YUNANİSTAN NE UMUYOR, NE BULABİLİR?

NATO'nun Deniz Muhafızı harekatı sırasında Yunan radarlarının bizzat NATO faaliyetine kilit atması, 23 Ağustos'ta meydana gelen taciz hadisesinde Rusya'dan temin edilen S-300 Hava Savunma sistemlerinin kullanılması ve bütün bu ironik/trajik durum karşısında ABD'den çok cılız açıklamalarının gelmesi elbette Türkiye açısından İttifak'ın normlarına olan güveni sarsıcı.

Yunanistan ve Türkiye ilişkilerinde gerginlik aslında istenmeyen ama alışılmış bir durum. İki ülke arasında tam olarak çözüme kavuşmamış pek çok sorun bulunuyor: Ege sorunları (karasuları, hava sahası, FIR hattı konusundaki anlaşmazlık vb), Yunanistan’daki Türk azınlığın hakları ile ilgili mevzular, Yunanistan’ın mültecilere karşı izlediği sert politikanın Ege’de insani bir güvenlik meselesi yaratması, EGEAYDAK meselesi, uluslararası hukuk doğrultusunda askersizleştirilmiş adaların silahlandırılması meselesi, Kıbrıs ve KKTC’nin haklarıyla ilişkili sorunlar, deniz yetki alanlarının paylaşılması sorunu ve bu sorunun bir uzantısı olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı izlenen ötekileştirme/izolasyon politikası. Bu listeyi daha da uzatabiliriz, ama listedeki kimi başlıkların “egemenlik” meselesi ile ilişkili olduğu, dolayısıyla bu konularda tarafların benimsediği politikadan geri adım atmasının çok kolay olmadığını konu ile ilgilenen hemen hemen herkes kabul edecektir.

Kontrollü gerginlikten riskli provokasyona

Bu nedenle sorunlara çözüm bulunmasa da iki ülke kontrollü bir gerilim stratejisi izliyor ve mümkün olduğunca diyalog ve zarar kontrol mekanizmalarını açık bıraktıkları, böylece egemenlik dışındaki sorunları konuşabilecekleri bir platformu oluşturmaya çalışıyorlar yıllardır. Bu stratejiyi yani kontrollü gerilimi kontrol altında tutmayı zorlaştıran en önemli etmen ise Atina’nın üçüncü tarafları (son on yıllarda Batılı müttefiklerini) Türkiye ile yaşadığı sorunlara dahil etmeye çalışması. Bu çerçevede Yunanistan’ın yumuşak ve sert tüm sorunları tartışmalı egemenlik meselesi üzerinden konuşmak istemesine de şahit oluyoruz, yani adeta kontrollü gerilimden kontrolsüz gerilim, hatta açık provokasyon stratejisine atlanıyor. Bu durumda zaman zaman iki aktör arasındaki gerginlik o ana kadar inşa edilmiş tüm güven ilişkisini yok-etme ve kontrolden çıkma riski barındırır bir hal alıyor. Dahası iki ülke Batı ittifak sisteminin üyesi olduklarından İttifakın sorunların barışçıl çözümü ile ilgili esaslarına da güveni sarsıyor. Son haftalarda iki ülke arasında yaşanan gerginlik bu tür riskleri barındıran, kontrollü olmaktan uzak bir gerginlik görüntüsü veriyor. Üstelik gerginliğin başlangıcının Miçotakis’in Kongre’de yaptığı konuşma, devamının NATO misyonunu icra ederken Türk uçaklarının taciz edilmesi olduğu düşünülürse Batı İttifakı içerisinde İttifak’ın ana pozisyonu ile ilgili olmayan bir çatlak varmış izleniminin yaratılmak istendiği de kolaylıkla söylenebilir.

