BİZİM HİKAYELERİN KAHRAMANLARI KAYIP

Ümit G. CEYLAN 22 Eki 2020

Her kültürün her halkın kendi hikayeleri ve elbette bir de kahramanları vardır.

Her kültürün her halkın kendi hikayeleri ve elbette bir de kahramanları vardır. Bir halkı değerli kılan veya başkalarının gözünde yücelten, anlamlandıran ve tüm bunları aktaran hikayeleri vardır. Tarih sahnesinde kulaktan kulağa, taşlara kazılmak suretiyle ve daha sonraları da kağıda yazılarak çoğaltılan ve nihayetinde de matbua ile gelecek nesillere ulaşan bu hikayeler insanlığın macerasıdır. Bir devletin, milletin felsefesi, yaşayışı bugüne kadar gelen inanışlarıyla birlikte kendini oluşturan kimlikleri vardır. Bu kimlikler her birimizin ruhuna nakşedilmiş kuşaktan kuşağa aktarılmış birer iz gibidirler alnımızda. Geriye doğru adım adım izleri takip edenler için birer pusuladır değerler. Kendinin kim olduğunu, nerden geldiğini bulmak, gerçeklerle yüzleşmek için bir yöntemdir hikayeler.

Hangi hikayeden geliyorsun?

Bugün genç kuşaklarımız bu soruyu sormalılar. İnsan anne ve babasını bilmez, kimin çocuğu olduğunu öğrenemezse hayatı boyunca içini bir şey kemirir durur. Mutlaka bilmek, öğrenmek için çaba sarfeder. Unutsa da beyin unutmaz ve hep o soruyu sorar; ben kimin evladıyım?Anam kim babam kim? Toplumlar da kendi kimliklerini unutmamalılar. Eski tarihlerde topluluklar küçük sayıda oluşan öbekler halinde bir arada yaşıyorlardı. Henüz tarım devrimindeyken insanlar toprağa bağlıyken ve haberleşmenin çok kısıtlı olduğu dönemlerde kahramanlar daha gerçekçiydi ve hikayeler bir anda değil yaşayarak, bir süzgeçten geçtiken sonra ortaya çıkıyor dilden dile dolaşıyordu. İnsanlar hikayelerin ne uğurda oluştuklarını öğrendikçe değerlerini öğreniyorlar, var oluşları anlam kazanıyordu. Kendi hikayelerini oluşturan bu insanların kahramanları da kendi içlerinden çıkıyordu.

Unutturulmak

İnsan neden kendi hikayesini dinlemek istemez ve o hikayenin kahramanı olmak istemez? İçimizi cız ettiren bu sorunun cevabını bulmak çok da zor olmasa gerek; unuturulmak. Tarih, edebiyat, felsefe ve tüm değerlerimizi oluşturan bu bilgiler hazinesinin üzeri nasıl örtülmüştür bunu merak bile ettirmeyecek şekilde unutturulmuştur; yok sayılmıştır. Hikayelerimizin kahramanları ile alay edilmiş, küçümsenmiş; değersizleştirilmek suretiyle unutturulmuştur. Bir kısım kahramanlarımız zevk düşkünü, kaba, vahşi kisvesine sokularak unutturulmuştur. Soru sormak yerine taklit etmeyi öğreten bir anlayış hakim olduğundan beri medeniyetimizin izlerini kaybettik.

Kahramanlarımız nerede?

