BENLİK ÇIKMAZI

Kişilik donanımı ve yetişme biçiminin sonucunda gelişen ve yerleşen benlik algısı; bireyde özgüven gelişimi ve kendiyle barışık olmayı sağlar.

Kendimizi nasıl biliriz acaba? Kendimizle ilgili bilgimiz, şahsımızı algılama biçimimiz, benliğimize ilişkin düşüncelerimiz, kendimize atfettiğimiz değerler ve diğerlerinin yanında kendimizi konumlandırmamız benlik kavramımızı oluşturur.

Kişilik donanımı ve yetişme biçiminin sonucunda gelişen ve yerleşen benlik algısı; bireyde özgüven gelişimi ve kendiyle barışık olmayı sağlar. Ancak bazı bireyler, benliğini olduğundan düşük algıladığından endişeli, öz saygısı düşük ve güvensiz olur. Asıl sorun benliğin abartılı biçimde algılanmasıdır.  

  Yüksek benlik algısı, psikolojik rahatsızlıkların öz nedenleri arasında önemli bir yere sahiptir. Birey, kendisini hemen her konuda daha yukarıda, farklı ve üstün görme eğilimindedir. Egomuz; daha da büyümek uğruna, apaçık yanlışlarımızı, uğruna mücadele edilecek doğrular haline getirir.

Gözlerimiz öylesine körelir ki toplumsal ilişkilerde her vesileyle kendimizi öne çıkarmak için kimsenin itiraz edemeyeceği toplumun ortak kurallarını ve değerlerini bile acımasızca kullanırız. Böylece hayatımızdaki roller arasındaki geçişte zorlanırız ve kişiliğimiz, bencillikten narsisizme doğru hızla yol alır.  

Deneysel psikoloji uygulamaları arasında eleştiri alan Hapishane Deneyi, durumu anlamamıza yardımcı olacaktır. Psikolog Prof. Dr. Philip Zimbardo; Stanford Üniversitesinin bodrum katında deneysel bir hapishane ortamı hazırladı. Arkadaş olan 24 erkek öğrenciyi, mahkûmlar ve gardiyanlar olarak iki gruba ayırdı. Herkesin kendi rolünü yerine getirmesi istendi. Gardiyanlara ve mahkûmlara uygun kostümler giydirildi. Kaba şiddet uygulamamaları şartıyla gardiyanlara cop verildi. Ancak 14 gün olarak tasarlanan deney, 6. günde sonlandırıldı.

Çünkü deneyin 2. gününden itibaren mahkûmlar, gardiyanların talimatlarına uymayıp sorumsuzca davrandı. Her iki grup arasında ciddi sorunlar çıktı. Gruplar, rollerine öylesine bağlandılar ki gardiyanlar ellerindeki güçle hızla şiddete yönelirken mahkûmlar isyana kalkıştı. Deneyden sonra takip edilen öğrencilerin, kendi rollerini savunma eğiliminde oldukları görüldü.

İRADENİN HAKEMLİĞİ

Filmlere de konu olan bu tartışmalı deney; kendi çabamızla ulaştığımız yahut toplumun bize verdiği rollere zamanla bağlandığımızı, rollerin gereklerini yerine getirmek için uğraştığımızı, rolümüz sona erdiğinde de o rolün bize sağladığı gücü sürdürme eğiliminde olduğumuzu ve çevreden de bu beklenti içinde olduğumuzu hatta çevreyi bu yönde zorladığımızı gösteriyor.  

Uzun süre önemli makamlarda bulunan bazı kamu yöneticilerinin görevden ayrıldıktan, alındıktan ya da emekli olduktan sonra toplumla uyumda ciddi sorunlar yaşadıkları biliniyor. Aktif görevde olmayan asker, yargı, siyaset, basın, sağlık gibi meslek mensuplarının, kendi aralarında kurdukları sosyal grupları tercih etmeleri biraz da bundandır.