Güvenlik ikilemi

NATO’nun Deniz Muhafızı harekatı sırasında Yunan radarlarının bizzat NATO faaliyetine kilit atması, 23 Ağustos’ta meydana gelen taciz hadisesinde Rusya’dan temin edilen S-300 Hava Savunma sistemlerinin kullanılması ve bütün bu ironik/trajik durum karşısında ABD’den çok cılız açıklamalarının gelmesi elbette Türkiye açısından İttifak’ın normlarına olan güveni sarsıcı. Böyle bir sallantı halinin üreteceği tek gerçeklik Atina ve Ankara arasında güvenlik ikileminin artmasıdır. Söylem düzeyinde zemin de aslında bu tür bir güvenlik ikilemi için hazır. Bilindiği üzere bir süredir, Yunanistan AB’nin bazı ülkelerinin de yakın/komşu denizlerde var olma çabasından cesaret alarak Batılılar için güzel bir sebep yaratma derdinde “Türkiye’nin iddialı politikalarını” bir tür revizyonizm/saldırganlık arayışı olarak göstermenin peşindeydi. Ankara’nın ileride savunma yapabildiği malum ama bu Ankara’nın duruşunun savunmacı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik Rusya Trans-Atlantik coğrafyasının kuzeyinde ve güneyinde bambaşka bir revizyonizmle ortaya çıkmışken Ankara üzerinden politika yapmaya çalışmak stratejik körlük gibi bir şeydi. 2017-2021 arasındaki çok değerli bir dönem Avrupa açısından böyle boşuna geçerken 2022 Eylül’ünde Yunanistan’ın söylemi hala aynı, plak takıldığı yerde dönmeye devam ediyor.

Türkiye açısından Ankara’ya yönelik böyle bir olumsuz söylem üzerinden Ankara-Brüksel, Ankara-Washington ilişkilerine bir sorun halkası daha eklemeye çalışmak başlı başına hasmane bir tutum. Yunanistan’ın son tacizlerle yeniden gündeme gelen Şikago Anlaşması dahil uluslararası anlaşma ve hukuk kurallarını esnetme çabası, centilmenlik anlaşmalarına uymaması Atina’yı Türkiye’nin gözünde güvenilmez bir aktör yapıyor. Zaten Sevilla haritası, adaların silahlandırılması Yunanistan’ı maksimalist/revizyonist bir aktör haline getirmişti. Ayrıca, biliniyor ki Atina Rusya ve Batı arasındaki itiş kakıştan payına silah düşeceğini düşünürken haklı çıktı. Elbette bu silahlar için Yunanistan’ın ödediği/ödeyeceği bir bedel de var ancak silahlanmanın Atina’nın elinde caydırıcılığın ötesinde bir güç gösterisi unsuruna dönüşmesine Batı tarafından izin verilmesi Ankara açısından işi söylem boyutundan çıkarıyor, güvenlik ikilemini bir tür güvensizlik kapanına dönüştürüyor. Bu her anlamda üç taraf (Yunanistan, Batı, Türkiye) için de maliyetli bir kapan. O zaman soru şu olmalı: Niçin Yunanistan özellikle de Türkiye tüm bölgede gerilimi azaltma ve ilişkilerde normalleşme akımına destek verirken böyle bir kapanın kurulması için uluslararası sularda sivil gemileri taciz etmek dahil her tür tırmandırmayı yapıyor.

Yunanistan ne umuyor?

Bariz cevap öncelikle iç politikayla bağlantılı olarak aranıyor. Yunanistan’da seçimler var ve seçim esnasında el yükseltici söylem, özellikle Türkiye karşıtlığının pirim yaptığı Yunan iç politikasında seçmenin pozisyonunu konsolide edebiliyor. Ancak Miçotakis’in bu seçimlerde Türkiye’yi ötekileştirici Yunanistan milliyetçiliğinin arkasına sığınmasının seçmen konsolidasyonu dışında da sebepleri olduğunu kabul etmeliyiz. İlk olarak Yunanistan bir zamanlar S-300’ler aldığı, iş birliği yaptığı, insan kaynağını ağırladığı Rusya’dan uzaklaşmış görünüyor. Yunan iç politikası açısından kolay hazmedilebilir bir hamle değil. Bu hamleden Yunanistan kısa dönemli kar elde ettiğini düşündüğünden ve Batı İttifakı içerisinde fazla özgür hareket alanı olmadığından Rusya’nın dost olmayan devletler listesinde yer almak şimdilik Yunan kamuoyu için kabullenilebilir görünüyor. Ancak Yunanistan geleceğe yönelik bir manevra alanı bırakmak da istediğinden ülkesine yığılı silahların Rusya’ya karşı ABD stratejisi doğrultusunda elde edildiği gerçeğini Türkiye’ye karşı savunma ihtiyacı üzerinden gölgelemek istiyor.