Peki bu kahramanlar neredeler? Çocuklarımıza bu kahramanları nasıl oldu da gösteremedik? Süper kahramanların peşinden uçan, kaçan, tırmanan her türlü numarayı bilen bu fantastik tiplere neden inandı çocuklarımız? Bir süper kahramanın hayatını kurtardığı o çocuk ve ona dondurma ısmarlayan diğer süper kahraman neden bizim gerçek kahramanlarla yer değiştiridi? Bir dünya görüşünün sembolleri olan bu fantezi dünyasının temsil ettiği şeyin gerçeklerle alakası yokken nasıl da bu kadar rağbet gördü? Çünkü medeniyet adına savaştıkları veya bu uğurda barış ve demokrasi getirdiklerini söyledikleri anlayışlarını öyle güzel kılıfladılar, paketlediler ki soru sormayı bilmeyen akıllar dondu kaldı. Taklit etmek kolaydı. Biz ebeveynler de kahramanlarımızın bir bir kaybolmasına göz yumduk. Nasıl mı? Onların ruhlarını geleceğe taşımayarak; milletimizin anlama uslubunu, dünya görüşünü, inanış ve yaşayış tarzını hangi kaynaktan beslendiğini nelere kadir olduğunu görememek gafletine düştük. Ve böylelikle esiri olduk kendimize ait olmayan sahte hikayelere ve onların sahte kahramanlarına. Onlara benzeyerek izimizi kaybettirdik. Şimdi umulur ki yeniden küllerimizden doğacak ve yeniden hikayeler anlatıp gerçek kahramanlarla yola devam edelim. Dede Kokut gibi yeni hikayeler anlatacak bilgeleri bulmak ve yeni hikayelerden başka hikayeler türetecek bambaşka kahramanların doğmasına yol açalım vesselam.

SEN KİMSİN?

Bu toprakların kahramanları Kızıl Elma’nın, İllay-ı Kelimetullah’ın yılmaz savaşçıları sayılarak bitecek gibi değildir. Bilgeler, erenler der ki; Tanrı’nın nizamı olan Türklerdeki Töre bilgisi olmadan yaşanılmaz. Aradığımız genç bilgiyi akılla kullanıp bey olandır. Gönül ve akıl ilişkisini beşeriyetin düzeni için bir mekanizmaya bir aygıta dönüştürebilenler zamana hükmedenlerdir. Ancak, Dede Korkut’un hikayelerinde anlattığı gibi yiğit, mert ama kaba, saba değil bir zarafet, şefkat ve haşmet ile birlikte bilgiyi zirveye oturtabilen oğullar bunu yapabilir. Peygamber efendimizin sözünü rehber alan,  gök yüzünün orduları, şehadet sancağının bekçileri ile birlikte yeni bilgelerin hikmet ateşini yakan Ulu Erenlerin, Bacıyan-ı Rumların ve nice bilgelerin isimleri ebediyete kadar var olurken onların sözleri hayat pınarımız olmalı. Sen arayan, soran, düşünen, anlama gayretinde olan gençsin. Sen hikmetin kaynağı Hak’ın nimetlerini her yerde görebilen; Gökte, yerin altında, bitkide, kanda, bulutta, kalpte elle tutulan tutulamayan her yerde tutkuyla salt bilgiyi ahlakla yücelten gençsin. Sen bilgesin.

GELECEĞE MEKTUP

Zamana inanmakla hata etme. Zamanın; geçmişin ve geleceğin sahibi sensin. Sen anına sahip çık yoksa zamanın esiri olursun. Saçına düşen aklar, kalbindeki yaraları zamandan bilir boşuna ağlar durur, dövünürsün. Mektubunda bana diyorsun ki yalnızım. Öyle ya hangimiz değiliz ki? Ama buna rağmen putlarını yıkmıyorsun. Gel derdine merhem olayım diyorum. Hangi Meryem diyorsun. Ben sana uzun uzun yazdım, yorulmadan heyecanla eline o mektubu alacağın anı hayal ederek kokularla gönderdim. Gözümün nurunu akıttım. Heyecanımı yazıya döktüm. Geleceğe adım atarken sana benden hatıra kalsın yalnızlığına dedim. Sen bir satır bile yazmadın. Peki ben kime gönderdim bu mektubu o zaman? Gelecekteki hangi ben bu mektubun sahibi? Neyimizden emin olabiliyoruz ki? Her an her şey olabilecekken, ben kim olacağım, yanımda sen olacak mısın? İnandıklarım yarın değişecekken, vazgeçemediklerimden bir anda soğuyacaksam ben kimim o zaman? Ben gelecekteki kimim? Kime bu satırlar? Kendine bir mektup yaz ve geleceğe gönder. Zamanı delerek anı seçerek kendini tanıyabilecek misin bir bak bakalım?