İnsanların neden geçiş üstünlüğü peşinde olduklarını ve hangi davranışların narsisizm olarak değerlendirileceğini, Prof. Dr. Arif Verimli Hocamız ile birlikte konuk olduğumuz Habertürk televizyonda ele almış ve şu sonuca varmıştık: Her birimiz; içgüdüsel istek ve ihtiyaçlarımızı gidermek isteriz. Bunun için mensubu olduğumuz insanlığın, yaşadığımız toplumun, mesleğimizin ve ailemizin temel ahlak kurallarını göz önünde bulundurarak irademizin hakemliğinde davranış sergileriz. Ancak düşük ahlak bilinci ile benlik algısı abartıldığında birey, kendi isteklerini, her şeyden ve herkesten önce ve önde görür, irade, zamanla tarafsızlığını yitirir ve içgüdülerle birlikte hareket eder.

Öyle ki irade, giderek şahlanan içgüdülerin emrine girer ve kişi, ‘ben’ kalesine hapsolur. Kuyrukta beklemek, kırmızı ışıkta durmak, konuşma sırasına riayet etmek, insanları dinlemek, vergi vermek gibi toplumsal hayatın gerektirdiği diğerlerinin haklarına saygı davranışları, bu kişilere zül gelir. Çünkü kendilerinin geçiş üstünlüklerine kayıtsız şartsız inanır adeta iman ederler.

Araştırmalar, özellikle zor yetişme şartlarından gelen kişilerin başarı hırslarının yüksek olduğunu ancak hırsın ve içgüdülerin irade ile yönetilememesi halinde zamanla diğerleri için üretmek yerine kendi benliğine hizmet etmeye yönelebildiklerini ortaya koymaktadır.

Toplumda önemli roller verilen, belirli makamlarda bulunan ve bilinen bireylerde benliğini yüceltme ve gücün etkisini sürdürme davranışının daha belirgin olduğu dikkat çekicidir.

AHLAKI TEMSİL EDERLER AMA

Bireyin, hayatında üstlendiği roller arasında geçiş yapması, rollerin gerektirdiği davranışları benimsemesi, yaşama uyum bakımından gerekli ve önemlidir. Bu geçişi ve uyumu bozan ve geçmişteki role takılıp kalmamıza neden olan asıl tehlike, işte bu ego şişmesi ve benlik çıkmazıdır.

Kendi benliğini yüceltme hastalığına tutulanlar, zamanla kendisini alkışlamayanlara adeta savaş açar, her vesileyle kendilerini gündemde tutmaya çalışır, tüm enerjilerini maddi ve sosyal menfaatlerini korumaya yöneltir. Aynı şekilde yeni sosyal rollerinde topluma yeni bir hizmet sunmak yerine önceki rollerine takılmış halde geçmişteki kazanımlarının bugün de sağlanması için mücadele ederler.

Toplumun, ahlak, adalet gibi temel değerlerinin savunucusu rolüne girerek geçmiş rollerindeki sıkıntılarını gizlemeye çalışırlar. Hak’tan görünüp şerrin efendisi olurlar. Kendilerini hep yukarıda ve seçilmiş görürler. En doğru, en dürüst, en iyi, en gelişmiş, en karizma, en güzel, en sanatkâr… Bu kavramları kendilerine ait görürler ama ince bir zekâyla da son derecede mütevazı görünmeye çalışırlar. Bilişsel düzeyde kendilerine öyle inanırlar ki çevrelerinden gelen en küçük tepkiyi, ölüm kalım meselesine çevirirler.

Kimsenin, bu durumun farkında olmadığını düşünseler de çoğu zaman çevre, olup bitenin farkındadır. Daha da vahim olan kendi gerçeğinden uzaklaştıkça benlik çıkmazında derinleşen kişilerin, bu girdaptan kurtulmak için gereken dost elini de çoktan yitirmiş olmalarıdır.