"AYDIN OLMAYAN SEÇKİNLER" VE "SEÇKİN OLMAYAN AYDINLAR"

Türkiye bazı "solumtırak arhadaşların" sıklıkla iddia ettiği gibi bir az gelişmiş ülke değildir. Hiçbir zaman sömürge olmamıştır.

Eğer Doğu Roma İmparatorluğunu da sayarsak, bu topraklarda, neredeyse 1700 senelik köklü bir devlet geleneği bulunmaktadır. Sultan Alparslan’dan bu yana hesaplarsak 948 senelik bir Türk İslam uygarlığının mirasçısı olarak bulunmaktayız. Bu hiç de bir az gelişmiş ülke kimliği çizmemektedir. Çünkü köklü ve kurumlaşmış bir devlet geleneği gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisidir. Ama yeterli midir? Hayır. Gelişmiş bir ülke olarak tanımlanabilmek için, insanlığın bugün ulaştığı düzeyde, belirli bir altyapı sermayesine, yine belli bir fiziki ve beşeri sermaye düzeyine ulaşmış olmak gerekir. Bunun yanı sıra egemen bir devletin varlığı, şeffaf ve hesap verebilir bir hükümetle zenginleşmeli, vatandaşların bireysel hakları ve fırsat eşitliği teminat altına alınmalı, keyfi idare olmamalıdır.

Türkiye, bu anlamda, bugün tam bir gelişmiş ülke değildir. Ancak Tanzimat’tan bugüne, özellikle Cumhuriyet döneminde bu yolda önemli adımlar atmıştır. Bununla birlikte eksikliklerimiz hala bulunmaktadır. Bugünkü yazının konusu da bu eksikliklerden birisi olan aydın profilimizdir.

Türkiye büyük oranda sanayileşmesini tamamlamış, milletleşmesi – geçici konjonktürel çatışmalar haricinde- hemen hemen tamamlanmış ancak şehirlileşmek konusunda hayli geri planda olan bir toplumdur. Bu itibarla Türkiye, Orta Doğu’nun ve Afrika’nın az gelişmiş ülkeleri ile mukayese edilemez. Ancak “aydın” profilimiz tam da bir az gelişmiş ülkedeki aydın profiline karşılık gelmektedir: “Sömürge aydını”…

Az gelişmiş ülkelerde çokça rastlanan bir olgu “sömürge aydınlarıdır.” Sömürge aydını, içinde doğduğu kültürden ve toplumdan utanan, emperyalistler elinden aldığı yüzeysel eğitimle kendi toplumuna yabancılaşmış, yabancılaşmakla kalmayıp düşmanlaşmış bir karakteri temsil eder. Onlar için “medeni” ve “çağdaş” kavramlarıyla tanımlanan kendi ülkesinin kaynaklarını sömüren emperyalist güçlerdir. Bu tipoloji, sanayileşmesini, milletleşmesini ve şehirlileşmesini tamamlayamamış iptidai toplumların emperyalizmin güdümüne girdiği durumlarda karşımıza çıkmaktadır.

Başlıkta “seçkin - elit” kavramı ile “aydın” kavramını kullandım. Aydın Frenk dillerindeki “Intellectual – entelektüel” sözcüğünün Türkçe karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bir aydın içinde yaşadığı toplum hakkında eleştirel düşünceye sahip, araştırma yaparak toplumu anlamaya çalışan, güncel sorunlara çözümler üreterek kamu önünde tanınırlığa, itibar ve otoriteye sahip olan kişi demektir. Aydın politikada belli bir siyasi önermeyi savunmak veya bir adaletsizliği belirterek belli bir ideolojiye karşı çıkmakla yer edinir. Aynı zamanda tanımladığı soruna çare olarak yeni bir ideoloji üretmek veya eski bir ideolojiyi yenileyerek kapsamını genişletmek yoluyla da politikada söz sahibi olur. Tarih boyunca her toplumda aydınlar fikir üretmek, yeni bakış açıları sunmak veya hataları göstermek yoluyla toplumun önünü aydınlatan insanlar olmuştur. Aydın her meslekten olabilir olsa da, genellikle, aydınların çoğu akademi ve sanat camiası kökenli olurlar.

Burada kullandığım seçkin kavramı ise, gündelik siyasette ve yazılı medyada çokça kullanılan elit kelimesinin karşılığıdır. Seçkin sosyoloji ve siyaset biliminde bir toplumda, toplumdaki sayısal ağırlığıyla orantısız servet, imtiyaz, siyasi güç ve yeteneğe sahip küçük ama güçlü topluluğa ve o topluluğun üyelerine verilen addır. Her toplumun içinde böyle seçkin gruplar yer alır. Adeta toplumun içerisinde gözle görülmeyen duvarlarla seçkin grup kendisini toplumun diğer kısmından ayırır. Kural olarak, seçkinler birbirlerini tanır, birbirleri ile aynı yaşam tarzına sahip olur, kendi aralarında evlenir ve benzer siyasi görüşlere mensup olurlar.