MİDEMİZ ŞİŞMEDEN

Hazreti Peygamberin o muhteşem ölçüsü bugün tıp literatüründe ve beslenme kavramlarında verilen reçetelerin başında geliyor. Midenin hepsini tam doldurmadan yani “yarı aç” sofradan kalkmalısın düsturundan bahsediyorum. Bu ölçü öylesine muhteşem bir kriter ki uygulandığında ister sadelik de ister minimal de ister azla yaşarım de, hayatının baş şartıdır. Bir insan eğer yemek yeme alışkanlığında bunu yerine getirmeyi başarabilirse yaşantısının diğer alanlarında da sadeliği yakalayacaktır. Bu kendiliğinden gelişecektir. Azla yetinmeyi öğrenmenin en baştaki kuralı budur; mideni yarı aç bırakarak sofradan kalkmak. Bir bilgenin sözünü hatırlıyorum tam da bu noktada; “İnsan ihtiyarladıkça birçok şeyden vazgeçebiliyor; yemek yeme şehvetti hariç”.

AHMED ADIYLA MÜJDELENDİ MUHAMMED İSMİYLE DOĞDU

DOÇ. DR. GÜLGÛN UYAR[1]

Daha Hz. Âdem su ile toprak arasında iken nebî idim buyuruyor Resûl-i Ekrem Efendimiz. Ondan önce gelen nebîler hep onu tebşir etmişlerdi. Hz. Îsâ “Ben Allah’ın benden sonra gelip adı Ahmed olan resûlü müjdeleyen elçisiyim” (Sâf /6) sözüyle Resûlullâh’ın âlemde Ahmed olarak tanındığını ilân etmektedir. Öyle ki Ehl-i Kitâb geleceğine îmân ettikleri son nebînin özelliklerini tanıyor ve onun geliş haberini merakla, hasretle bekliyorlardı. Hatta Resûlullâh’ın doğduğu geceyi de doğru olarak teşhis etmişlerdi. O gece Yahudilerin dilinden “Ahmed’in yıldızı doğdu” nidâları döküldü.

Ahmed’in Süheyl yıldızının semâda parladığı gece Rebîulevvel ayının 12. günü Pazartesi idi. Mekke’de Âmine Hâtun’un kutlu evinde teşrifi ile dünyayı şereflendiren mübârek bebek, dedesi Abdülmuttalib’in kollarına bırakıldığında isminin Muhammed olacağı da kendisine bildirilmişti. Muhammed ismi, Hz. Âmine’ye rüyasında bildirilmiştir. Busrâ’ya kadar her yeri aydınlatan nûrun aydınlığında “seyyidi olacak bir çocuğu” dünyaya getireceği bildirilmişti. Pek çok methedilmiş, övülmüş anlamına gelen Ahmed adıyla varlığından haberdâr olunan Resûl-i Ekrem Efendimiz, övülmeye değer olan anlamındaki Muhammed ismiyle âlemlere rahmet kılındı.

İçinde bulunduğumuz bu kutlu Rebîulevvel ayı Allah’ın Yüce Habîbi’nin vilâdet-i seniyyeleri donanmış olmakla sevincin, mutluluğun, neşenin ve feyzin neşrolduğu bir aydır. Pazartesi orucunun kıymetinin sebeplerinden birisidir Resûlullâh’ın bugün dünyaya gelmesidir. Mü’minler asırlardır Kâinât’ın mefharı, övünç kaynağı olan Hâtemü’n-nebiyyîn, Seyyidü’l-mürselîn, Allah ve meleklerinin dâim salât eyledikleri resûller Resûlü Muhammed aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Efendimiz’in mübârek vilâdet günlerini tebcîl ile kutlamaktadırlar.

