersek- saf ve enayi bazı liberaller, orada burada kalmış eski tüfek solcular ve bazı azınlık şuuruyla hareket eden İslamcılar yeni bir “Çözüm Süreci” propagandasını başlatıyorlar. İstiyorlar ki devlet ve hükümet hem PKK’yla hem de FETÖ’yle barışsın. Mahkûm edilen eşkıya ve casuslar serbest kalıp ellerini kollarını sallayarak piyasada arz-ı endam etsinler. Devletin ismini, bayrağını ve niteliğini değiştirmeye yönelik ifşaatlarda bulunsunlar. Bunun gideceği yer bellidir: Kıbrıs’ı, Doğu Akdeniz’i, Ege Adalarını Yunan’a, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu PKK’ya verirsiniz. İstanbul’da Vatikan benzeri bağımsız bir Patrikhane kurulur. Sözde Ermeni Soykırımını tanır, ABD ve Fransa’daki Taşnakçı eşkıyalara tazminat ödersiniz. Hiç şüpheniz olmasın, bu hızla Karadeniz’de de bir Rum Pontus Devleti kurulur.  Bu saydıklarımı yapmaya tabiî ki, kolay kolay kimsenin gücü yetmez. Ancak bu süreç devletin ve milletin huzur ve güven ortamının yeniden bozulmasına, büyük maddi ve manevi kayba yol açar. Bütün bunları bir tarafa bırakın: Devlet hiç suç şebekesiyle, yabancı devletin paralı askerleriyle, içeride halk isyanı çıkarmayı amaçlayan teröristlerle anlaşma yapar mı? Bunu yazmak bile tüylerimi diken diken ediyor, bir de gerçekleşirse… Allah korusun.

Demokrasiye evet, yargı bağımsızlığına evet, idari yapının yeniden tesis edilmesine evet, ama… PKK’yla ve FETÖ’yle barışmaya hayır!