Her toplumda aydınlar ve seçkinler bulunur. Ama aydınların ve seçkinlerin aynı kişiler olması zorunlu değildir. Bazı toplumlarda aydınların çoğu seçkin olmayanlar arasından çıkar. Bazı toplumlarda ise aydınların önemli bir kısmı seçkinler arasında yetişir.

Seçkinler, bir toplumun yüzyıllar içinde oluşturduğu kültür ve yaşam tarzının en güzel örneği olarak toplumun en üst sınıfını oluştururlar. Yani her toplumun seçkinleri, adeta, o toplumu temsil eden örnek şahsiyetleridir. Bizde yanlış olarak anlatıldığı gibi, “seçkin eşittir zengin” değildir. Elbette ki seçkin grup içerisinde gelirler toplum ortalamasına göre yüksek olur. Örneğin yazarlar, şairler, akademisyenler, başarılı iş adamları, toplum içinde itibar sahibi liderler, yüksek bürokrasi mensupları o toplumun seçkin gruplarını oluştururlar. Dolayısıyla her zengin seçkin olmayabileceği gibi her seçkin de zengin olmayabilir. Gelişmiş toplumların seçkinleri aynı zamanda o toplumun aydınlarıdır da. Ancak, her aydın seçkin olmayabilir.  

Az gelişmiş toplumlarda, sermaye birikimi zayıf, yetişmiş insan gücü kıt ve teknoloji geri olduğu için o toplumların seçkin sınıfları toplumların örnek şahsiyetleri olmaktan ziyade enformel ilişkilerle ve feodal bağlarla toplum içinde güç sahibi olmuş mütegallibe sınıflarına mensupturlar. Öte yandan fırsat eşitliği olmadığı ve yaygın fakirlik olduğu için de aydınlar fakir halkın içinden alınıp emperyalist güçler ve – eğer ülke bir sömürge ise – sömürgeciler tarafından yetiştirilen bir zümreyi oluşturur. Bunlar aslında o ülkeleri emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yönlendirilmek için eğitilirler. İşte “sömürge aydını” ile kastedilen bu kendi toplumuna yabancılaşmış tiplerdir.

Türkiye’nin ana problemi gerçek anlamda bir seçkin sınıfının olmamasıdır. Bunun sebebi Osmanlı’dan kalmış bir Aristokrat sınıfın olmaması da olabilir, gerçek anlamda bir burjuvazisinin olmaması da olabilir. Türkiye’de daha önceki yazılarımda bahsettiğim birbirine karşıt iki grup da, aslında, sosyoloji ve siyaset biliminin tanımlarına uygun bir seçkin sınıfına girmiyorlar. Eğer böyle bir seçkin sınıfımız olsaydı, asırlık işletmelerimiz olurdu. Her şehirde aynı ailenin yedi sekiz kuşak oturduğu evler olurdu. Her şeyi bırakın, ailelerin soy ağaçları olurdu. Cumhuriyet fukara ve savaş yorgunu bir halkın içerisinden seçilmiş bir kısım insanla Osmanlı mirası kadroları harmanlayarak bir bürokrasi – memur sınıfı oluşturdu. Bugün “Beyaz Türk” olarak bilinenler aslında memuların çocuklarıdır, seçkin değillerdir ama “seçkinmiş gibi yaparlar”. Öte yandan aydınlarımızın büyük bir çoğunluğu da toplumun alt kesimlerinden gelmedir. Aldıkları eğitimle yabancılaştıkları topluma ve o toplumun değerlerine karşı olmayı aydın olmanın vasfı olarak görürler.

Türk toplumunda gücü ve parayı elinde bulunduranlar şahsi bir itibara sahip değildirler. Para veya güç ellerinden kaydığı anda itibarlarını da kaybederler. Uluslararası başarılara imza atmak, dünyaca tanınan düşünce ve sanat insanı olmak da güç ve para kazandırmamaktadır. Üstün beceri ve yeteneğe sahip insanlar her geçen gün daha yoğun olarak Batı’ya göç etmektedirler.

Velhâsıl… Memlekette aydınlarımız seçkin değildir, seçkinlerimiz de aydın değildir. Ne yapmalı? Öyle bir yapı kurmalıyız ki, her düşünceden aydınımız bu toplumun seçkinlerinin imtiyazlarına sahip olsun. Ve yine, seçkinlerimiz (Türkiye özelinde bunu ‘zenginlerimiz’ diye okuyun, DMD) içinden de topluma yol gösterecek aydınlar çıksın. İşte o zaman, daha dengeli bir toplum oluruz.