X. yüzyıl, Resûl-i Zî-şân Efendimiz’in doğumunun kutlanması ile ilgili haberlere ilk olarak rastladığımız zamanlardır. İbn Cübeyr Mekke’de Peygamber Efendimiz’in doğduğu evin bütün gün açık olduğunu anlatmaktadır. Medîne’de Ravza-i Mutahhara ise husûsen ziyaret edilirdi. Medine halkı bu mübârek günü Îd-i Ekber (en büyük bayram) kabul ederlerdi. Resûlullâh’ın doğduğu evin etrafında oturanlar da Mevlid gecelerinde evlerini ışıklar, bayraklar ve değişik kumaşlar ile süsleyip tebrikleşirler ve birbirlerine şeker ve helva ikram ederlerdi. Mekke ve Medîne’de bazı tarîkat erbâbı ise; Resûl-i Ekrem Ekmelü’t-tahiyyât Efendimiz’in doğduğu geceyi fakirlere sadaka vererek, fakirlere ikramda bulunarak, Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ederek ve nâfile ibadetlerde bulunarak geçirirlerdi. Bir anlatıya göre; “Rebîulevvel ayının on ikinci günü Medine’de Babü’n-Nisâ önünde meydana bir kürsü korlar. Bütün eşrâf, kâdî-i belde, şeyhü’l-harem, ağalar, halk sırasıyla otururlar, ud ve amberler yakarlardı. Hatîblerden beş kişi nöbetle kürsüye çıkıp Arabî Mevlid-i Şerîf manzûmesi okurlardı. Sonra şerbetler içilir, herkes evlerine dağılırdı. Kuşluk vaktine kadar dükkânlar açılmaz, toplar atılır, şenlikler yapılırdı.”

Mekke, Medîne, Şam gibi beldelerde tesirli bir dille kaleme alınmış manzûm ve mensûr eserler okunarak mukaddes rûhâniyyetinden şefaat dilemek de âdet hâline gelmiştir. Özellikle mevlîd metinleri bu zaman zarfında Resûlullâh’ın yüce makamına ilticâ eylemek üzere onu tâzîm ile anmanın bir vesilesi addedilmiştir. Özellikle Mekke’de mescidde yapılan merasimin esas kısmını mevlid metinlerinin okutulması teşkil ederdi. Bu eserlerin başında gelen sahabî Ka’b b Züheyr’in (ö. 24/645 [?]) Kasîde-i Bürde’si halk tarafından çok rağbet görmüştür. Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’in (ö. 597/1201) Mevlidü’n-Nebî’si ve yine fakih, muhaddis ve hatîb İbnü’l-Hacer el-Heysemî’nin (ö. 974/1567) muhtasar Mevlidü’n-Nebî’si de okunan mevlidler arasında yer almıştır. Mevlid kutlamalarının tarih içerisinde izine rastlanan bir diğer yer de Erbil’dir. Selâhaddin Eyyûbî’nin (ö. 589/1193) kayınbiraderi ve Selçuklular’ın Erbil Atabegi olan Muzafferuddin Kökböri’nin (salt. 1190-1233) büyük törenlerle mevlid kutlamalarını başlatmıştır.

Osmanlı Devleti’nde gayr-i resmî olarak mevlid gününün ihyâ edildiği bilinmekle birlikte III. Murad 996 (1588) senesinde mevlid merasimlerini başlatmıştır. İlk olarak Rebîulevvel Hilâlinin tespiti bir kısım üst düzey âlim ve devlet görevlisinin ortak çalışması sonucu olarak ortaya konulmaktaydı. Hz. Peygamber’in doğduğu gece Sultan Ahmed Câmii’nde resmî merasimler düzenlenirdi. Hazırlıkların en önemli safhasını dâvetlerin ve protokollerin tebliği teşkil ederdi. Hac zamanında hacı kafilesi ile gönderilen sürrenin sağ salim yerine ulaşıp ulaşmadığını padişaha bildirmekle görevli müjdeciler mevlid günü padişahın huzuruna çıkar hac vazifesinin sağ salim edâ edildiğinin bilgisini verirlerdi. Tarihlerde cemaatin, padişah câmiye gelene kadar boş durmayıp sükût ederek zikrullah ile meşgul olduğu, padişah gelir gelmez vaaz edildiği, Mevlid’den bazı beyitler okunduğu, Fetih suresinin okunduğu ve herkesin sükûtla dinlediği, sonra mübarek kasîdeler ve salavâtlar okunarak Mevlid’in eda olunduğu anlatılır.