Öte yandan sadece Yunanistan’da seçimler yok, Atina Türkiye’deki seçimler öncesi bir taşla birkaç kuş vurmayı arzu ediyor. Ankara’nın Ukrayna-Rusya savaşındaki pozisyonunun iki cephede ve BM çerçevesinde Türkiye’ye özel bir statü ve güvenilir aktör pozisyonunu kazandırması elbette Yunanistan için rahatsızlık verici. Bu pozisyon güçlenip, Türkiye-Batı ilişkileri normalleşirse Atina için Türkiye’nin saldırganlığı savını kullanmak için meşru bir zemin kalmayacak. Dolayısıyla provokasyon üzerinden Ege’de Ukrayna tipi bir savaş beklediğinin propagandasını yapmak Türkiye-Batı hatta Batı-Erdoğan ilişkilerindeki normalleşmeyi sekteye uğratmak Yunanistan için arzu edilir bir hedef. Dahası Atina seçimler yaklaşırken Türkiye’nin bölgede normalleşmeye yatırım yapmayı sürdürebileceğini hesaplıyor- ki normalleşmenin ve bölgesel diyaloğun desteklenmesi 2020’den beri Ankara’nın seçimlerden bağımsız üzerinde durduğu bir husus. Atina ayrıca Türkiye ve Yunanistan’ın NATO caydırıcılığı altında olduğunu, Atina’nın AB caydırıcılığı altında olduğunu, yani gerçekte, Ankara’nın olayları çatışmaya vardırmayacağını da düşünüyor-ki Türkiye’nin bir NATO ve AB üyesiyle çatışmak gibi bir niyeti olmadığını da biliyoruz. Ancak öte yandan Türkiye’nin seçim öncesi Yunanistan’ın kışkırtmalarına karşı söylemini sertleştirmesi de mümkün-ki böyle bir durumda Atina BM, AB ve bilumum uluslararası kuruma şikâyet dilekçesi yazmak için bekleyecektir.

Riskler ne?

Bunlar Yunanistan’ın atmak istediği taşlar, ancak bu hesaplarda dikkate alınması gereken üç unsur var ki -son gerginliğin risk faktörünü artırıyor. 1)- Güvenlik ikilemi niyet edilmemiş çatışmaları üretir. Ukrayna tipi bir savaş beklentisi bir propaganda malzemesi ancak Kardak tipi bir kriz kolaylıkla beklenebilir. Böyle bir durumda Batı İttifakı için krizin maliyetinin çok büyük olacağını hatırlatalım. 2)- Bu bir güvenlik ikilemi dahi olsa, seçimler öncesi dahi olsa, Batı ile ilişkiler önemli dahi olsa Türkiye caydırıcılığının güvenlik ikilemi üzerinden sınanmasına müsaade edemez. Türkiye’nin güvenliği inşa ettiği çok değerli ve şu ana kadar güvenilir caydırıcılığının üzerine dayandığı için müsaade edemez. Bu nedenle Cumhurbaşkanımızın uyarıları ciddiye alınmalı. 3)-Eğer tarafların jeopolitik pozisyonu aynı kalırsa yani Türkiye ve Yunanistan ile birlikte Batı İttifakı konsolide olursa Atina bir yerde Ankara ile ilişkilerini normalleştirmek zorunda kalacak, o zaman bugün ektiği güvensizlik tohumları ve güvenlik ikilemi Yunanistan’ın işini zorlaştıracak.