İslâm coğrafyasına dâhil olan bütün yer ve devletlerde, farklı dil, ırk, örf ve meşreplere sahip mü’minler Rebîulevvel ayının ve vilâdet günü olan 12. gecenin rüchaniyeti ile mücehhez olarak el’ân günümüzde de Ümmet-i Muhammed’in varlık sebebi olan Yaratılış Sebebimiz Peygamberimiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve âlihî ve sellem’in mübârek vilâdetleri ile bayram etmektedirler. Kutlu ve mübârek olsun.

[1] Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi ve Anabilim Dalı, gulgunuyar@hotmail.com

ARTI / EKSİ

Artı

Bir ağaç, bir çiçek, bir fikir, bir proje iyi yönde ilerliyorsa desteklenir ve teşvik edilir. Eksiklikleri ve yanlışlıkları usulüyle söylenir ve ona yardımcı olmaya çalışılır. Öyle insanlar vardır ki, samimi, ihlaslı ve hakikat eridir. Hata yapsalar da ona yardım edilir. Taş üstüne taş koyan takdir edilir ve o asla yalnız bırıkılmaz. Çünkü aynı mefkurede olan insanlar birbirine bigane kalamazlar. Özellikle yazar, çizer, münevver olanlar bunu iyi bilirler. Bu idrake sahip olanları içten selamlıyorum.

.....

Eksi

Yerinde sayan, aynı şeyi tekrarlayan, etrafını bir kısır daire içine alanlar hakikati görmemezlikten gelme gibi huyları var. Kıskançlık, çekememezlik ve bencillik virüsü bütün hücrelerine kadar işlemiş durumdadırlar. O zaman ne yazdıkları, ne çizdikleri egolarını tatmin etmekten öteye gidemezler. Yeşeren bir varlık görseler su vermezler. Talitf ve teşvik etmezler. İyi veya kötü tarafını göstermezler. Böyleleri de başını kuma gömmüş devekuşu misali bir görünüm içindedirler. Hakikati işaret ettiğinizde rahatsızlıkları yüzlerinde belli olan bu tipler yaptıkları işin sırrına eremezler.

PERİSKOP

.................

İyilik yapmak

İnancımız birliğimize ve dirliğimize işaret eder. Bizim inancımız, kültürümüz ve medeniyetimiz sevgi, şefkat ve merhamet üzerine kuruludur. Toplum yapımız da bu temel değerler üzerinden kaynaşmıştır. Yeni bir söylemle buna sosyalleşme deniyor. Bizim insanımız sosyalleşmeyi vakıf medeniyeti üzerinden kurumsallaştırmıştır. Elbette kurumsallaşmanın kural ve kaideleri vardır. Edep adabı vardır. Bu da nesilden nesile tevarüs eden örf, adet ve davranış kalıplarımızdır. Bir Anadolu kadını bahçesinde sebze yetiştirip satararak parasıyla tableti olmayan öiğrencilere tablet alıyor. Bir kentli kadın evinde maske dikerek, halka ücretsiz maske dağıtabiliyor. Bisikletli bir çocuk freni tutmayan eski bir bisikletiyle özel otomobile çarpıyor. Otomobilin sahibi çocuğa kızmıyor. Çocuğun adresini alıyor. Sonra da kendisini çarpan çocuğa yeni bir bisiklet alıp veriyor. Bu tür yaklaşımlar kesinlikle gönül alma işidir. Başka bir şey değildir.

Son zamanda askıda ekmek bir hayrat olarak uygulamaya sokuluyor ne yazık ki eleştiriliyor. Oysa burada bir anlamda ekmeğimizi israf etmeyelim, bu temel gıdaya nicelerinin ihtiyacı var denmek de isteniyor. Her yapılan fitne olsun diye yeriliyor ve aşağılanıyorsa toplumda ünsiyetten söz edilemez. Öğrenciyken bir arkadaşım küçük bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Bu öğrenci rahmetli Gönenli Mehmet hocanın tavassutuyla Kadırga Ekmek Fırınından her gün bir çuval ekmek aldıklarını söylüyor. Unutmayalım ki her iyilik yerini bulur. Huzura kavuşmak isteyen varsa kesinlikle iyilik yapsın. İyiliğin azı çoğu olmaz. İyilik yapma düşüncesi bile huzurun kapısını aralar.